“New Deal”den Cuntacı Liberallere – Şahin Artan

Washington merkezli Cato Enstitüsü’nün amacı (http://www.cato.org/about/about.html) şöyle beyan edilmiştir: “Kamu politikalarıyla ilgili münazaranın parametrelerini, devletin sınırlı varlığı [limited government], bireysel özgürlük, serbest piyasalar ve barış gibi geleneksel Amerikan ilkelerini münazaraya daha fazla dahil edecek biçimde genişletmek.”

Bu beyanıyla, tıpkı Grover Norquist (http://www.beseridurumlar.org/dda10.html) gibi, bireyin özgürlüğünü ve devletin küçültülmesini amaçladığı izlenimi veren Cato’nun başındaki kişi, José Piñera’dır (http://www.cato.org/people/pinera.html).
Piñera, Şili’de 11 Eylül 1973 darbesiyle Allende hükümetini deviren general Augusto Pinochet’nin 17 yıllık cunta yönetiminde özel rol oynamış kişilerdendir. 300 bin Şili vatandaşının tutuklanıp işkence gördüğü (http://www.counterpunch.org/tricot12022004.html), resmi verilere göre 3192 kişinin öldürüldüğü (http://www.zmag.org/ZSustainers/ZDaily/2000-09/09landau.htm) cunta dönemde Pinochet’nin çalışma bakanı olarak görev yapmıştır.

Bakanlığı sırasında (1978-80) Şili’deki en radikal “cunta reformu”na imza atan Piñera’nın, bu cunta geçmişine “rağmen” Cato’nun başına getirildiği ya da zaman içinde “sivilleşmiş” olduğu düşünülebilir. Ama o, ne “rağmen”lerle ne de yeni bir kimlik kazanmış olduğu için Cato’nun başına getirilmiştir. Piñera bugün, doğrudan doğruya cunta döneminde geliştirdiği “kamu politikaları” nedeniyle, Latin Amerika’daki ilk “emeklilik sistemi özelleştirmesi”nin mimarı olduğu için Cato’nun başındadır.

Piñera yıllardır ülke ülke gezip geliştirdiği modeli anlatıyor, sosyal güvenlikte devletin rolünün nasıl şirketlere devredilebileceği üzerine çeşitli devletlerin temsilcilerine ve “sivil toplum kuruluşları”na danışmanlık yapıyor.
ABD Uluslararası Gelişme Örgütü (USAID) tarafından yürütülen bir “Ekonomi Uzmanları Programı” (http://www.usaid.ru/en/main/documents/index.shtml?lang=en&id=832), 2004 yazı ortalarında tamamlandı. Temmuz 2001 – Temmuz 2004 arası süren programın ilk adımı ise Nisan 2000’de, “dünyaca ünlü 10 ekonomist”in Rusya’yı ziyaretleriyle (1) atılmıştı.

ABD’den Louis Berger Group’un (http://www.louisberger.com) desteğinde gerçekleştirilen Program’ın (2) bu ön aşamasında, USAID’in organize ettiği Rusya yolculuğuna katılan uzmanlar arasında José Piñera da vardı.
Dünya Bankası tarafından da desteklenen Program’la “seçkin Batılı ekonomistler”, Rus görevlilerle “vergi sistemi, emeklilik sistemi, döviz kurları gibi konularda yapılacak reformlar üzerinde” çalışıyorlar, Rus görevlilere “ekonomik reformun temel alanlarında kısa vadeli teknik yardım sağlıyor” ve “politikaların geliştirilmesine doğrudan katkıda bulunuyorlardı.” Hedef, “Rus ekonomistlerin ve politika geliştiricilerin yetkinliklerini batılı ekonomi uzmanlarıyla işbirliği yoluyla güçlendirmek”ti (tırnak içindeki ifadelerin tümü USAID kaynaklıdır).

Piñera, 4-7 Mayıs 1997 tarihlerinde de Global Menkul Kıymetler A.Ş.’nin davetlisi olarak Türkiye’ye gelmiş ve özel emeklilik sistemleri konusunda İMKB binasında, Deniz Gökçe’nin yönettiği seminerler vermişti (http://www.sbe.deu.edu.tr/Yayinlar/dergi/dergi01/recepkapar.pdf).
Piñera ve diğerlerinin Rusya çıkartmasını destekleyen Louis Berger Group’un hizmetleri arasında “özelleştirme araştırmaları” da (http://www.louisberger.com/berger/services2/17privatization.php) bulunuyor. Ama bu dev Amerikan şirketinin asıl müteahhitlikten kazandığı büyük gelirleri var. Bunların en önemlilerinden biri de, Amerikan devleti tarafından ihale edilen Kabil-Kandahar karayolu inşaatı. Grup bu ihaleyi, 2000 Rusya çıkartmasını birlikte organize ettiği USAID üzerinden almıştı (http://www.usaid.gov/press/factsheets/2003/fs031214.html).

Devlet – özelleştirme şirketi – “Hortum tüneli” müteahhidi zinciri

Toplam 270 milyon dolar başlangıç bedelli proje 2002 yılında Louis Berger’e ihale edilirken, projedeki işler de, üçü Türk, biri Afgan-Amerikan, biri de Hint, beş şirket arasında paylaştırılıyordu. Türk şirketler, Mensel JV, Kolin JV ve Gülsan-Çukurova JV’ydi.
Mensel JV’nin ortakları, Metis İnşaat ve Nurol İnşaat şirketleridir (http://www.mensel.com/compprof/index.htm). Türkiye’deki özelleştirme ihalelerinde adı duyulan, bu ihalelerin en etkin şirketleri arasında yer alan Nurol Holding, aynı zamanda Türkiye’de “milli savunma sanayi”nin belkemiğini oluşturan sermaye grupları arasındadır. Kendi ifadeleriyle (http://www.fnss.com), “FNSS Savunma Sistemleri AŞ, Amerikan United Defense LP ve Nurol Holding’in oluşturduğu bir Amerikan-Türk yatırım ortaklığıdır. Türkiye’de Savunma Sanayi’ne yönelik ilk özel sektör kuruluşu olan FNSS’in %51 hissesi United Defense’e, %49 hissesi Nurol Holding’e aittir.. FNSS, Türk Silahlı Kuvvetleri için Zırhlı Muharebe Aracı (ZMA), Geliştirilmiş Zırhlı Personel Taşıyıcı (GZPT), ve Zırhlı Tow Aracı (ZTA) üretmektedir..”

Nurol Holding’e geçmişte sermaye birikimi sağlayan en önemli işlerden biri ise Ayaş Tüneli inşaatı olmuştur. 21 Mart 2004 tarihli Sabah gazetesinde, o güne kadar basında kim bilir kaç kez gündeme gelen Ayaş Tüneli, “Hortum Tüneli” başlığıyla bir kez daha göndeme getiriliyor, 1976 yılında başlanan ve bir türlü bitmeyen inşaatla ilgili şu ifade kullanılıyordu (http://www.sabah.com.tr/2004/03/21/gnd101.html): “Devlet-siyaset-müteahhit yolsuzluk üçgeninin 30 yıllık özeti: Bir türlü bitmeyen 10 kilometrelik Ayaş Tüneli 700 trilyonu yuttu.”
23 Ağustos 2001 tarihli Milliyet’teki yazısında Tuncay Özkan ise şöyle diyordu (http://www.milliyet.com.tr/2001/08/23/yazar/ozkan.html): “Nurol firması kazandı, Arada gidip gelenler kazandı. Biz kaybettik. Hazine kaybetti. Türkiye kaybetti. Ankara, İstanbul arasında hızlı tren projesi 1970′ li yıllarda başladı. Şimdi böyle bir sistemimiz yok. Oysa dünyada bütün gelişmiş ülkelerde var bu. Sebep, Nurol Ayaş Tüneli’ni bitirecek! Yalanınız bugün battı işte.”

Ağustos 2001’de, Nurol’un patronu Nurettin Çarmıklı ile birlikte katıldığı “Tünel incelemesi”nde, zamanın ulaştırma bakanı Oktay Vural kısaca kestirip atıyordu(http://www.byegm.gov.tr/YAYINLARIMIZ/HABERANADOLU/HABER-ANA/2001/08/HA21X08X01.HTM):
“Bu proje başlanmış, ama nereye, nasıl gidebileceği belli olmayan projedir.”
Öte yandan, USAID’den Louis Berger Group aracılığıyla iş alan Mensel JV’nin adının Kutlu Savaş’ın Susurluk raporunda geçtiğini (http://siyaset.bilkent.edu.tr/susurluk/kutlu/p5.html) de not edelim:
“‘Bütün bu hususların dışında; Grand Türkmen Oteli’nin renovasyonunu gerçekleştiren Mensel JV’nin (Metis, Nurol, Yüksel ortaklığı) Yönetim Kurulu üyelerinden Güven Sazak ile Abdullah Çatlı’nın ortağı olduğu Baysa şirketi kurucularından (Meclis Susurluk Araştırma Komisyonu Raporu’nda, Baysa Şirketinin kurucuları, T. Ticaret Sicili Gazetesi’nin 2.10.1992 tarih, 3127 sayılı nüshasında yayınlanan İstanbul 1. Ticaret Mahkemesi’nin 24.9.1992 tarih, E:1992/3924, K:1992/3674 sayılı kararına göre, Ant Güven Sazak, Ahmet Baydar, Silva Sazak, Mine Baydar ve Alper Baydar olarak görülmektedir) bazılarının soyadlarının aynı olması da ilgi çekici bulunmuştur.
Yüksel A.Ş’nin ortağı olduğu AY-SEL şirketinin, diğer Türki Cumhuriyetleri’nde yatırımlar yaptığı, Eximbank’tan temin edilen listelerde görülmektedir.’

Çatlı’nın Güven Sazak’ın çiftliğine gittiğine, ilgili bölümde temas edilecektir.” (3)
Son olarak bir de Nurol Holding’in “karanlıklar prensi
” ya da “Benador’un prensi” (http://www.beseridurumlar.org/dda2.html) Richard Perle ile beraber mesai yaptığını (http://www.radikal.com.tr/veriler/2001/12/13/haber_23675.php) ekleyelim:

“Ankara ile ABD arasındaki diplomasi trafiği de artıyor. ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın geçen haftaki ziyaretinin ardından Irak’ın ikinci hedef olması için ısrarla bastıran ‘şahin’ Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’in de gelecek hafta Türkiye’ye geleceği öğrenildi. Reagan döneminde Savunma Bakan Yardımcısı olan, Bush’un savunma danışmanı Richard Perle ise FMC Nurol Savunma Sanayi A.Ş (FNSS) yönetim kurulu toplantısı için Ankara’da bulunuyor.” (Radikal gazetesi)

“Amerikan olmayan politikaları savunan kuşak”

– Louis Berger Group, devletin küçültülmesi ve özelleştirme gibi stratejik konularda danışmanlık yapması için tarihteki en koyu devlet aygıtlarından Pinochet cuntasının bir bakanını, şimdi Cato Enstitüsü yöneticisi olan José Piñera’yı 2000 yılında Rusya’ya götürmüştür.
– Müşterileri için özelleştirme araştırmaları yapan Louis Berger Group’un gelir kaynaklarının başında devlet gelmektedir.

– Louis Berger Group, 2002’de Amerikan devletinden aldığı 270 milyon dolarlık Afganistan ihalesinde işin önemli bir bölümünü, “Hortum Tüneli”nin müteahhiti ve gene kendisi gibi devletten (“milli savunma sanayi”) büyük gelir elde eden Nurol Holding’e vermiştir.

– Liberalist Cato’nun dilini referans alacak olursak, “bir geleneksel Amerikan ilkesi” olarak “devletin sınırlı varlığı” ile devletin temel gelir kaynağı olması (“bireysel özgürlük” yolunda direksiyonun bir cunta bakanına verilmesini şimdilik bir tarafa bırakalım) nasıl bağdaşmaktadır? Diğer ilkeler, “serbest piyasa” ve “barış”ın temelleri gerçekten “Amerikan ilkeleri”nden mi kaynaklanmaktadır?

Bu noktada Grover Norquist’i anmamak olmaz. O, “Amerikan ilkesi” demese de, “Amerikan olan” ve “Amerikan olmayan” ayrımı yapmaktadır. Norquist’e göre ABD tarihinin bir döneminde “Amerikan olmayan” politikalar savunmuş bir kuşak olmuştur ve bu kuşağın kalıntıları, şükür ki artık yaş haddinden biner biner mezara gitmektedir. 12 Eylül tarihli El Mundo gazetesinde İspanyolca yayınlanan röportajda Norquist şöyle demektedir (http://www.weeklystandard.com/Content/Public/Articles/000/000/004/695jwmmb.asp):
“Her yıl, İkinci Dünya Savaşı’nda savaşmış ve Büyük Bunalım [Great Depression] yıllarında yaşamış iki milyon kişi ölüyor. Bu kuşak Amerikan tarihinde bir istisna olmuştur, çünkü onlar Amerikan olmayan politikalar savunmuşlardır. Oylarını refah devleti ve zorunlu askerlik hizmeti için kullanmışlardır. Onlar Demokratik Parti’nin tabanıdır. Ve ölüyorlar.” (4)

Norquist’in “Amerikan olmayan politikaları”na ve o politikaları savunan kuşağın yaşadığı yıllara gidersek, bugünün gündemindeki “devletin küçültülmesi”, “özelleştirme” ve bireyin bu yoldan özgür kılınması tezlerine daha farklı açılardan bakabiliriz.

Bugün Norquist’in dağıtılmasını istediği sosyal güvenlik sistemi (http://www.beseridurumlar.org/dda10.html) ABD’de 1935’de kurulmuştur. Norquist’in sözünü ettiği “Amerikan olmayan politikalar” ise, 1935 doğumlu sosyal güvenlik sisteminin bir parçası olduğu “New Deal” politikalarıdır. ABD Başkanı Franklin Delano Roosevelt’in 1933’de “National Industrial Recovery Act”le (NIRA) başlattığı New Deal’e (5) nasıl gelinmiştir?

Sistemin tarihsel çöküşüne acil müdahele: “New Deal”

1929’da tüm ABD’de 1 milyona yakın insan işsizken, sadece iki yıl içinde, Aralık 1931’de işsiz sayısı 10 milyonun üzerine çıkmış, altı ay sonra 13 milyonu bulmuş, Mart 1933’de ise 15 milyona ulaşmıştır. New Deal uygulamalarının başladığı 1933’de ABD’de işsizlik oranı yüzde 24.9’dur.

Tarihe “Büyük Bunalım” (“Great Depression”) olarak geçen ve 1929 yılında Borsa’nın çökmesiyle başlayan ekonomik krizin atlatılabilmesi için Roosevelt tarafından konulan temel hedef şu olmuştur: “Mümkün olabildiğince hızlı istihdam yaratmak.”

NIRA’ya, 1933 tarihli “Agriculture Adjustment Act” (çiftçilerin desteklenmesi), 1934 tarihli “Civil Works Administration” (sadece bu idarenin oluşturulması ile 4 milyon işsiz istihdam edilmiştir), 1935 tarihli “Works Progress Administration” (emek yoğun “hafif projeler”le hemen alım gücü yaratma hedefli), gene 1935 tarihli “Social Security Act” ve 1936 tarihli “Soil Conservation Act” (tarımın desteklenmesi) eşlik etmiştir.
“Congressional Digest”in Temmuz 1938 tarihli sayısında temel nedeni “tüketici gelirlerinin pazardaki malları tüketecek kadar hızlı artmaması” olarak formüle edilen krizden, bu devlet destek politikaları ile bile ancak kısmen çıkılabilmiştir. 1940’a gelindiğinde işsizlik oranı yüzde 15’e çekilebilmiştir.

Amerikan ekonomisini asıl kurtaran ise, CATO’ya göre “geleneksel Amerikan değerleri” arasında yer almayan bir şey, bir dünya savaşı olmuştur. ABD savaşa girdikten sonra bir yıl içinde askeri harcamalar 16.9 milyar dolardan 51.9 milyar dolara, 1943’de ise 81.1 milyar dolara yükselmiş, devletin savaş ekonomisine yatırımları sonucu 1942’de işsizlik bir yıl önceye göre yarı yarıya, 1943’de ise bir kez daha yarı yarıya azalmış ve sonunda ülke için bir sorun olmaktan çıkmıştır.
Bu arada NIRA’nın hemen öncesine bakalım. 6 Nisan 1933’da, dehşet verici işsizliğe bir çare olarak Alabama senatörü Hugo L. Black tarafından önerilen ve haftalık çalışma süresini 30 saate indiren “Black Kanunu”, herkesi şaşırtan bir biçimde Senato’da 53’e 30 oyla kabul edilmiş, herkes tasarının Temsilciler Meclisi’nden de geçip kanunlaşmasını beklerken Roosevelt araya girip bu kanunu NIRA’yla değiş tokuş etmiştir.

Oysa söz konusu yıllar, Kellogg, Standard Oil, Hudson Motors gibi büyük şirketlerin bile kendiliğinden çalışma sürelerini azaltmaya başladığı yıllardır. 1935’de Kellogg, artık beş yılı bulan “30 saat deneyimleri”nin sonuçlarını raporlaştırmıştır. Bu raporda, günde 6 saat mesai ile, aşırı yük birim maliyetinin (“burden unit cost”) yüzde 25, emek birim maliyetinin yüzde 10, kazaların yüzde 41 azaldığı ve aynı süreçte şirkete çalışan sayısının yüzde 39 arttığı belirtilmektedir. Şirket tarafından yayınlanan açıklamada ise şöyle denmektedir:

“Bizim açımızdan bu sadece kuramsal bir şey değildir. Beş yıllık deneyimlerimizle kanıtlanmıştır. Gördük ki, daha kısa iş günü ile çalışanlarımızın verimliliği ve morali o kadar yükseldi ki, kaza ve sigorta oranları o kadar iyileşti ki, birim üretim maliyeti o kadar düşürüldü ki, eskiden sekiz saatlik çalışmaya ödediğimiz ücreti artık altı saatlik çalışmaya ödeyebiliriz.”

Devrimi mi tercih ederdi?

Şimdi düşünebiliriz: “Amerikan olmayan politikalar”a karşı Norquist hangisini tercih ederdi?
Her dört kişiden birinin işsiz olduğu ve kesinlikle iş bulma umudu taşımadığı, geri kalanların ise her an işsiz kalma korkusu yaşadığı, girişimcilerin on biner on biner battığı bir ülkede, 1917 Rusya’sını gölgede bırakacak bir ayaklanma ile, “değişim değeri” denen şeyi hemen lağvettikten sonra “mali kurumlar”ı üretim – tüketim ve dağıtım süreçlerinin dışında bırakarak devam edecek bir devrim iyi bir seçenek olabilir miydi? Banka binalarının toplu konuta dönüştürüldüğü, kimsenin eski anlamını yüklemek istemediği yeşil dolarların artık sadece yakacak olarak -ya da daha da az soylu bir iş için- kullanıld
ığı bir devrim?

Yoksa Norquist, Kellogg örneğinin yaygınlaşmasını ve gelir dağılımının alt sınıflar yararına düzenleneceği, insanların “ücretli köle” olarak daha az çalışmak zorunda olduğu bir Amerika’yı mı tercih ederdi?

Norquist’in sahtekârlığı bu noktada inanılmazdır: Artık her yıl “New Deal kuşağı”ndan ikişer milyon kişinin ölmesiyle tabanını yitidiğini söylediği Demokratik Parti, 1933’de, “ücretli köleler”e iki saat armağan etmeyi sistem açısından fazla radikal bir değişiklik, belki bir “devrim habercisi” olarak görmüş, sistem için patronlardan daha tutucu davranıp Black Kanunu’nu “New Deal”le değiştirmiştir.

Demokratik Parti (1933-53 arası Roosevelt ve Truman yönetimleri), Norquist’in özgür bireyin yaşaması açısından tek atmosfer olarak gördüğü sistemin tarihsel kurtarıcısıdır. Üstelik özgür bireyi New Deal’le kurtarmakla kalmayıp, ölüm makinaları üretip kullanarak, öldürerek daha da kurtaracak, savaş sonrasında ABD’ye kutsal bir miras olarak bir “askeri ekonomi” bırakacaktır.

Bu aşamada sadece birkaç not daha (6) düşelim:

– Norquist için adeta bir tanrı olan başkan Reagan’ın döneminde, New Deal’den beri gelen politikaların yarattığı atmosferde, savunma endüstrisinde çalışanların ve orduda profesyonel olarak görev yapanların sayısı 6.7 milyondur. O dönemde ABD’deki işgücünün çok kritik bir yüzde 5.6’sını bunlar oluşturmaktadır.

– Gene 1980’lerin sonlarında Pentagon projelerinde kontratlı çalışan şirket sayısı 20 bine, bu şirketlerle çalışan diğer şirketlerin sayısı ise 100 bine ulaşmıştır. Reagan – Bush (baba) yönetimleri boyunca ise ABD’de tüketilen malların yüzde 10’unu askeri mallar oluşturmuştur. 80’li yıllar boyunca her yeni 100 dolar sermaye yatırımının 46 doları askeri ekonomiye gitmiştir.

– Ulaştığı boyut itibarıyla Amerikan ordusu ayrı bir ulus olarak hesaplanacak olsa, dünyanın 13. ekonomisi büyüklüğündedir.

Öte yandan,
– 1929’da ABD’de Gayrisafi Milli Hasıla’nın yüzde 12’sini oluşturan devlet harcamalarının payı, 1975’de yüzde 33.2’ye çıkmıştır.

– Gene 1970’lerin ortalarında ABD’deki çalışanların yüzde 19’u kamu sektöründe çalışmaktadır. Devlet ülkenin en büyük işvereni konumundadır
Bugünkü Amerikan bütçe açığı temelinde Amerikan ekonomisini değerlendirenler için de iki ekstra not:

– Birinci büyük savaşın ardından, 1919’da ABD’de bütçe açığı Gayrisafi Milli Hasıla’nın yüzde 27.7’sine, ikinci büyük savaşın bitiminde ise yüzde 39’una ulaşmıştır.

– 1997’de askeri bütçe Pearl Harbor’dan beri en düşük düzeye inmiştir. 234 milyar dolarlık askeri bütçe Gayrisafi Milli Hasıla’nın yüzde 3’üne eşittir. Amerikan askeri bütçesi “teröre karşı savaş”la birlikte yükselişe geçmiştir. 2005 askeri bütçesi 447 milyar dolardır (http://www.washingtonpost.com/ac2/wp-dyn/A43997-2004May20?language=printer) ve artık Soğuk Savaş yıllarının tepe noktasına yaklaşmaktadır. Bütçedeki artışlar, tıpkı 2. Dünya Savaşı yıllarında olduğu gibi büyük bir ekonomik kaynak, büyük bir istihdam zemini oluşturmaktadır.

(1) 2000 nisanındaki ziyarette uzmanlar üst düzey Rus görevlilerle toplantılar yapmış ve bütçe, sosyal güvenlik ve mülkiyet hakları konularına odaklanan yapısal ekonomik reformları kapsayan “Gref Planı” üzerine görüşlerini iletmişlerdi.
(2) Programı Rusya’dan destekleyen kuruluşlardan bazıları şunlar: Center for Economic and Financial Research (http://www.cefir.org/index_eng.html), Center for Macroeconomic Analysis and Short-term Forecasting (http://www.forecast.ru/English/eng_mainframe.asp), Economic Expert Group (http://www.eeg.ru/(e)index.html), Higher School of Economics (http://www.hse.ru/eng), Institute of Economy in Transition (http://www.iet.ru/index.php?&lang=en), Leontieff Center (http://www.leontief.ru/index.html)
(3) Alıntıdaki tek tırnaklar arasındaki bölüm, Türk Eximbank dosyalarını inceleyen Başbakanlık Müfettişi’nin ifadesinden alınmadır.
(4) Bu bölümün İspanyolca orijinalinde aslında “Amerikan olmayan” değil, “Amerikan karşıtı” (anti-American”) ifadesi geçmektedir. Weekly Standard dergisinden Matthew Continetti buna takmış, teyp kayıtlarını incelemiş, Norgquist’in aslında “Amerikan olmayan” (un-American”) ifadesini kulandığını görmüş ve dergiye bu konuda, “hatayı düzelten” bir makale yazmıştır.
(5) Bu yazıda New Deal politikalarına referanslarda ve veriler için kullanılan kaynak: The End of Work, Jeremy Rifkin, Tarcher/Putnam, 1996
(6) Aynı kaynak

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur