Fransız Çiftçi Konfederasyonu Uluslararası Komite Üyesi Pavie ile Söyleşi

Sendika.org: Akdeniz Sosyal Forumu toplantılarına ve Türkiye Çiftçi Sendikaları Hareketi’nin etkinliklerine katılmak üzere Türkiye’ye geldiniz. Katıldığınız etkinlikleri uluslar arası çiftçi hareketine katkıları açısından değerlendirir misiniz?

Pascal Pavie: Akdeniz Sosyal Forumu Hareketine çok önem veriyorum. Çünkü biz bu süreçte sıfırdan başlıyoruz. Çünkü şu ana kadar Avrupa ülkeleri ve Akdeniz’in güneyindeki çiftçi hareketleri arasında bir iletişim olmadı. Avrupa çapında küçük üreticileri kapsayan bir örgütlenme var. Bütün küçük üretici sendikalarını ve diğer örgütlenme biçimlerini bir araya getiren Avrupa Küçük Çiftçi Koordinasyonu var. Bunun dışında dünya çapında da Via Campasina olarak tanınan küçük çiftçi örgütlenmesi var. Akdeniz Sosyal Forumu Güney Avrupa’daki ve güney Akdeniz’deki küçük üreticilerin iletişimi için bir zemin oldu.Ancak ticari ilişkiler bizim direnişimizden çok daha çabuk bir şekilde oluşuyor. 1995’te AB ülkeleri ve Akdeniz ülkeleri bir araya gelip bir süreci başlattı. AB ile bütün Avrupa dışı Akdeniz ülkeleri arası ikili ticari anlaşmalar süreci başladı. Bütün bu tür anlaşmalar tabii ki küçük üretici için çok tehdit edici bir şey. Çünkü bütün üreticileri birbirleriyle rekabet içine sokuyor. Bu anlaşmalar sadece Avrupa’nın küçük çiftçisi ya da üreticisi değil tüm anlaşma kapsamındaki ülkelerin küçük üreticileri için büyük bir tehlike arz ediyor. Çünkü bu rekabet her şeyden önce fiyatları düşürmek için oluşuyor. Aynı zamanda biz Fransa Köylü Konfederasyonu Paysenne olarak Türkiye Çiftçi Hareketi ile Via Campasina bağlamında tanıştık. Türkiye Çiftçi Hareketi Via Campasina üyesi oldu. Bu büyük bir olay bence. Çünkü Türkiye çok önemli bir tarım ülkesi.

Sendika.org: İstanbul’da katıldığınız Akdeniz Sosyal Forumu hazırlık toplantılarında tarım sorunu ile ilgili olarak ne gibi çalışmalar yapmayı kararlaştırdınız?

Pascal Pavie: Haziran’da Barcelona’da yapılacak Akdeniz Sosyal Forumu için Gıda Bağımsızlığı başlığı altında iki tane seminer ve atölye dizisi kurduk. Birinci seminerin konusu serbest ticaret ve tarım. Bu seminerde serbest ticaretin küçük üretici tarımı üzerine etkileri ele alınacak. İkinci seminerde ise tarım reformu ve tarımda kullanılan doğal kaynakların ulaşılabilirliği tartışılacak. Ayrıca dört tane atölye oluşturduk. Bunlardan biri tanesi GDO’lar(Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar) üzerine. Bu atölye kapsamında bir inisiyatif ilan edeceğiz Barselona’da. Bu inisiyatifin amacı Akdeniz bölgesini bir GDO’suz bölge ilan etmek olacak. Bu atölyeye çok önem veriyoruz. (…)

İkinci atölye göçmen ve ülke içinde büyük tarım işletmelerinde çalışan tarım işçileri üzerine olacak. Bu atölyenin gerekçesi sadece göçmen ve tarım işçilerinin durumunu ele almak değil tüm bu yeni oluşan tarım modeline eleştirel bir bakış getirebilmek. Bu gelişmekte olan model küçük yerlerde parça parça, Akdeniz bölgesinin bir çok yerinde aşırı yoğunlaşmış üretimi temel alıyor. Ekseriyetle seralarda üretim yapılıyor. Bu model çok miktarda girdi yani inanılmaz miktarda kimyasal madde kullanan, çok su kullanan, çok kaynak kullanan, dolayısıyla çok çevre kirliliği yapan, aynı zamanda çalışma şartlarının inanılmaz kötü olduğu bir model. Bu modelde Romanya’dan getirilen, Fas’tan getirilen, Kuzey Afrika’dan getirilen insanlar son derece yıpratıcı şartlar içinde çalışıyor. Bu tarım modelinde hem insan sömürüsü hem de çevre sömürüsü söz konusu. Mesela İspanya’nın güney sahilinde böyle işletmeler var.. Avrupa’nın tükettiği tarım ürünlerinin aşağı yukarı yüzde yirmisi o bölgede üretiliyor. İspanya’dan her gün bin tane kamyon ile bu tür ürünler Avrupa’ya gidiyor. Biz bu tarz tarım şekillendirmesine karşı gıda bağımsızlığı diye bir kavram geliştiriyoruz ve bu kavram gittikçe yaygınlaşıyor. Bu İspanyol modeli yani yoğunlaşmış tarım modeli insanları ve tarımı belli yerlere yoğunlaştırıyor. Bizim düşündüğümüz, istediğimiz yerli tarım yani yerinde üretim. Üretimin dağıtılması. Yerel bağlantıları yoğunlaştıran ve yerel bağlantılar içinde bir tarımı hedefliyoruz. Bu kavramla insanların, halkların kendi gıda üretim ve tüketim biçimlerini tayin etme hakkını savunuyoruz. Oysa örnek olarak verdiğim İspanya’daki model tam tersine hem insan hem çevre sömürüyor ve üretilen ürünler de insan sağlığı açısından beş para etmez. .

Üçüncü atölyemiz Çevre ve Doğal Kaynakların tahribi üzerine olacak. Çünkü geliştirilen tarım modelinin çevre üzerinde çok yıkıcı sonuçları var. Dördüncü atölye ise tohumlar ve genetik kaynaklar üzerine olacak. Biz bu atölyede uluslararası şirketlerin empoze etmeye çalıştığı tek tip ve GDO’lu tohumlar yerine, bütün bölgelere ayrı ayrı, yani içinde bulundukları şartlara, kültürlere uyumlu bitki tarzları, tarımsal ürünler geliştirilmeyi tartışacağız. Akdeniz bölgesi bitkisel ve hayvansal olarak genetik havza olarak inanılmaz zengin bir bölge. Ama empoze edilen tarım modeline göre bir tek domates, bir tek havuç, bir tek sığır tipi üretilebiliyor. Mesela Avrupa’da şimdi ineklerin %80’i aynı tip. Yani bu şekilde modüler gıda ürünleri öneriliyor. Buna karşı biz bu inanılmaz zenginliği yaşatmak istiyoruz.

Sendika.org: Anlattıklarınızdan edindiğimiz izlenim AB’de tarımla geçinen nüfusunun durumunun hiç de parlak olmadığı. Peki Türkiye’nin üyelik sürecinin AB’deki küçük üreticileri ve Türkiye’deki tarımsal nüfusu üzerindeki olası etkilerinden bahseder misiniz?

Pascal Pavie: AB şimdiye kadar pratiği belli ülkeler ve belli bir bölge içinde kendini tanımlayan bir ekonomik bölgeydi. Bugüne gelinince görünen AB’nin kendi kurduğu sistem değil, Dünya ticaret Örgütü(DTÖ)’nün ışığında yeni bir şekillenme. Yani buna göre ekonomiyle, ticaret ilgili bütün kurallar bir bir DTÖ kurallarına bağlanıyor. Öyle bir şey ki AB artık düştü, geride kaldı. Bugün oluşan uluslararası küreselleşeme dediğimiz o sisteme bağlanmak. Bu süreç bütün AB kurallarını ve yönetmeliklerini belirliyor, hepsi DTÖ’ye bağlanıyor.

Avrupa Çiftçi Hareketi ve Türkiye Çiftçi Hareketi arasındaki ilişki çok verimli oldu birkaç açıdan. Birincisi Türkiye ne beklediğini bizden öğrenebilir. AB’nin birinci oluşum aşaması ikincisinden çok farklı oldu. Üçüncüsü de ikincisinden farklı olacak. AB genişledikçe daha çok rekabet içine alınmış halklar olacak ve bu küçük üretici için son derece tehlikeli bir şey.
Fransa’da küçük üretici sayısı 3 milyondan 500 yada 600 bine düştü. İnsanlar şehirlere göç ettirildi ve şehirde de iş kalmadı. Kırsalda da iş yok. Portekiz’in AB’ye girme aşamasında Türkiye’nin şimdiki tarımsal nüfusuyla çok yakın bir oranı vardı; %30-35 gibi bir şeydi. 15 sene içerisinde tarımsal nüfus %30’dan %10’a kadar düşürüldü. Türkiye için de aynı şey öngörülüyormuş. Ama aynı zamanda hatırlamak lazım ki; Portekiz’in üye olma zamanında Avrupa’nın bütçesinde para vardı şimdi ise böyle bir şey söz konusu değil. Bu para Portekiz için veya daha önce üye olan ülkelerde bu tarım alanından şehre göçen nüfuslar için, şokları yumuşatmak için kullanıldı. Ama buna rağmen Portekiz’in başkenti Lizbon’un etrafında kaybolan kırsal nüfus için gecekondular
kuruluyor. Bu aşamada Polonya’nın, Malta’nın diğer ülkelerin girmesiyle bütçe hep aynı kalıyor(..)

Hem neo-liberalizmin getirdiği sosyal harcamalardaki kesintiler, hem de Avrupa’nın bütçesi açısından Türkiye Portekiz kadar bile şanslı olmaz. Aynı sosyal amaçla kullanılacak bir bütçe söz konusu değildir. Ben Türkiye çiftçisine tavsiye etmem.

Türkiye’nin Avrupa birliğine aday olması veya içine girmesi bağlamında pek çok konudan bahsediliyor. İslam’dan bahsediliyor, başörtüsünden bahsediliyor, bir sürü şeyden bahsediliyor. Ama hiçbir dokümanda bu milyonlarca Türk çiftçisinden söz edilmez. Bana göre bu temel bir sorun ama hiç kimse onlardan söz etmez.

sendika.org – 17 Nisan 2005

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur