21. Yüzyıl Asya’nın Olacak – Andre Gunder Frank

Andre Gunder Frank (1929-2005)

Frank’ın oğulları Miguel ve Paul Frank’ın 23 Nisan 2005 tarihli mail notundan:
Gunder’in sevgili arkadaşları ve meslekdaşları. Sizlere Gunder’in bu sabah erkenden öldüğünü duyurmak üzere yazıyoruz. Kansere karşı büyük bir cesaretle savaştı ve son haftalarda ağrı ve bitkinlik nedeniyle hep daha kısa saatler çalışmak zorunda kalmasına karşın, son iki haftaya kadar çalışmalarını sürdürdü. Size burada anlatamayacağımız kadar büyük bir dayanıklılık ve kararlılıkla, vücudu tükenene kadar çalışmaya devam etti. Son günlerinde tek yapabildiği ellerimizi tutmak oldu. Son üç gün, Gunder’in dünyanın her yerindeki dostlarından ve meslekdaşlarından binlerce dostluk, dayanışma ve keder mesajı aldık. Paul bu mesajların hepsini tek tek yanıtladı. Bizler, Gunder’in ailesi, 26 Nisan günü Lüksemburg krematoryumunda yapılan yakılma törenine katıldık. Tüm mesajları şimdiden selamlıyoruz. ([email protected])

23 Nisan 2005 günü hayatını kaybeden Frank’ın son makalelerinden birisi olan 5 Ağustos 2004 tarihinde The Nikkei Weekly isimli dergi için kaleme alınmış olan bu makalesini, anısına saygıyla yayınlıyoruz.

21. yüzyıl Asya’nın olacak. Benim “Yeniden Yaklaşım: Asya Çağında Küresel Ekonomi” (ReOrient: Global Economy in the Asian Age) adlı kitabımın da dahil olduğu yakın tarihli incelemeler, Avrupa merkezli tarihçiliği alt etti ve dünyada en azından 1800’e kadar Asya’nın baskın durumda olduğunu gösterdi. Halbuki, yakında yayınlanacak olan yeni kitabım “19. Yüzyıl’a Yeniden Yaklaşım” (Reorient the 19th Century), sömürge Hindistan’ı dışarıda tutarsak Batı, Orta, Güneydoğu ve Doğu Asya’nın çoğunun ve bunun yanında Latin Amerika ve Afrika’nın 19. yüzyıl ortalarına kadar geliştiğini/zenginleştiğini gösteriyor. Çin, 1850’lerdeki Taiping İsyanı ve 1860’taki İkinci Afyon Savaşı sonrasına kadar gerçek anlamda hiç gerilemedi. Kaliforniya Üniversitesi’nden tarih profesörü Kenneth Pomeranz’ın dediği gibi, Doğu’yla Batı arasındaki “Büyük Farklılaşma” ancak 1870’ten sonra meydana geldi. Asya’nın çöküşündeki temel faktör devletin zayıflığı ve sömürgecilikti. 1603-1867 arası Tokugawa Dönemi için hatalı biçimde “feodal” diye adlandırılan ve 1868’deki Meiji Restorasyonu sonrasında hala bağımsız olan Japonya, bu sorunları bertaraf etti ve böylece 19. yüzyılın ikinci yarısında gelişen ilk ülke oldu.

20. yüzyılda, önceden daha geri bir seviyeden başlamasına rağmen, Asya’nın büyüme oranı Batı’nınkine göre daha hızlıydı ve Çin’in kurtuluşu ile sömürgeciliğin son bulmasından bu yana, son yarım yüzyılda Doğu Asya’nın büyüme oranı Batı’nın büyüme oranını ikiye katladı. İlk olarak Japonya’nın, sonra da “kaz uçuşu” -flying geese- misali İlk Dört Kaplan ve küçük Ejderlerin, ve sonra sıradaki bir diğer dörtlünün ve son yirmi yıldır da Yükselen Büyük Ejder Çin’in başını çektiği büyüme, yaklaşık % 10’luk yıllık büyüme oranlarına ulaştı. Bu durum, geliri her altı yılda bir ikiye katlamak için yeterli ve Japon mucizesinden de daha tutarlı. Tüm bunlar Batı’nın dünyadaki ağırlığının, 500 yıl hatta 1000 yıl sürdüğüne dair Avrupa merkezli iddialara karşın aslında sadece bir yüzyıl sürdüğünün ve şimdi bunun da sadece geçici olarak bir durum olarak geçerli olduğunun ortaya çıktığı anlamına geliyor.

Japonya’da ve 1997’de Tayland’da başlayan Doğu Asya mali ve ekonomik krizi Batı’da yanlış anlaşıldı ve Asya’nın zayıflığının bir delili olarak algılandı. Fakat bu aslında, Asya’nın üretken gücünün bir sonucu ve deliliydi.

İlk defa olmak üzere, bir ekonomik kriz Doğu’da başladı ve başka bir istikamet yerine Batı’ya doğru hareket etti. Çünkü Doğu Asya sanayisi çok iyi ve çok fazla üretmeye başlamış ve bu da dünya ihracat pazarını silip süpürmüştü. Bu yüzden Doğu Asya’nın dış ticaret dengesi bozuldu ve borç ödemeleri zora girdi. Bu da, yerlisiyle yabancısıyla spekülatif mali sermayeyi ürküttü ve Wall Street ile ABD Hazine senetlerinin güvenli gibi görünen Amerikan sığınağına doğru kaçmalarına yol açtı. Clinton’un 1990’larında yarattığı Amerikan refahının kaynağı, bu Asya; ve elbette Rusya sermayesiydi, yoksa üretkenlik artışı olmayan “yeni ekonomi” falan değildi.

Bugünü ve geleceği test edebilmek için bazı alternatif senaryolar üzerinde düşünmek işlevli olacak. Birincisi, devam eden Amerikan refahı ve egemenliğidir, ki kendi kendisi adına fakat gerçek dışı bir biçimde konuşmaktadır. İkincisi ise, dünyada, her yıl malların yirmi misline ulaşan alım satım değerlerinin birincil dayanağının ABD dolar-borç enstrümanları olduğu bir finans ve borç ekonomisinde yaşıyoruz. Fakat borç kredinin karşılığıdır, özellikle de ABD ekonomisini ayakta tutan ve Pentagon’u finanse eden yabancı kredinin, ki ABD de bu durumu kendi çıkarlarını savunan politikaları kabul ettirmek için dünyanın geri kalanına hakim olmak ve şantaj yapmak için kullanmaktadır. ABD’nin ticaret açığı şu anda 550 milyar dolar ve bu açık gittikçe büyüyor. Her yıl 100 milyar dolar Avrupalılar tarafından, 100 milyar dolar Çinliler tarafından ve her ne kadar bu yıl 120 milyarın üstüne çıkmışsa, 100 milyar dolar da Japonlar tarafından sağlanıyor. Geriye kalanı da diğerlerinden geliyor, özellikle de Doğu Asyalılardan fakat şimdi ayrıca Hindistan’dan da. Amerikalılar hiçbir şey biriktirmiyor ve birikimlerini Amerikalılara gönderen diğerlerinin tasarruflarını;ve böylece de üretimlerini harcayarak kendi ürettiklerinden çok daha fazlasını tüketiyorlar.

Ayrıca, dünya rezervleri ve anapara ödemeleri; özellikle de petrol ve altın için, dolar üzerinden yapıldığından, ABD çok rahat dolar basabilir ve basar da ve bu paraları da Amerikan tüketimi ve yatırımı için dünyanın geri kalanının ürettiklerini satın almakta kullanır. Nihayetinde bu ABD kağıt dolarlarının, Hazine tahvillerinin, elektronik hesapların ve fonların tamamı sadece kağıttır ve büsbütün değersizdir, yani diğerlerinin kabulünün ötesinde bir değeri yoktur, çünkü ABD bunları ödemeyecek ve ödeyemez de. ABD’nin dış borcunun şu an milli gelirinin dörtte birine eşit olduğu söyleniyor (ki gerçekte çok daha fazladır) ve yabancılar şu an itibarıyla ABD devlet/kamu borcunun % 45’ine ve ABD mal varlığının önemli bir kısmına sahipler. Bu da şimdiden, ABD’nin bu borçları ödemesinin politik ve ekonomik olarak imkansız olduğunu kanıtlıyor. Biz, özellikle de Asya ve Amerika, bir “kumarhane ekonomisinde” oynuyoruz, fakat hayali bir değeri olan beş para etmez kumar fişleriyle. Gerçekte bu durum, bu kağıtlar gelmeyi bırakıp da kartların kağıttan kaplan evi; özellikle de Amerika’da büsbütün yıkılıncaya kadar, piramidin en altında üretilen gerçek değerlerle beslenen büyük bir Ponzi* planı. Ama bu plan tarihte ilk kez olarak, rekabetsiz bir dünyanın en büyük borçlusunun inisiyatifi ele almasına izin veriyor.

Açığa çıkan bir senaryo, bu durumun daha üretken ve rekabetçi Avrupalılara bir adım atma ve dünyanın rezerv para birimi olarak doların yerine Euro ya da bir başka para birimini koyma olanağı sunduğudur. Diğer yandan, bu iş için Avrupalıların güçlü bir devlete gereksinimi var. Fakat Rusya, OPEC ve diğer petrol ihracatçıları, petrollerini dolar yerine Euro karşılığında satma; böylece de Euro’ya olan talebin artması ve doların çöküşü gibi büyük bir adım atabilir. Irak kendi petrolünü Eu
ro üzerinden fiyatlandırmıştı ve ABD’nin Irak’a karşı savaşının önemli nedenlerinden biri de diğerlerinin aynı şeyi yapmalarını engellemekti.

Benim alternatif senaryom Asyalı; olası bir Asya kur sepetini içeriyor. İzin verin özellikle Çin’in bugününü ve olası geleceğini gözden geçirelim. Birincisi, düşük ücretli Çinli işçiler gerçek mallar üretiyorlar ve şimdiden 100 malul malın dünyadaki lider üreticisi konumundalar ve çoğunlukla bu malları aslında basılmış kağıt dolarlarla serbestçe alan zengin Amerikalı tüketicilere 350 milyarlık bir ihracat yapıyorlar. Çin şu anda ihracat pazarında % 5’lik (ama ithalat pazarında sadece % 4’lük) bir payla dünyanın 4 numaralı ihracatçısı.

Fakat bu sadece işin bir yarısı, çünkü Çinliler bu kağıt dolarları yıllık faizi sadece % 4-5 olan Hazine tahvilleri almak için kullanıyorlar. Yine de, ne anlaşma! Henüz ödenmemiş 700 milyar dolarlık Hazine tahvili; Çin merkez bankası halihazırda bunun 300 milyar dolarını elinde tutuyor ve geri kalanı da Japonya Bankasının ve Avrupa ve petrol ihracatçılarınınkilerin de içinde olduğu diğer merkez bankalarının elinde. Çinliler, Japonlar, Avrupalılar ve diğerleri bunu neden yapıyorlar?

Arkadaşım Jeff Sommers Japonya hakkında şöyle yazıyor: “Japonya, ABD’yi beslemek anlamına gelse bile bu ihracat oyununu sürdürmeli. Bu ana kadar, Japonya’nın ABD oyununu oynamaktan ve hem tahvilleri satın alarak ABD’ye faizsiz kredi vermeyi sürdürüp, hem de (değersiz) dolarlar için ABD’ye gerçek mallarını göndermekten başka seçeneği yok.” Yanlış haber almış olabilirim, ama katılmıyorum.

Çinlilerin, Çin yuanı ve dolara bağlı diğer kurlar karşısında doların değerini yüksek tutmalarının temel nedeni ABD pazarına satış yapabilmek. Çin Güneydoğu Asya mallarını almak için bir kısım dolarlarını yalnızca son zamanlarda kullanmaya başladı. Fakat neden dolar? Bu şart değildi. Yerine, [New York’taki Lui Investment’tan] Henry C. K. Lui’nin yazdığı gibi: “Çin, yalnızca tüm ihracatını yuan’a tercüme ederek, yuan’ı dünya ticaretinde alternatif bir rezerv para birimine çevirme gücüne sahip. Bu, dünyadaki Çin malları ithalatçıları arasında dolar yerine yuan’la satın almak için çılgınca bir itiş kakışı fitilleyecektir. OPEC petrol karşılığı ödemelerde yuanı kabul edecektir.”

Neden sadece Çin? Peki ya Hong Kong’u, Tayvan’ı ve özellikle de şimdi kıta Çin’indeki en büyük sermaye yatırımlarının kaynağı olan deniz aşırı Çinlileri içeren “Genişletilmiş Çin”? Zaten gelişmekte olan dünyadaki en fazla doğrudan yatırımı Kıta Çin’i alıyor. Ve daha fazla Asyalı, örneğin Çin’in halihazırda “örgütlemekte olduğu” ASEAN+3 [Japonya, Güney Kore ve Çin] ve Hindistan neden değil? 1997 mali çöküşünde Japonya, ekonomileri desteklemek için bir Asya Fonu önerisinde bulunmuştu, fakat ABD bunu engelledi ve bunu yaparak Asyalılara, bir daha asla hazırlıksız yakalanmamaları ve bir dahaki sefere IMF/ABD Hazinesi’nden ve onun şantajlarından yakalarını kurtarmak için bir Asya Fonu’na sahip olmaları ve bunun Doğu Asya ekonomisini örgütlemeleri gerektiğini öğreten acı bir ders verdi.

Sonuç olarak, daha uzun bir tarihsel perspektiften bakarsak, bugün Doğu Asya’nın ekonomik anlamdaki en dinamik bölgelerinin (19. yüzyıla da dimdik ayakta giren) 1800 öncesindekilerin hemen hemen aynısı olduğu göze çarpıyor.
1. Güneyde, Hong-Kong-Guangzhou koridoru merkezli Lingnan
2. Güney Çin Denizi’nde bütün Güneydoğu Asya’ya ve Tayvan geçidine odaklanan ve Amoy/Xiamen merkezli Fujian
3. Japonya’yla ticareti yeniden ilk sırayı alan ve Şangay merkezli Yangtze Vadisi
4. Kuzeydoğu Çin’i, Mançurya’yı, Moğolistan’ı ve Uzak Doğu Sibirya/Rusya’yı, Japonya’yı ve Kore Yarımadasını kapsayan Kuzeydoğu Asya. Bölgenin geniş maden, ormancılık, tarım ve petrol kaynakları ve Çinlilerden ve Kuzey Korelilerden oluşan bol ucuz emek Çinli, Japon ve Güney Koreli sermayenin bölgeyi kendi içinde önemli bir bölgesel üretim merkezine ve dünya pazarında oldukça rekabetçi bir bölgeye doğru yeniden geliştirmesine izin verebilir.

*Ponzi Planı: Daha sonradan gelen yatırımcıların yatırım sermayesini kullanarak başka yatırımcılara ödeme yapılması planı

2003 Ağustos’unda Rio de Janeiro’da “Dörtlü Çete”: soldan sağa Samir Amin,
Immanuel Wallerstein, Giovanni Arrighi, Gunder Frank.

yazı ve fotoğraflar için kaynak: http://rrojasdatabank.info/agfrank/
(sendika.org tarafından çevrilmiştir)

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur