İşsizlik ve Yoksulluğa Karşı Mücadele – Türkiye Deneyimleri ve Görüşler(Barikat)

DAYANIŞMAEVLERİ: “Yeni mücadele tarzlarını bir öğrenci alçakgönüllülüğü ile incelemeliyiz”

1) Yoksulluk sabit bir kategori değil, kimlerin yoksul sayılacağı asgari yaşam standardının sınırını nereden çekeceğinize bağlı olarak değişir. Yoksulluk kavramı Marksistler için bilimsel olmaktan çok propagandif bir değer taşır. Yoksulluk ve onun ters kutbu olan zenginliğe aynı anda bakıldığında toplumsal adaletsizliği en çıplak haliyle görmek mümkün olur. Bu üretim sürecinde gerçekleşen artı değer sömürüsünü anlatmaktan çok daha görünür ve gösterilebilir bir gerçekliktir. Zaten sömürü düzeninin dolaysız sonucudur yoksulluk. Genel bir küme olarak yoksullardan söz ettiğimizde bu kümenin içersinde işçiler, işsizler, yarı-işçi olarak tanımlanabilecek kesimler, köylülerin önemli bir kısmı, küçük esnaf vb. girer.

Yoksulluğun homojen bir kategori olmadığını da belirtmek gerekiyor, belirli bir yoksulluk sınırının altında yaşayanlar kendi içlerinde faklı tabakalara ayrılırlar. Yalnız unutmamak gerekir ki işçi sınıfı da bugün “şekilsiz denebilecek yığın” haline gelmektedir. Hizmet sektörünün gelişimi, taşeronlaşma, esnek çalıştırma ve ücret farklılaşmaları işçi sınıfının yapısını gittikçe daha karmaşık bir hale getiriyor.
Yoksulluğun en alt basamaklarında işsiz ve yarı-işsiz denebilecek güvencesiz işçiler yer alıyor. Yeni liberal politikaların bir sonucu olarak sayısı her geçen gün artan bu kesimin kapitalist sistemle çelişkisi nesnel olarak derinleşiyor. Bu anlamda yoksullar devrimci bir potansiyel taşımaktadır. Ama bu potansiyelin gerçeğe dönüşmesi için sistem karşıtı bir örgütlenmenin başarılması gerekir. Bu kesimlerin “örgütlenebilir” olduğunu dünyanın çeşitli ülkelerinde gerçekleşen deneyimler gösteriyor.

Yoksulların yaşam ve çalışma koşullarındaki düzensizliğin örgütlenmede yarattığı sorunlar yaratıcı yaklaşımlarla aşılabilir. Mao, Marks’ın “patates çuvalı” dediği köylülerle Çin’de devrim yaptı. Her kesime uygun esnek örgütlenme modelleri geliştirmeliyiz, bunu biz yapamadığımızda Arjantin’de olduğu gibi işsizler kendileri yapıyorlar ama bu sefer de düzenin ideolojik ufkunu aşamıyorlar. Yoksullar içinde örgütlenme çok çeşitli araçlarla yapılabilir. Koşullara göre sendika, parti, dernek, meclis vb. tarzlar hayata geçirilebilir. Her yere ve zamana uyan bir reçete olduğunu düşünmüyoruz.

2) Ağır yaşam koşulları yoksullar üzerinde çürütücü bir etki yapar ve onları her türlü istismara açık hale getirir. İşsizler, mafya örgütlerinde tetikçi, fuhuş sektöründe seks kölesi, uyuşturucu satıcısı (ve bağımlısı), hırsızlık yapan bir sokak çetesi mensubu olmaya itilirler. Yoksul mahallelerde örgütlenirken bu gerçeklere gözlerinizi kapatamazsınız, zaten siz istemezseniz de onlar sizi bulur. Bu yüzden yeni bir kültür yaratma mücedelesi özel bir önem taşıyor. Bir yandan çürütücü güçlere (mafya, uyuşturucu ve kadın tacirleri vb.) karşı etkin bir mücadele yürütürken bir yandan da yeni bir kültürü yeşertecek etkinlikler düzenlemek gerekiyor. Kültürel yozlaşmaya temel oluşturan bireycilik ve bencillik ideolojisine karşı dayanışmacı değerlerin sözden öte bir yaşama kültürü haline gelmesi gerekiyor.

Dayanışmaevleri bu amaçla eğitim, sağlık, giysi, yakacak, güvencesiz işçilerin sorunları vb. konularda dayanışmalar örgütlüyor. Kültür ve spor etkinliklerinin yanı sıra çeşitli kurslar düzenliyor. Bütün bu etkinliklerle ve yaratılan sosyal ortam içinde güven, kardeşlik, dayanışma, adalet gibi değerlere dayanan bir kültürün yeşermesi için çaba gösteriyor. Dayanışmaeevleri en son “Toplumsal çürümeye karşı halk savunması” adlı bir kampanya düzenledi. Özellikle uyuşturucuya ve mafyalaşmaya karşı halk dayanışmasını geliştirmek için bildiri, afiş, panel vb. proganda çalışmasının yanısıra spor turnuvaları, tiyatro ve konser etkinlikleri düzenledi, acil talepleri içeren binlerce imza topladı.

3) Bolivya ve Arjantin’deki halk ayaklanmaları hükümetleri devirdiği halde devlet iktidarını ele geçirmeye yönelmedi. Çünkü devrimci bir önderlik yoktu. Bir yanda iktidarı hedeflemeyen halk hareketleri, diğer yanda iktidarı hedefleyen ama kitlesel dayanaktan yoksun devrimci örgütler. Dünyanın her yerinde yeni liberal saldırıya karşı tepkiler kendini değişik kılıflar içinde ortaya koyuyor, Latin Amerika’da olduğu gibi zaman zaman köklü hareketlere dönüşebiliyor. Sosyalistler bu hareketlerin toplumsal devrim hedefine yönelmesi için postmodern ve liberal yanılsamalara karşı mücadeleyi yükseltmeli. Ama belki daha da önemlisi bu hareketlerden öğrenmesini de bilmeli. Ortaya çıkan yeni örgütlenme, propaganda ve eylem biçimleri, yeni mücadele tarzlarını bir öğrenci alçakgönüllüğü ile incelemeliyiz.

HALKEVLERİ: “Yoksullar, işçi sınıfının bir parçasıdır.”

Yoksulluğu “geçim olanaklarının göreli zayıflığı” olarak ele alırsanız, yoksulluk durumunun ve yoksulların devrimci potansiyelini görebilmeniz zorlaşır. Nitekim ülkemiz ve dünya solunda “yoksulluk” uzun bir süre “yedek emek ordusu”nun genişlemesi ve “gerçek ücretlerin azalması” temelinde kavrandı. Bu nedenle de yoksulluk olgusu karşısındaki en ileri tutumlar, genel olarak istihdamın artırılması, sosyal güvenlik mekanizmalarının güçlendirilmesi gibi konulara odaklandı. Bu politikaların hareket noktasını “işçi sınıfının kazanılmış haklarını koruma” kaygısı oluşturuyordu.

Oysa ne ülkemizde ne de dünyada giderek büyüyen yoksulluk sorununu bu alışılageldik biçimde ele almak doğru değil. Kuzey ülkeleri de dahil olmak üzere bütün dünyayı içine alan bugünkü “yoksulluk” olgusu, gerçekte dünya tarihinin en büyük işçileştirme sürecinin bir ifadesidir. Bu sürecin bir yüzünde geçim araçlarından ve yollarından koparılan yani yoksullaştırılan büyük yığınlar, diğer yüzünde ise emperyalist sermaye birikimi süreci bulunmaktadır. Bugünkü yoksulluk sorununun özgünlüğü bu temelden kaynaklanmaktadır. Bugünkü “kitlesel yoksulluk” küresel işçileştirme sürecinin başlangıç noktasıdır. İşçileştirme sürecinin “küresel” niteliği, sermaye birikimi sürecinin emperyalist niteliğinden kaynaklanmaktadır. Emperyalist sermaye birikiminde yoksulluk ile sermaye birikimi aynı ülke ve toplum içerisinde gerçekleşmez.

Bu nedenle yoksulluk geçici bir toplumsal olgu değildir ve yoksullaştırma, işçileştirme sürecinin başlangıç halkasını oluşturmasına karşın bir “geçiş kategorisi” olarak ele alınamaz. “Yoksullar” emperyalist kapitalist dünya sisteminin küresel “emek-deposu”nun ana maddesidir. Bugünün dünyasında yoksulları proletarya-dışı bir toplumsal grup olarak ele almak, işçi sınıfının en büyük kitlesini işçi sınıfı hareketinin dışına itmek anlamına gelecektir.

Yoksulların örgütlenmesi sorunu işçi sınıfı hareketinin örgütlenmesi sorunudur. Çünkü yoksullar, lümpen proletaryanın temeli olan sınıf-dışı bir grup oluşturmazlar; onlar işçi sınıfının bir parçasıdır.

Yoksulluğun bu tanımı, işçi sınıfı hareketinin içeriğine ve biçimine ilişkin bütün kavrayışımızın temelden değiştirilmesini gerektirmektedir. İşçi sınıfı hareketinin 19.yy’ın sonunda oluşan çerçevesi artık geride kalmıştır. Emek ve sermayenin örgütlü güçlerinin işyeri ve işkolu ölçeğinde karşı karşıya geldiği ekonomik mücadele
düzlemi artık çalışma ve yaşam koşullarının düzenlenmesinde temel bir önem taşımamaktadır. İşçi sınıfının sermaye karşısındaki öz-savunma hatları artık işyerlerinin dışına taşmıştır. Kamusal hizmetler alanının genişletilmesi ve mülkiyetin sınırlanması, işçi sınıfı mücadelesinin bugünkü en geri savunma hattını oluşturmaktadır. İşçi sınıfı için bu savunma hattının gerisinde bir mücadele alanı artık bulunmamaktadır. Geleneksel sendikal mücadele düzlemi artık bu hattın gerisinde kalmıştır.

Bu gerçektir ki, dünyanın dört bir yanında benzer bir sürecin sonucu olarak ortaya çıkan yoksul yığınların yeni bir ekonomik-demokratik mücadele düzlemi yaratma yoluna girmelerine neden olmuştur. Arjantin’in piqueterosları, Brezilyanın “topraksızlar”ı, G.Kore’nin “düzensiz işçiler”i bugünün yoksul mücadelelerinin öne çıkan örneklerini oluşturmaktadır.

Gerek toplumsal ve ekonomik temeli, gerek siyasal geçmişi, gerekse de kültürel alt yapısı bakımından bu ülkelere yakın bir konumda bulunan Türkiye’de kitlesel yoksulluğa bağlı toplumsal mücadelelerin, işçi sınıfı hareketinin bir parçası olarak gelişmesi bizce yalnızca zaman ve devrimci müdahale sorunudur.

Yeni ekonomik mücadele alanının çerçevesini oluşturan ilk unsurlar daha şimdiden ortadadır: Herkese eşit, ücretsiz sağlık ve eğitim için mücadele; güvencesiz işçiliğe karşı mücadele… Bu iki noktaya odaklanmış bir mücadele çizgisi, yoksulları bulundukları bütün yaşam alanlarında mücadeleye seferber etme gücündedir.
Ne tip örgütlenmelerden yararlanılacağı ve hangi mücadele biçimlerinin kullanılacağı birbirleriyle yakından ilişkilidir.

Öncelikle belirtmeliyiz ki, yoksulluğu katlanılır hale getirmeyi hedefleyen yöntem ve araçlar temel alınmamalıdır. Burada yalnızca “dilencileştirme” politikalarından söz etmiyoruz, doğrudun doğruya “dayanışmacı” yaklaşımlardan söz ediyoruz. Elbette işçi sınıfı mücadelesi güçlü bir iç dayanışma olmaksızın yürütülemez. Ancak dayanışma “amaç” değil, araçtır; temel değil, türevdir. Mücadeleyi öngörmeyen, mücadele için ve mücadele içinde geliştirilmeyen bir dayanışma kooperatifçilikten tarikatçılığa kadar uzanan bir yelpazede sonuçlar verir ama devrimci sonuçlar vermez.

Biz yerleşim ve çalışma bölgelerinde kitlesel hareket formlarına uygun düşen örgüt ve eylem biçimlerini geliştirmek gerektiği düşüncesindeyiz. Bu örgütlenme ve hareket biçimlerinde G. Amerika, G. Kore gibi başarılı örneklerden ilham alınabilir ama bunun bir “kopyalama” olamayacağının da farkında olmalıyız. Çünkü yoksul halk hareketlerinin içinden çözünülen toplumsal yapılarla, karşı karşıya gelinen siyasal rejimlerin dokusuyla, her ülkenin yerli halk kültürüyle yakından ilişkisi bulunmaktadır. Diğer yandan bu ülkelerde gelişen yoksul halk mücadelelerinin yeni tip bir sosyal demokrasinin gelişmesine neden olmasından kaygı duymuyoruz. Sosyal demokrasi, işçi sınıfı hareketinin tarihsel gelişme sürecinin kaçınılmaz bir “yan ürünü”dür. Sorun, bu ülkelerde devrimci güçlerin, sosyal demokrasi eğilimini aşamamış olmasındadır. Bu yetmezliğin Türkiye için de önemli bir tehlike olduğunu düşünüyoruz. Ancak bu, bugünün değil, geleceğin bir sorunudur. Çünkü bu tehlike, bugünkü Türkiye sosyal demokrasisinde somutlaşan bir tehlike değildir. Bugünkü Türkiye sosyal demokrasisi (DEHAP’ı dışta tutarsak) yoksul halk hareketleriyle hiçbir gerçek ilişki içinde değildir ve olmaya da hevesli değildir.

HALK KÜLTÜR MERKEZLERİ: “Sokağın gerçek gündemini yakalamak gerekiyor.”

1- Yoksulluk, göreli ve karmaşık bir kategori, evet ama artık milyonlarca insan açısından çok da geçici bir olgu gibi görünmüyor. Yani insanlar bir kez bir gelir uçurumunun dibine doğru itildiklerinde dönüp yeniden yukarılara tırmanamıyorlar; çünkü ekonomik yapı 1960’larda olduğu gibi ufak tefek umutlara bile izin vermiyor. İnsanlar çukurun dibinde boğuluyor. Zaten bu yüzden hükümetin “rekor büyüme” iddiaları bir palavraya dönüşüyor; çünkü 30-40 yıl önceki gibi genel bir “gelişme” yanılsaması bile oluşmuyor. Dolayısıyla, artık dibe çakılmış olan bu büyük yığın düzenle çok zayıf bağlar taşıyor ve devrimcileşmeye daha fazla hazır. HKM’lerin kampanyası sırasında aldığımız izlenim de insanların bu damarlara dokunulduğunda olumlu tepki verdiği yönünde. Düşünün ki İkitelli’de binlerce çocuk akşamları da atölyelerde yatıyorlar, tam köle barakalarında olduğu gibi… Yani buradaki devrimci potansiyel çok açık, tartışılmaz biçimde var. Üstelik, yoksulluk hiç de sınıfsallıktan uzak bir kavram değil; burada söz konusu olan zaten büyük ölçüde işçi sınıfının yeni katmanları ya da işsizler, evde çalışan kadınlar gibi değişik parçaları. Bütün sorun, solda genelde yapılan şeyden, yani “kendi kapalı devre sorunlarımız üzerinden siyaset yapmak”tan koparak gerçekten bu devrimci damara yönelmek ve bunun için yaratıcı yollar bulmakta. HKM’ler bunun açık alandaki araçlarından biri ve önemli. Bu kesimlerin klasik sendikal yollarla örgütlenemeyeceği artık kesin biçimde ortadadır. Onların hayatlarına bir bütün olarak bakmak ve o hayatların her cephesine, sorunların her türüne değişik yaklaşımlar üretmek zorundayız.

2- Halk Kültür Merkezleri, zaten artık devrimci mücadelenin çok bilinen üç ayağı olan “politik-ekonomik-ideolojik mücadele”ye “kültür” alanının da eklenmesi gerektiğini düşünüyor. Çünkü bugün içine girmiş olduğumuz yeni tarihsel süreçte, yalnızca neoliberalizm ya da emperyalist saldırganlığın yükselişi ile karşı karşıya değiliz. Postmodernizmde felsefi ifadesini bulan bir parçalayıcı, tekleştirici saldırı da ezilen sınıfın bilincinde büyük yaralar açtı. Ve bu yalnızca bir felsefi sorun değil, bu saldırı pratikteki somut ifadesini emekçilerin, yoksulların mahallelerinde, evlerinde, bir bütün olarak hayatlarında genel bir çürüme-yozlaşma olarak ortaya koyuyor. Her şeyden önce, dayanışma duygularını, toplu duyarlılıkları zayıflatan bir süreç yaşadık ve emekçiler, yoksullar arasındaki bir devrimci çalışma bütün bu olguları yeniden güçlendirmelidir. Artık uyuşturucudan kişilik deformasyonlarına dek her türden sorun bizim sorunumuz. Zaten çalışmalar sırasında da bununla karşılaşıyoruz; bugün iğneyle kuyu kazma aşamasındayız ve her ilişki kurduğumuz insanda bu büyük tahribatın izlerini silmek, yeni bir kültürle onu yeniden donatmak, deyim yerindeyse onu yeniden inşa etmekle karşı karşıyayız. Geleneksel sola ait bir tavırla “zemzem suyuyla yıkanmış proleter” arama lüksüne sahip değiliz. Ve tabii bu çabanın bir ayağı da sanatı, kültürü onların hayatına taşımaktır. Bu amaçla HKM’ler zihnini her türden örgütlenme ve çalışma biçimine açık tutuyor, hiçbir olguya ezberci yaklaşmamaya çalışıyor. Çeşitli kurslardan tiyatro çalışmalarına, film gösterimlerine dek her yolu deniyor.

3- Diğer ülkelerdeki, özellikle de Latin Amerika’daki işsizlik ve yoksulluk karşıtı hareketleri uzun süredir mümkün olduğunca çevirilerden, vb. izliyoruz. Elindeki şablona uymayan her unsurun üstünü kolayca çizen bir anlayışa sahip değiliz. Bugün Brezilya, Arjantin gibi bazı ülkelerde sözü edilen hareketler, geleneksel partilerin hayal bile edemedikleri kitleleri bir araya getirebiliyorlarsa eğer, bu süreci dikkatle izlemek gerekir. Biz, bütün bu hareketleri belli bir mesafe ile, gerçekten anlamaya çalışarak izliyoruz. Be
lli bir mesafe ile diyoruz; çünkü bir yandan da bugün bütün dünyada bir “geçiş” sürecinde olduğunu düşünüyoruz. Yani bugün ortaya çıkan belli hareket ve örgütlenme biçimleri, yarın muhtemelen yeniden harmanlanacaktır.

Sözgelimi, “politik iktidarı hedeflemeyen toplumsal hareket” tarzının kalıcı bir form olduğunu söylemek ve bunu marksist parti-devrim kavramlarının karşısına koymak bizce hiç doğru değil; çünkü bugünkü hareketler de henüz böyle bir katılaşma içinde değiller. Politik iktidar perspektifi olmaksızın, yani mevcut kapitalist sistemi ortadan kaldırıp yeni bir sosyalist projeyi hayata geçirmeksizin ne yoksulluğu ortadan kaldırmak mümkündür, ne de daha insanca bir yaşam kurulabilir. Yani şu ya da bu IMF dayatmasının püskürtülmesi kitlelerin morali bakımından çok önemli olsa da sorunun köklü çözümü için bir garanti oluşturmamaktadır.

Kısacası biz, bu hareketleri anlamaya, deneyimlerini dağarcığımıza katmaya, öğrenilebilecek her şeyi öğrenmeye çalışıyoruz. Gelecek için ise şöyle söylemek gerekir: bu deneyimler tarihsel olarak boşlukta kalmazlar, hiçbir zaman da kalmamışlardır; eninde sonunda kendi içlerinden daha gelişkin başka olguları çıkarırlar ya da yeni olgular onları aşar. Bütün bunları da önümüzdeki yıllarda daha net göreceğiz. Ama bugün için esas olan, bütün bu hareketlerin hiç küçümsenmeyecek bir devrimci potansiyel oluşturduğudur.

EMEKÇİ HAREKET PARTİSİ: “Her şey emek-sermaye çelişkisi temelinde şekilleniyor.”

1- Marksist bir analizle kavramları ele almak bu anlamıyla da tartışmayı soyutlaştırmamak gerektiğini düşünüyoruz. Yoksulluk diye vurgu yapıldığında soyutlaşıyor tartışma. Doğal, insanlığın başına gelmiş bir tür felaket, sorumlusunun olmadığı gibi bir izlenim yaratıyor. Sanki yer yüzünde kaynaklar tükenmiş, nüfus artmış da o nedenle insanlık bir afetle karşılaşmış gibi. Tam da böyle bir hava içersinde Dünya Bankası da yoksullukla mücadele programı açıklıyor. Oysa yoksullaştırılanlar üretim sürecinde yer alamayan işsizler, topraksız köylüler ve yarattıkları değere el konulan işçilerdir. Bugün üretim süreci esnek çalıştırma anlayışı nedeniyle bölünmüş, parçalanmış ve formel alandan informel alana geçiş olmuştur. Formel alanda emekçilerin kazanılmış hakları törpülenmiştir. Bunu da kapitalizmin neo liberal politikaları yaratmıştır. Her şey emek-sermaye çelişkisi çerçevesinde şekillenmiştir.

Marks, burjuva ekonomi politiğinin emek sömürüsü üzerine örttüğü sis perdesini “artı-değer” kavramını ortaya koyarak dağıtmıştı. Yoksulluk kavramı da tarihsizmiş gibi, yani sınıf mücadelelerinden bağımsız, ezelden beri hep ve hiç değişmeden varolmuş bir yoksulluk durumu varmış gibi bir görüntü vererek, sömürünün gözden kaybolmasına neden oluyor. Yoksulluk, kapitalist işleyişin anlaşılmasını zorlaştıran, hayali ve burjuva ideolojik bir kavram, tıpkı toplumu uyuşturmaya hizmet eden trafik canavarı, enflasyon canavarı, piyasa gibi bir çağdaş masaldan başka bir şey değil. Yoksulluk kavramı ve ona eşlik eden yoksullukla mücadele, yardım severlik, sivil toplum örgütleri aracılığıyla dışlanan bu kesimleri yeniden topluma kazandırma ifadeleri ile yeni liberal politikaların sonucunda ortaya çıkmıştır. Tüm bunlarla ilgilenmekte sonuçlarla ilgilenmenin ötesine geçmez. Yoksulluk aşırı üretim bunalımlarının sonucu sermayenin ücretli emeğe saldırısı ve işsizler ordusu yaratması ile ilgilidir. İşçi sınıfı mücadelesinin terminolojisinin dışına çıkmamak gerekir. Sosyalistlerin temel görevi işçi sınıfını örgütlemektir. O nedenle bizce hareket noktamızda bu olmalıdır. Yeni liberal politikaların işçi sınıfına saldırdığı ve bu saldırının karşısında işçi sınıfı örgütlerinin güçlü bir biçimde duramadığı bu dönemde önemli olan bu örgütlerde devrimci bir yarma harekatı yapmaktır. Devrimci bir sendikal anlayışla sendikal bürokrasi mahkum edilmelidir. Sosyalist bir siyaset ancak işçi sınıfı içinde yürütülecek mücadele ile mümkündür. Yaratabildiğimiz ideolojik hegemonya tüm bu alanları etkileyecektir.

2- Yoksulluğu üreten maddi koşullar sürdüğü sürece, bunun sonuçları da varolmaya devam edecektir. Sonuçta kültür dediğimiz şey bir üst yapı biçimidir, değişmesi onu üreten tarihsel maddi altyapının değişmesi ile mümkündür. Elbette yoksulluk tek başına para meselesi değildir, yoksulların bir kısmının kurtulduğu bir anı varsaydığımızda bile, sınıflı toplumların ideolojik üstyapısından gelen kültürel yapı kolay değişmez. Burada belirleyici olan bunu üreten altyapının, başka yoksulların olması dolayısıyla yoksulluk tehditinin hep devam etmesidir. Kaldı ki, yoksulluk kültüründen söz edilecek ise, bu yalnızca sosyo-kültürel bir çürüme niteliğiyle değil, “fakirim ama onurluyum” sözüyle cisimleşen, yoksullardan beklenenler ile de ele alınmalıdır. Çünkü burada toplumsal bir beklentiymiş gibi sunulan yine burjuvazinin ihtiyaçlarına göre şekillenmiş ve popülarize edilmiş olan telkinlerdir. Sonuçta yoksulluk kültürü toplumsal bilince çıkarılırken de, yine dönüp bakılması gereken Marksist üretim ilişkilerin analizidir.

3- Emperyalist Amerika ve Avrupa Birliği ülkeleri kendi refahlarını diğer ülkeleri sömürerek sağlarken sömürdükleri bu ülkelerde de yoksulluğu yaratırlar. Venezuella da Chavez yoksulluğa karşı savaş açtığı için değil emperyalist Amerika’ya kafa tuttuğu için başarılı olmuştur.
Emperyalizm ve savaş heyulasının dünyanın üzerinde dolaştığı bir tarihte ezilen yoksul halkların taleplerinin propagandasını yaparak yeni liberal politikalara karşı durmaları açısından Chavez ve Lula deneyimleri olumlu ve ümit verici gelişmelerdir. Bu deneyimler de kendi içinde farklılaşmakla beraber ufku işçi sınıfının iktidar perspektifine, yani sosyalizme kapalıdır.
Meksika’da topraksız yerlilerin silahlı isyan hareketi olan Zapatist hareket de yine bu türden olumlu bir gelişme olarak görülmeli ancak ülke çapında iktidarı hedeflemediği ve yerel bir hareket olarak kalmakta olduğu için sosyalist bir hareket olarak görülemez.
Bu hareketler toplumun genelinde genel bir sosyalist işçi sınıfı iktidarı potansiyelinin ve ihtiyacının yansımaları olarak görülmelidirler.

Sosyalist Barikat Dergisi 29. Sayı -Nisan 2005

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur