Katrina’nın Şiddeti (2): Derin Devletin Felaket İdaresi- Mehmet Bayram


Sivil Faşistlerin devlet eliyle silahlandırılmasının adı: “Federal Acil Durum İdaresi”
ABD devleti asla New Orleans felaketi karşısında “hatalı” değil, “başarısız” değil, “beceriksiz” değil,  hele “yetersiz” hiç değildir. Beklenen olmuş, felaket karşısında her şey yılların planına göre Rolex saat gibi tıkır tıkır çalışmıştır.  Bu konuyu bulandırmak isteyen ve ABD hükümetini “hatalı olmakla” eleştiren liberal basına karşı bu gerçekliğin ortaya konulması şarttır.  Kapitalist sistemlerde, hele kriz dönemlerinde, emekçilerin “marjinal” kısımları kapitalistlerce gözden çıkarılabilir.  Hiçbir değeri olmayan nesneler olarak, bu kesimin toptan felaketlerde yok olması, mahvedilmesi olağanlaşır.  Bilinçli bir şekilde, geleceği sadece bir an meselesi olan “doğal” felaketlere karşı önlem almak yerine, hatta önlemler için ayrılmış ödenekleri bile Irak savaşı gibi başka halklara saldırmaya kaydıran bilinç, karar, plan, program ve yılların çalışması asla “yetersizlik” olarak görülemez.  Bu ancak bilinçli, planlı ve programlı bir katliam olarak alınabilir; ya da, kentsel kapitalist arsa kapatmanın güzel bir aracı.Her gün ortaklaşa kullandığımız sözcükler vardır birbirimizle iletişimimizde.  Bu sözcüklerin kendimize anlamı bir şekilde olsa da karşımızdakine bu sözcükler tamamen başka anlamlar verebilmektedir.  Sözcüklerin bu değişik anlamları toplum içinde değişik kesimlerin kendi yaşamlarından yansıttıkları deneyimlerinden kaynaklanır genellikle.  Ama daha öte gidersek, dünyamızdaki her şeyin gerçekte pek çok yönü, boyutu ve anlamı olduğu da açık.  Hiçbir şey, salt tek bir gerçekliği temsil etmez, aksine, herşey, karmaşık, çelişkili, çok boyutlu çeşitli niteliklerin bir bütünüdür. Toplumda, bu şeylerin çok boyutlu özelliği, özellikle hakim sınıfların kendi çıkarları doğrultusunda, olay ve kurumların tek bir boyutunu öne çıkararak bunların gerçek yüzünü saklamasına da yarar.  Örneğin, ‘devlet’, ‘polis’, ‘askeriye’ gibi toplumsal kurumların anlamlarının toplum yararına olabilecek yanlarının öne çıkarılması, gerçek niteliklerinin arka planda kalarak saklanmasına yarayabilir.  Çeşitli durumlarda bazen bu görünüm ya da öne çıkarılan boyutun yapaylığı gerçek yaşamın zorlaması sonucu kırılır ve bu olay ve kurumların esas niteliği tartışma kabul etmez bir şekilde kendini ortaya koyar.  New Orleans’daki sel baskınları da işte halkın “felaket” anlayışıyla kapitalistlerin “felaket” anlayışları arasındaki farkı ve hangisinin öncelikli olduğunu, “halka yardım” kurumunun örgütlenmesini ve eylemlerini bize anımsatarak ortaya koymuştur.Saldırıya uğramış bir kadının, patronun tacizine uğramış bir işçinin, gecekondusundan atılmış bir insanın polise şikayetini, “özel mülküne” saldırılmış bir kapitalistin polise şikayeti ve bu iki sınftan halkın şikayetlerine polisin tepkisini karşılaştırırsak bu toplumsal kurumun gerçek niteliği aniden belirir ve bu kurumun topluma yararlı yanı bir köşede sönük kalır. Yani, toplum içinde, polisin sınfsal niteliği ve gerçek görevi tüm pırıltısıyla ortaya çıkar.New Orleans ve çevresindeki “doğal” felakete bakıldığında da işte kurum ve sözcüklerin insanlar, daha doğrusu sınıflar arasında, nasıl dev bir anlam farkıyla kullanıldığı ortaya çıkmaktadır. ABD’de, temel olarak bu bağlamda kullanılan, ve birbirine göbekten bağlı iki sözcük, “felaket” ve “Federal Acil Durum İdaresi”dir (FEMA).  Bunlar, farklı sınıflarca farklı anlamları olan sözcüklerdir.     “Felaket” ABD’deki hakim sınıflarca hiçbir zaman halkın anladığı ya da son günlerde gerçekleştiği şekliyle anlaşılmadı.  Felaket, normal insanlar için sel, deprem, kasırga, açlık, işsizlik olarak algılanırken, kurulan FEMA (Federal Acil Durum İdaresi) halka sanki bu felaketler sırasında yardım edecek bir kuruluş görünümünü verse de, gerçekte kapitalistlerin felaket kavramına karşı kurulan bir örgüttü.  Kapitalistler için ise felaket kavramı,  sistemi sarsacak emekçi hareketleridir.  FEMA gibi “halka yardım” görünümlü kurumlar ise, perde arkasında, kapitalistlerin felaketlerine karşı, yani kâr ve talan sistemini halk hareketlerinden koruyacak bir örgüt olarak kurulmuşlardır.  FEMA’nın (Federal Acil Durum İdaresi) New Orleans’deki yardım hareketinde başta parmağını bile kımıldatmamasıyla ortaya çıkan gerçeklik sonucu, “halkla ilişkiler” mekanizmasını işleten hakim sınıflar, ikinci savunma hattına çekilerek, derhal devletin “başarısızlığını”, “yetersizliğini” öne çıkararak gerçeği kapatmaya çalışmaktadırlar.  Söylemek istemedikleri gerçek ise, devletin New Orleans’da yardım edEmediği değil, yardım ETMEDİĞİdir;  yetersiz kaldığı değil, böyle bir durumda halka zaten pek önem vermediğidir.  Yani beklenen olmuş, planlanan şeyler olmuş, sular altında kalan “marjinal halk” da ancak “hakkettiği” kadar yardım görmüştür.   Gerisini de halkla ilişkiler dairesi halledecektir.Her şey bitip, on binlerce olduğu söylenen cesetler kıyılara vurmaya başladı
ktan sonra, bu günlerde gördüğümüz aptalca uğraşılar, yardım için, kurtarma için değil, bir halkla ilişki numarası olarak, durumu kurtarmaya, kapitalist sistemin esen bir rüzgarla çöküşünün bilinçlerde yaratacağı zararı kontrol etmeye yönelik tiyatrolardır.
Felaketin üçüncü gününde, kendisini kurtarabilenlerin gitmesi salık verilen stadyumda binlerce kişinin toplandığını ve bu insanların halini soran gazetecilere, bu işi örgütlemekle görevlendirilen FEMA’nın en üst yetkilisi, “bu toplanma yerini ilk sizden duyuyorum” şeklinde bir kayıtsızlıkla geçiştirmiştir.  Cesetlerin sularda yüzerek dolaştığı anlarda Başkan Bush, önce golf oynuyor, sonra bir şarkıcıyla gitar çalıyordu.  Amerikan tarihinin en büyük “doğal” afeti sırasında, Condoleeza Rice, suratına yapıştırdığı gülümsemesiyle önce tenis dersleri alıyor, sonra ayakkabı alışverişine çıkıyordu.  Alışveriş merkezinde, “halk ölürken utanmıyor musun?” yollu bağıran birisi ise güvenlik güçlerince etkisiz hale getiriliyordu.Buna şaşmamak gerekir.  Geçen Aralık ayında binlerce kişiyi öldüren tsunami afetinde de, suratındaki standart sırıtmasıyla Rice, bu afete ve sonrasındaki korkunç insan ızdırabına “esasen bir yatırım olanağı” olarak bakılması gerektiğini söyleyerek tarihe geçen Amerikalı yetkilidir.  Ancak, “Kondi” haklı çıkmış, başta Dünya Bankası olmak üzere tüm finans kuruluşları leş kargaları gibi felaket bölgesine üşüşmüş, felaketi fırsat bilerek, yıllardır pahalı turistik alanlardan bir türlü temizlenemeyen yoksul halkın bir daha oralara ayak basamaması planlarını içeren bir “yeniden yapım ve yatırım olanaklarını” uygulamaya koymuşlardı bile.  “Felaket”ler dünya finans ve kapital örgütlerine, tam da şu durgun günlerde, inanılmaz kâr “olanakları” tanıyan yeni bir pazar haline gelmiştir.Felaketin ilk günü, 24 saat “iş haberleri” veren televizyonlar petrol, ev yapım, bina inşaat ve hırdavat şirketlerinin hisselerinin artacağı tartışmalarını saatlerce konuşmuş; borsa şirketleri de, sigorta şirketlerinin “zarar” edebileceği korkusuyla hisselerinde düşmeler olabileceği ihtarlarını her saat başı, günlük borsa oynayanların cep cihazlarına mesajlar göndererek yaymıştır.  İşte, hasta kapitalist mantığın on bin kişinin ölümünde öncelik verdiği konular bunlardır.  Üç-beş gün sonra da, bu felaketten armut toplar gibi kâr toplayacağını anlayan borsa bir günde 141 puan artarak hisse alıp satanları mutluluk çığlıklarına boğuyordu.  Sel, deprem, salgın hastalık gibi felaketleri “olumlu harcama” sayan ve bunu bir ulusun “gelişme” seviyesi olarak gören ölçeklere göre, artık ABD’nin giderek hep yatay pozisyonlarda dolaşan “gelişmesi”, bu afet sonunda yükselişe geçeceğe benzemektedir. Hepimize kutlu olsun!Bunun nasıl olduğunu anlamak için kapitalist devletin niteliğine, örgütlenmesine, önem sıralamasına bakmak yeter.  Eğer hâlâ halkın sel, deprem, kasırga gibi felaketlerde korunmasının bu sıralamanın üstlerinde olduğu zannediliyorsa, ABD’de Federal Acil Durum İdaresi’nin kurulmasına, ne için ve nasıl örgütlendiğine ve salt New Orleans’daki vurdumduymazlığına değil, tarihi icraatlarına bakmakta da yarar vardır. Ancak bundan sonra neden halka yardım gelmediğini (gelEmediğini değil), yardım edilmediğini (edilEmediğini değil) anlar, basının yaymaya çalıştığı “yetersizlik” ve “başarısızlık” bahanelerinin bomboş, göz boyama, durumu kurtarma propagandası olduğunu anlarız.  Unutmamak gerekir ki, Irak savaşı ve işgali için bir celsede 300 milyar doları anında geçirebilen dünyanın en zengin ülkesi, bir üçüncü dünya ülkesi gibi, bu toplu linç karşısında, parasal yetersizliğin ardına saklanamaz.  Unutmayalım ki, birileri, masalarında gece gündüz, uzun uzun, New Orleans’e çarpacak bir kasırganın 120.000 kişinin hayatını tehdit edeceği raporlarına yıllarca bakmış, uzun uzun tartışmış, modeller kurmuş, altlarına üstlerine raporlar vermış, fikir danışmış, kâr-zarar hesapları yapmış, paneller düzenlemiş, sonunda, “kime ne be!” diyerek halkın doğal felaketlerden korunma parasını Irak savaşına kaydırma plan ve programının altına bilinçle imza atmıştır.  Kimse buna “hata” olarak bakamaz. Yıllardır böyle bir felaketin geleceği bilindiği halde FEMA gibi bir örgütü salt halk ayaklanmaları ve kapitalist sistemin militarizme dönüşü için örgütlemiş birileri “hatalı” olarak kabul edilmez.  Bu örgütlenme, yılların planlarının, çalışmasının, milyarlarca dolarlık tatbikatlarının, tasarımlar ve eğitimler dizisinin tümüdür.  Basit bir “hata” ya da “yeteneksizlik” değil, görülen, “halka yardım” örgütünün kendisine biçilen işleri, yani kapitalistlerin çıkarlarını korumayı, harfiyen yerine getirmiş olmasıdır.  Bu işler sokaktaki halkın beklediği işler olmayabilir, ama anlamalıyız ki, bu örgütün gerçek amacı, ‘devlet’ gibi, ‘askeriye’ gibi, ‘polis’ gibi bize verilen görünümünden değişiktir.  Arabası, parası, “seçimi” ve olanağı olmayan hasta, yoksul, işsiz halkı şehri terk etmemeyi “seçtikleri” için suçlayanlar, nedense kapitalistlerin bu bilinçli, eğitimli, katliam “seçimi”ni sadece “hatalı” olmakla suçlamaktadırlar.  Bu, kriz içinde olan kapitalist sınıfın kendi çıkarları için yüz binleri göz açıp kapayıncaya kadar harcayabileceğinin sadece basit bir ispatıdır.  Problem “beceriksiz” bir devlet örgütü değil, insan yaşamına en ufak saygısı olmayan kapitalist sistemin tarihte de tekrar tekrar görüldüğü gibi, normal bir icraatıdır.  FEMA – Federal Acil Durum İdaresiPek çok Amerikalının kâbuslarında bile görse inanamayacağı kadar garip ve geniş yetkilere sahip FEMA (Federal Acil Durum İdaresi) hakkında açık konuşmalar 1980’lerde başlamış ama insanların kafalarındaki hayali demokrasiye o denli aykırı gerçekler ortaya çıkmıştır ki, çoğunluğun karmakarışık olan düşünceleri sonunda konuyu es geçmeye getirmiştir. 
FEMA hakkındaki gerçeklerin üzerinde durulursa hem bu örgütün “felaket”lere karşı kurulmuş olmaması ortaya çıkacak, hem de Amerikalıların kafalarındaki tüm demokrasi ve kendi devletleri hakkındaki düşüncelerin tekrar gözden geçirilmesi gerekecekti.   
Kendilerinin demokrasiyle idare edildiğine inandırılmış kimselere “Derin Devlet” gerçeğini anlatmak tüm inanç sistemlerini sarsmaya yetecek bir zihinsel deprem gibidir.  Siyahilerin kullandığı bir atasözü sanırım tüm insanlık için geçerliliğini korumakta: “En zavallı köle, kendini özgür sanan köledir”.    Bu anlamda, “felaket” anında tüm anayasayı hükümsüz kılabilecek, hatta ve hatta, “kutsal” özel mülkiyeti bile askıya alabilecek bir örgütün uzun zamandan beri kurulmuş, kendi ülkelerinde, hatta, kendi devletlerinin içinde ve çalışır halde olduğunu Amerikalılara anlatmak da zor bir deneyim.Bu “felaket” örgütü yaratanların da şahinler kanadı Cumhuriyetçiler olmadığına dikkat çekerek, kapitalist sınıfın toptan çıkarları açısından gerekli diktatöryal önlemlerin alınması için liberal-tutucu ayrımı yapmadan tüm hükümetlerin ortaklaşa çalıştıklarını anımsatmakta yarar vardır.  Halka felaketlere karşı kurulduğu lanse edilerek ortaya çıkarılan FEMA aslında hep Federal Araştırma Bürosu FBI ve casusluk örgütü CIA ile ilişkili hatta onların bir alt şubesi olarak görev yapmakta ve tüm örgütlenmesi bu amaca yönelik şekillerle gerçekleşmektedir.  Artık bu gerçeğin gün yüzüne tartışmasız olarak çıkması sonucunda da çok yakınlarda bu kurumun direkt olarak Anayurt Güvenliği (Homeland Security) dairesine aktarılmasında açıktan bir zarar görülmemiştir.  Artık halkın gözünü boyamanın bile gereksinimi kalmamış, FEMA, kuruluşunda amaçlanan fonksiyonuna, yani askerî, polisiye görevine tam anlamıyla ve hatta daha geniş yetkilerle donanarak soyunmuştur.FEMA’nın açıktan bir devlet dairesi olarak ortaya çıkması her ne kadar daha öncelere rastlasa da, iklim ve gezegenin, kapitalist üretim ve tüketim ilişkilerinin ortaya çıkardığı küresel ısınmanın sonucunda beklenen, ve giderek şiddet ve frekansını artıran “doğal” felaketlere karşı, halkın devlet tarafından korunması görünümü perdesiyle 1980’lerde oldu.  Ancak, çok enteresandır ki bu 30 yıldır ortalıkta bulunan, güya her türlü afete karşı teçhizat ve örgütlü daire nedense bu afetler gerçekleştiğinde hiç ortada görünmemekteydi.  Kimsenin aklına her bir felakette eleştirilip sonra unutulan FEMA’nın  (Federal Acil Durum İdaresi) bu tür felaketlerle uzaktan yakından ilişkisi olmadığı gelmiyordu.  Reagan’ın Nikaragua devleti ve halkına 1980’lerde açtığı savaş ve kongre kararlarına karşı ve kongreyi kandırma operasyonlarının ortaya çıkmasıyla FEMA’nın da halk arasında zannedilen anlamda bir örgüt olmadığı, aksine göz bebeklerine kadar salt espiyonaj  içinde yüzüp, halk ayaklanmalarına karşı kapitalist sistemi ve özel mülkiyet rejimini kurtarma örgütü olduğu ortaya çıktı.Nikaragua’da yılların zalim diktatörünü deviren yeni rejime ve halka karşı faşist çeteleri örgütleyen ve silahlandıran Reagan ve ABD yönetimi, kongrenin başka ülkelere ve çetelere izinsiz silah vermeme kararına karşı gizli operasyonlarla bu icraatını devam ettirmek istiyordu.  Bunun için de FEMA’nın en üst düzeyde yetkilileri, bu gün New Orleans’de görülemeyecek bir humma ve başarıyla çalışıyorlardı.Bu olayların kongre araştırmasında ve daha sonraki mahkemelerde ortaya çıkardığı gerçekler tüyler ürperticidir.  Bir kez, çoğu FEMA (Federal Acil Durum İdaresi) yöneticisi ve çalışanının aynı zamanda Amerikan casusluk bürosu CIA için de çalıştığı ortaya çıkıyordu.  İkincisi, FEMA’nın işinin pek de saf insanların zannettiği gibi doğal felaket falan olmayıp, tüm çalışmalarını toplama kampları, casusluk, siyahileri, sistem karşıtlarını, yabancıları, Latin kökenlileri, hippileri, çevrecileri ve protesto yürüyüşçülerini izleme, ve kapitalist rejime karşı olası bir ayaklanmanın nasıl bastırılacağı üzerinde yoğunlaştırdığı beliriyordu.  Bu gerçekler, neden New Orleans’i mahveden kasırgadan daha bir kaç gün önce bile “New Orleans’a bir kasırga vurursa, sonucu ne olur” çalışmasının korkunç sonuçlarını bilen FEMA’nın felaketten önce, felaket sırasında ya da sonrasında bir türlü ortalıkta görünmediğini, ama, ne zaman “özel mülkiyete cüret” haberleri yayılınca, tam da yıllardır örgütlendiği gibi, tam da görevi olduğu gibi, başarıyla, silahlı birlikleri toplum kontrolüne gönderdiğini açıklar. FEMA’nın bir doğal afet karşısında yapacağı hiç bir şey olmadığı ama halk kontrölüne tam teçhizatlı, eğitimli ve yetenekli olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır.FEMA’nın başına Reagan tarafından getirilen “General” Louis O. Giuffrida’nın kafa yapısı, bu örgütü yapılandırması açısından incelenmeye değer.  Hastalık derecesinde bir istihbarat çı olan Giuffrida, artık ayrıldığı Ulusal Muhafız (National Guard) birlikleriyle hiç bir ilişkisi olmamasına rağmen, kendisine “general” denmesinde ısrar eden, hiçbir güvenlik sorunu olmamış, olmayan, olmayacak ofisine bile giderken tabancasını vücudunun bir organı gibi taşıyan bir paranoid.   Reagan 1960’larda California Valisi iken ona terör danışmanlığı (!) yapan bu “general”, polis ve askeri komando eğitimi veren California Özel Eğitim Enstitüsü’nü de kuran adam.  Bu enstitünün eğitim kitapçığında, “Bizim hükümetimizde meşru şiddet temel olup, ancak bu yolla kendi zayıflıklarımızı yok edebiliriz” diya yazmakta.  İşte bu “general” kafalı adam sel felaketlerine çözüm bulması için FEMA’nın başına getirilen kişi.  Giuffrida, o denli hasta bir kafa yapısına sahip ki, bu deprem gibi felaketlerden
sonra halka yardım etme görüntülü örgüte her bir gelen-giden telefonu kaydeden bir telefon dinleme cihazı koydurmuş, çalışanlara da, “Evinize, ‘bu akşam biraz geç kalıyorum’ diye bile telefon etmeniz işten atılmanıza nedendir” diye ihtarlar çekmişti.  Örgütün her duvarına doğal afet bilgisi yerine, “GÜVENLİK HERKESİN İŞİDİR” pankartları astırmıştı.
O günlerde “halk eğitimi” veren FEMA nedense doğal afetler yerine, halka bir afetten sonra nasıl yiyecek ya da  su dağıtılacağı yerine, eğitim müfredatını çevrecilerden gelecek “terörist” harekete yoğunlaştırıyor, nükleer elektrik santrallerine yapılması beklenen hayalî saldırılara karşı “savunma” hazırlıklarına giriyordu.  1950 ve 1960’larda Amerikan casusluk örgütü CIA, bugün Saddam’ın yaptığını söyleyerek işgal bahanesi olarak kullandıkları o biyolojik silahları kendi halkına bile kullanmakta çekinmeden deneyler yapmaktaydı.  Bu deneylerin içinde, LSD narkotik ilacı kullanarak “sistem düşmanlarının” düşünce yapılarını değiştirme deneyimleri en eğlencelileri.  Yüzlerce kişiyi narkotik bağımlı bırakan, ya da intihara sürükleyen bu deneylerin “parti” ortamlı evlerini bir yana bırakırsak, gene 1960’larda San Francisco halkına körfezdeki gemilerden, ve otobüs duraklarında fışkırttıkları biyolojik maddelerden sonra, yaydıkları hastalıkların şehir ortamında ne kadar çabuk ve ne kadar geniş alana yayıldığı çalışma ve incelemeleri yapmaktaydı CIA.  Bu deneylerden ölenler de olmuş, ve hatta, devleti bu deneylerin sonucu yaşamını kaybedenlerin aileleri mahkemeye vermişti.Bu gün New Orleans’da “başarısız” olmakla suçlanan FEMA (Federal Acil Durum İdaresi) ise CIA’nın bu deneylerine paralel, halkın selden önce nasıl boşaltılacağı yerine, araştırmacı Donald Goldberg’in yazdığı gibi milyonlarca dolar dökerek, “teröristlere, kriz günlerinde, ilaçlar şırınga ederek hareket ve düşüncelerini kontrol etmek”, ya da, “mikro dalgalarla teröristlere çarparak onların algılamalarını yanıltma” deneyimleri yapıyordu.   Paranoid “general” Giuffrida ve FEMA’da başka CIA çalışanları beraberce, sermayeye gelebilecek saldırılara karşı ahret günü senaryoları hazırlayıp tatbikatlarla hayali düşmanları alt etme planları uyguluyorlardı.  Bu hem CIA’den hem de FEMA’dan beslenen yetkililerin en bilineni tabii ki Oliver North.Oliver North’un adı İran-Contra skandalında ortaya çıkınca FEMA’da yaptıkları da gün yüzüne çıkmaya başlıyordu.  Amerikalıların kulaklarına inanamadıkları ve Oliver Noth’un da en az planlama seviyesinde katıldığı kesinleşen FEMA (Federal Acil Durum İdaresi) programlarının başında ise hem Amerikalılar için hem de yabancılar için bir dizi toplama kampları örgütlenmesi vardı.  Ama işleri genişleten “halka yardım” örgütü artık açıktan ABD askeriyesi Pentagon ile ortak tatbikatlar düzenlemekteydi.ABD’nin suyuna gitmeyen hükümetleri devirmeye,  serbest piyasa rejimini benimsemeyenleri hizaya getirmeye, halklarına öncelik veren ülkeleri cezalandırmaya hazırlık tatbikatlarının baş aktörlüğüne soyunan FEMA, 1984 yılında kod adı “Rex-84” olan tatbikatların planlanması ve uygulanmasını lider olarak üstlenen örgüt.  Bu tatbikatlar, askeriyenin “Gece Treni 84” tatbikatlarıyla birleştirilmişti. Ama önemli olan, bu kadar karmaşık, pahalı ve örgütlülük isteyen bu tatbikatların doğal felaketlerle uzaktan yakından bir ilişkisinin olmaması.  Bütün bu hazırlıklar, ABD’nin Nicaragua’yı işgali üzerine bölgede olması beklenen büyük “insan sürülerinin” ve hareketliliğinin Meksika üzerinden geçerek ABD’ye akınını önlemekmiş.  Bu tatbikatlar New Orleans olaylarına baktığımızda olayların gerçek yüzünü, bu “halka yardım” örgütlerinin esas kurulma amaçlarını göstermektedir. Tamamen kuruluş ve örgütlenişine uygun olarak felaketten önce, hatta sonra ortalıkta varlığı görülmeyen FEMA toplum kontrolüne gerek duyulunca silahlarını çekerek birdenbire ortada peydahlanmıştır.  Görülmemiş bir kayıtsızlıkla, inanılmaz bir küstahlıkla FEMA altında gönderilen askeri birlik kumandanı “çatışmaya hazır birliklerim şehre girmeye hazırdır, New Orleans’ı geri alacağız” diye bağırıyordu.  5 gündür ağzına yemek ve su girmemiş halka, sel sularında cesetlerini kaybetmiş New Orleans’li siyahilere, boğulan ailelerinin cesetlerini sularda timsahların yediği yoksullara silahları çekilmiş halde düşmana saldırırcasına “yardıma” giden FEMA birlikleri yerli halka düşman gözle bakıyorlardı çünkü eğitimleri hep bu temel üzerinde gerçekleşmişti.  Her ne kadar “hazırlık” planları açığa çıkınca FEMA “Latin Amerika’dan gelecek insan sürülerini” kontrol etmek iddiasında bulunsa da, pekçok gözlemcinin de belirttiği gibi, yüzbinlerce Güney Amerikalının binlerce mili yalın ayak geçip, çoluk çocuk, aç bilaç, Meksikayı aşıp, ABD sınırlarını zorlaması ihtimali oldukça zayıf görülmekte.  Bu yüzden, bu tatbikatlar, FEMA’nın gerçekte ABD’nin kendi halkına yönelik hazırlıklar yaptığını ortaya çıkarmaktaydı.  1985’de yayınlanan bir makalede de gösterildiği gibi, başka tatbikatlarda da FEMA (Federal Acil Durum İdaresi), 400.000 hayali kişinin toparlanarak askeri toplama kamplarına ulaştırılması ve orada gözaltında tutulması programları üzerine çalışıyordu.  Bunlara paralel olarak FEMA kontrolü altında siyahilerin, Müslümanların, Güney Amerikalıların tutulacağı toplama kamplarının planları ortaya çıkmıştı.  Bu gün, Arapların, yabancıların ve hatta anayasaya aykırı olarak Amerikan vatandaşlarının hiçbir hakkına saygı göstermeden toparlayıp kamplara götüren bu uygulamalar 11 Eylül sonrası çıkmış bir “tepki” değil, FEMA gibi “halka yardım” kurumlarının yıllardır çalıştıkları planların artık yaşama geçirilmesidir.İşte, tam da New Orleans’da özel mülkiyet tehlikeye girdiğinde, ya da New Orleans’ın yeniden yapılanarak, siyahilerin şehir dışına sürülüp, pahalı arsalardan atılarak “modern ve siyahisiz, yoksulsuz” yeni bir şehir kurma planlarının konuşulduğu günlerde sel felaketini kullanarak bu uygulamayı gerçekleştirmeye uğraşanlar, yardımlarına FEMA’yı çağırıyorlardı.  Ne gariptir ki, tsunami sonrası avuç ovuşturarak, gelecek kâr hesapları yapan aynı mentalite New Orleans’da da ortaya çıkıvermiştir.  Bölge Valisi de iki-üç gün önce verdiği demeçte, daha tek bir lokma yardım bile gönderilmemişken, yapılacak yardımları açıklamak yerine, televizyona çıkıp, “cengimiz mübarek ola” şeklinde savaş tehditi savurur gibi, “Irak’tan gelmiş, savaşa katılmış birlikler, dolu silahları çekilmiş ve mermileri sürülmiş halde şehre gireceklerdir.  Bunlar savaş deneyimli birliklerdir.  Kendilerine öldürme amacıyla ateş etme ve vurma yetkisi verilmiştir” diyordu.  Bu gün de başlarına geleceği anlamış bazı siyahi halk, evlerinin ellerinden yok pahasına kapılıp kumarhaneye döndürülüp kendilerinin sokaklarda perişan edileceğini bildiğinden evlerini terk etmeme kararı vermişlerdir.  Su altında da olsa, yaşamlarındaki tek varlıklarını elden çıkartmamak için çırpınan bu halka polis ilk önce silah çekmekte, evlerinde kalmaya ısrar edenlere, kendisi de siyahi olan belediye başkanı artık su ve yardım verilmeyeceğini ilan etmektedir.  Daha önce, 1927 ve 1929’larda gene sel felaketleri gören New Orleans’in tarihinde, bir sel ihtimaline karşı beyaz mahalleleri kurtarmak amacıyla, su setleri kasten siyahi mahallelere açılmış, yoksul halk su altında bırakılarak beyazların varlıkları korunmuştu.  Bu olayları halkın belleğinden silmek pek kolay olmasa gerek.  Bu tür halk direnişine silah ve açlık tehdidiyle karşılık veren siyahi belediye başkanı, uzun yıllar halkın tepkisini Shell gibi petrol şirketlerinin adamı olmakla suçlanan ve New Orleans’ı karış karış petrol şirketlerine peşkeş çektiren başkan. Aynı Condoleeza Rice gibi siyahilerin içinden gelme ama sınıf açısından tamamen hakim sınıfların sözcüsü durumunda olan birisi.  Felaketten beş gün sonra helikopterden inen ve yanında bir sürü televizyon kameramanını getiren halkla ilişkiler generalinin militarizmine taparak, “Bu general geldi, iner inmez küfür etmeye başladı.. Bize böyleleri gerek. Bu adam iş beceren adamdır. Bana yetki vermiyorsanız, bari bu küfür ederek iş yaptıran generale yetki verin” diyerek, “hatalı” sivil idarenin askeri emre uymasını öneren belediye başkanıdır.  Geçmiş icraatları devamlı yoksulları yerlerinden edip zenginlere ev sahası açmakla geçen bu belediye başkanının bu felaket bahanesiyle New Orleans’i yoksullardan temizlemeye uğraşacağı da apaçık tartışılmakta.FEMA’nın toplama kampları senato araştırması sırasında da konuşulmaya başlanmış, bu konu hem CIA’dan hem de FEMA’dan çifte maaşlı North’a sorulunca, celse başkanınca soru soran senatöre, bu sorunun devlet sırlarını tartışmaya açtığı hatırlatılmış ve bunun konuşulamayacağı söylenmiştir.  Ayrı bir davada da, o dönemlerde ABD’nin Latin Amerikan ülkelerine müdahalelerini araştıran avukatlar grubu Christic Institute’un toplama kamplarını araştırma davası bir hakimin hiçbir belgeye bakmadan “saçma” olarak nitelemesi sonucu daha ileri gidemeden söndürülüyordu.  Christic Institute yasa kurumunun ise daha sonra yasalara aykırı olarak bütün binalarının ve telefonlarının dinlendiği ve ABD devletince haberleşmelerinin izlendiği ortaya çıkacaktı.FEMA’nın tatbikatını yaptığı “Rex-84” Latin Amerika’ya gizli silah gönderme programlarının egzersizleriydi ama senatonun başka araştırdığı bir konu, gene FEMA’nın karıştığı, gizli uçuşlar yapan C-130 ve C-141 mal taşıma uçaklarıydı.  Kargo taşıma amacıyla kullanılan bu uçakların FEMA kullanımında yolcu, ya da asker taşıma koltuklarıyla donandığı ortaya çıkmıştı.  Bu uçakların (Nikaragua gibi) bir Latin Amerika ülkesini işgalde asker taşıma amacında kullanılacağı iddia edildiğinde de, FEMA, senato sorularına yanıt vermemekte ısrar ederek bunun “İdarenin Devamı Programı” adı altında devlet sırı olarak saklı kalacağını iddia ediyordu.Derin Devlet – İdarenin DevamıBir “felaket” anında tüm anayasal ve insan haklarının rafa kaldırılacağı, insanların ABD devletince ayrıldığı kategorilere göre yıllardır hazırlığı yapılan toplama kamplarına tıkılacağı, devlet idaresinin halk tarafından seçilmemiş, yukarıdan, hiç kimseye karşı sorumluluğu olmayan, yaptıklarının hesabını vermek zorunda olmayan kişilere aktarılacağı bilgisi, Amerikan halkına ezberletilmiş klişe demokrasi anlayışıyla o denli ters düşmektedir ki, bu bilgilere, hele de kıyıda köşede kalmış, adı kulağa hoş gelen “halka yardım” gibi bir devlet dairesinin yetkisi altında olduğu söylendiğinde, halkın en genel tepkisi, “böyle şeyler ABD’de olmaz, bunlar komplo teorileridir” şeklinde olmaktadır.Ancak, FEMA’nın (Federal Acil Durum İdaresi) başına getirilen “general” Giuffrida’nın bunlardan başka uzmanlık alanı yoktu ki.  Hatta bu işe getirilmesinin tek nedeni kendi uzmanlık alanının, yasal düzenin nasıl askeri düzene geçirileceği, anayasanın nasıl rafa kaldırılacağı ve halkın nasıl bastırılacağı olduğundandı.  Bu parlak “general” gençliğinde, 1970’de daha toy bir askeri öğrenciyken kaleme aldığı faşist incelemelerinde, farazi olarak siyahilerin bir ayaklanma durumunu analiz etmiş, ve bu siyahilerin (21 milyon siyahinin!) nasıl kamplarda toplanması, kamp idaresi ve yürütmesi üzerine kalem çalmıştı.  Bu çalışmasıyla göze girmiş, FEMA gibi “yardım” kurumunun başına dünya faşistlerini desteklemek, milliyetçi-ırkçı, faşist, Amerikalı yarı askeri (yarı gizli) örgütlere on binlerce ton silah ve cephane dağıtmak, ABD suyuna gitmeyen ülke hükümetlerini devirmek için getirilmişti.  19
72’de Reagan’ın işbirliğiyle kurduğu Özel Eğitim Ensitüsünde, polis ve komandoyu halk ayaklanmalarına karşı eğiten ders kitapçığında, askeri sıkı yönetimi, “bütün sivil idareyi askeriyeye aktarmak da dahil olmak üzere, tüm halkı toplumsal kargaşa zamanlarında yasal olarak idare etme” olarak tanımlamıştır.  Başkana her diktatörün ağzını sulandıracak yetkiler sunan, ve Türkiye, Şili gibi yeni-sömürge dünya ülkelerinde tatbik ettirilerek başarısı gözlenmiş olan bu yönetim tarzı, üzerinde pek konuşulmayan, “Savunma Kaynakları Kanunu” adı altında, ama bir gün olacağı şüphesiz halk direnişine karşı “demokratik” ABD rejiminin raflarında, uygulanacağı güne kadar halkın gözünden saklı beklemektedir.
                                                                                                                    FEMA bu özel günlere gelinceye kadar hazırlık çalışmalarını canla-başla başarmış, devletten “bağımsız” militanları ve milisleri örgütlemekte öne çıkmış, ve hatta, paralı asker dergilerine verilen ilanlarla Irak gibi işgal edilecek ülkelere gidecek ya da anayurtta kullanılacak, parayla insan öldürmeya hazır misyoner asker toplama kampanyalarına girmiştir.  Ancak, neo-nazi faşistlerin ve hasta ruhlu canilerin bu yoğun örgütlülüğünün çoğu kez kokusu ortalığa yayılınca, daha sonra, görünümü kurtarmak için neo-nazileri temizleme kampanyaları açmıştır.FEMA yukarıda bahsedilen “Savunma Kaynakları Kanunu”na ek olarak FEMA’yı “acil” anlarda bütün devlet dairelerinin başına geçirecek bir başkan kararnamesini de hazırlamış, ama aynı yetkilere ağzı sulanan başkalarının, yani CIA ve FBI’nın ayağına basmaya kalktığından dizginleri çekilmiştir.  Kendi sahasına destursuz girmeye kalkan FEMA’ya dönemin FBI ve CIA’sından “hop dedik, buralar bizden sorulur!” ihtarları gelince, durum bir çete savaşı halini almadan çözülmeye çalışılmış, tüm bu devlet daireleri Anayurt Güvenliği  dairesinin altına alınarak, ve FEMA’nın da bu yeni örgütlenmede yeri verilerek çözülmeye uğraşılmıştır.   Teröre karşı mücadeleyi, devlet parasıyla, kendisine 170.000 dolar harcayarak bir bekar evi kurup idare ettiği tam da FBI ile çatışması sırasında ortaya çıkınca, “generalimiz” bu kutsal görevden istifaya zorlanmıştır. 1985’de yüzü kızarık FEMA’dan ayrılan Giuffrida’nın adı da yavaş yavaş FEMA tarihinden silinmiş, bu günkü resmi internet sitesindeki FEMA’nın tarihinde adı bile geçmemektedir.
 Araştırmacı Ward Churchill’in çalışmaları da bu FBI-FEMA maçını detaylı anlatmakta ve sonunda geri adım atmaya zorlanan FEMA’nın 12.000 kişinin gizli dosyasını FBI’ya istemeye istemeye verdiğini kanıtlamaktadır.  Bu bilgi bankası, daha çok halktan ihbar yardımı isteyen derin devletin “Sayın Muhbir Vatandaşlar”ınca sağlanmış olup, bazı kişilerin “kıllandıkları” komşularını ihbar etmesini de kapsayan bir çalışmadır.  Depremde ve sel baskınında yiyecek sağlaması beklenen bir kurumun muhbir vatandaşlardan terörist ihbarı istemesi ne kadar göreviyle bağdaşır bilinmez ama, bu bilgiler Adalet bakanlığının açıkladığına göre tek bir bilgi bankasına alınarak incelenecektir.  Söylemeye gerek var mı bilinmez ama bu çalışmayı yapan Ward Churchill’e bu gün sudan bahanelerle saldırılar yoğunlaşmış, çalıştığı yerden attırma ve kişisel karalama kampanyalarına İsrail ve öteki faşist odakların da katkılarıyla hız verilmiştir.  Kim bilir, belki Christic Institute’in başına gelenler gibi sadece bir rastlantıdır bunlar da.Bir başka araştırmacı, Sheehan’ın buluşları ise, “görevini yerine getirerek” yurt içinde, yarı askeri faşist sürülere silah dağıtarak görevini yasal olarak yapacak olan FEMA’nın, ikince adımda bu silahları geri toplayacağı, ancak faşistlerin kendilerine dağıtılan silahların sadece yarısını geri vererek, öteki yarısı da gizliden Nikaragua devletini çökertmeye gönderileceği şeklinde.  Böylece kimsenin ruhu duymayacak, kendi onayı olmadan dışarıya silah göndermeyi yasaklayan kongre uyutulacak, faşistler memnun, diktatörler memnun, Nikaragualı halk ABD’ye karşı çıkmanın bedelini ödeyecek ve FEMA ortaya gül gibi kokarak çıkacaktı.  Kim takar New Orleans’da sel sularında çürüyen yoksulların cesetlerini?Bu arada daha önce FEMA başkanı olup da, istifa edip Halliburton’a geçen “Derin Devlet” yetkilisi de bu aralar boş durmamış, Irak gibi, Tayland gibi felaketten kâr yapmak için derhal fırsatı değerlendirerek, şirketi Halliburton’a New Orleans’da “özel güvenlik personeli” ihalesini alıvermiştir!  Felaketten bir hafta geçmeden, daha FEMA askerleri bile yerlerini tam almadan, eli silahlı Halliburton “personeli” New Orleans’a üşüşmeye başlamış ve Yeşil Parti’nin oradaki yetkilisinin daha önce anlattığı, elleri silahlı beyaz çetelere katılmışlardır.  Bu çeteler silahları çekik, kamyonetleriyle çevreyi dolaşıp “talan eder” korkusuyla boğulmak üzere olan, aç sefil canını kurtarmaya çabalayan siyahilere ateş ederek mahallelerinden uzaklaştırmaya çalışmaktadırlar.Dünyaya, Afganistan’a ve Irak’a demokrasi getirmek için çırpınan ABD’nin kendi demokrasisi de Washington Post gibi itibarlı gazetelerce bile sorgulanmış, Reagan döneminde imzalanmış “kararnamelerle” devletin bir saldırı sırasında “İdarenin Devamı Programı” adı altında, Başkana ve FEMA’ya sorgusuz sualsiz verileceği ortaya çıkmıştır.  Her ne kadar halihazırdaki kanunlar bir acil durumda, hem Başkanın hem de Başkan yardımcısının görevlerini yapamayacak duruma gelmeleri halinde, Kongre Sözcüsü’nü (Speaker of the House), ardından Senato Başkanı’nı sıralıyorsa da, bu kararnameler FEMA’yı daha ön plana almakta ve bu yol seçilirse kimin neye yetkili olduğunu gizli tutmaktadır.  Ne kadar enteresandır ki, Washington Post, bu haberi verdikten sonra, böyle bir “derin devlet”ten demokratik Amerika’da, Kongre’nin bile bir bilgisinin olmadığını yazıyordu.2002 yılında açı
klandığına göre, Bush 11 Eylül ertesinde daha önce hiçbir başkanın yapmadığı bir kararla kim oldukları bilinmeyen birkaç yüz kişiyi sığınaklara ve güvenli, gizli, karargâhlara göndermiş, ancak başta korunması gereken ve bir acil durumda devlet idaresi yasal olarak kendilerine verilmiş olan Kongre Sözcüsü, Senato Başkanı gibi yetkili kişiler ve diğer Kongre üyeleri bu harekattan haberdar bile olmamışlardı.  Bu büyük bir gizlilikle canları kurtarılan kişilerin FEMA üst yetkilileri olduğu sanılmaktadır.
Bilinen o ki, Washington’a yüz kilometre ötede, yer altında ışıklı yollar, süper bilgisayarlar, saraylar inşa ettiren sistem, özel mülkiyete gelecek bir tehdit sonucu, derhal “demokrasi”yi rafa kaldırarak 3.000 kişilik, halkça seçilmemiş elit bir grubun faşist idaresini getirecektir.  Bunu örgütlemekle yükümlü “halka yardım” örgütü FEMA’nın ise bu işlerle uğraşmaktan, hızlı bir rüzgarda yıkılacağı bilinen ve on binleri öldüreceği yıllar önce hesaplanmış su setlerini onarmaya ne vakti, ne parası, ne ilgisi, ne isteği ne de planı vardır.  Son olarak, vatandaşlardan New Orleans halkına “yardım” bağışında bulunmasını isteyen FEMA’nın, Kızıl Haç’tan sonra önerdiği kuruluşların başında, geçenlerde Venezüella başkanı Hugo Chavez’e suikast öneren evanjelist Pat Robertson’un aile şirketi gelmektedir.  Bush’un annesi Barbara Bush’un daha önceleri başkanlık ettiği Kızıl Haç örgütünün 11 Eylülden sonra halktan topladığı yaklaşık 600 milyon dolarlık bağışın ancak 100 küsur milyonunu kullanarak arta kalan 400 milyondan fazla doları da “ileride teröre karşı savaşta” kullanılmak üzere Irak savaşına aktardığı anımsanırsa, FEMA’nın bağışlarının nasıl bu terörist papaza yönlendirildiği anlaşılabilir.  Bilinen deyimdir, kapitalistlerin önce papaza, sonra cellada gereksinimi vardır.  Mehmet BayramYazarın konu hakkındaki diğer Yazısı için aşğaıdaki adresi ziyaret ediniz.Katrina’nın Şiddeti (1) https://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=3276 Kaynaklar: http://www.washingtonpost.com/ac2/wp-dyn/A26212-2002Mar1?language=printerhttp://www.ratical.org/ratville/JFK/JohnJudge/911mar2002.html#0303chttp://dc.indymedia.org/newswire/display_printable/44635/index.phphttp://www.publiceye.org/liberty/fema/Fema_0.htmlhttp://www.counterpunch.org/homeland1.htmlhttp://www.ratical.org/ratville/CAH/internment.htmlhttp://www.news24.com/News24/World/News/0,6119,2-10-1462_1764073,00.htmlhttp://www.counterpunch.org/jones09022005.htmlhttp://www.nogw.com/articles/fearing_fema.htmlhttp://www.smh.com.au/articles/2002/07/27/1027497418339.htmlhttp://www.sploid.com/news/2005/09/01/fema-hiding-rev-pat-charity-123564.php 
 
 
 
 
 
 
 
 

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur