Avrupa Birliğine Girmenin Bilançosu “Doğu Avrupa ve Polonya Örnekleri”- Cenk Aygül

Avrupa birliğine giriş görüşmelerinin başlaması için Aralık 2004 tarihine kilitlendiğimiz bir dönemde akademik çalışmalar içinde Türkiye’nin uzun Avrupa macerasını taktik düzeyde ele alma daha çok ön plana çıkıyormuş gibi duruyor. En sofistike ifadesini “Siz bize katılır gibi yapıyorsunuz, biz de sizi kabul eder gibi yapıyoruz” yaklaşımında bulan bu ifade bir çok durumda “ne yaparsak yapalım bizi almazlar söyleminden öteye gitmiyor. Bunun karşısında yer alan “Avrupa Birliği’nin verdiği ev ödevlerini yerine getirelim de almazlarsa günah bizden gitsin” yaklaşımı da bundan daha ileri bir yaklaşım değil. Konunun önemi Türkiye’nin sadece 40 yıllık Avrupa ilişkilerinden de öte, Türkiye kapitalizminin ulaştığı aşamayı dikkatle incelemeyi gerektiriyorken, taktik düzeyde alınan incelemelerin yol açıcı olması mümkün değildir. Kaldı ki, tartışmaların önemli bir kısmının taktik düzeydeki kavramların bile hakkını yeterince verdikleri şüphelidir. Örneğin bu düzeydeki almaşıklar şöyle çoğaltılabilir.

1- Avrupa Birliği Türkiye’yi alacağını söyleyip almaz.
2- Avrupa Birliği Türkiye’yi alacağını söyleyip alır.
3- Avrupa Birliği Türkiye’yi almayacağını söyleyip almaz.
4- Avrupa Birliği Türkiye’yi almayacağını söyleyip alır.

Tartışmalarda ilk üç görüş de yeterince taraftar bulabilmektedir ama nedense dördüncü almaşık ihmal edilmiştir. Oysa bunun daha çok tartışılması gerekir, çünkü bu Avrupa Birliği’nin hem Türkiye’yi almak isteyebileceği, ki bunun çok çeşitli nedenleri arasında, büyük ve genç bir nüfus ve işgücü, hızla büyüyen bir Pazar, petrol bölgesinde aktif rol alabilme yeteneği gibi nedenleri vardır, hem de böyle büyük bir lokmayı mümkün olduğunca elini yakmadan yemeye çalışacağı anlamına gelmektedir. Diğer bir deyişle, ikinci almaşık Türkiye’nin merkez özelliklerini destekleyerek ya da en azından buna karşı tarafsız kalarak Türkiye’yi üyeliğe almak anlamına gelirken, dördüncü almaşık Türkiye’yi bir çevre ülke alarak alma ve de bu arada Türkiye’nin merkezsel özelliklerini mümkün olduğunca törpülemek anlamına gelmektedir.

Bu bağlamda şu anda Avrupa Birliği üyesi olmuş olan Doğu Almanya ve Polonya’nın 1990’lardaki durumundan dersler çıkarmak Türkiye için önemlidir. İki ülkede de Avrupa Birliği’ne girerken kitlelerde varolan çok abartılı beklentiler, zaman içinde aynı derecede şiddetli hayal kırıklıklarına yol açmışlardır. Bir zamanlar Türk solunun başarıyla sloganlaştırdığı gibi “onlar ortak biz Pazar” demek aşamasına gelmeleri çok kısa bir süre almıştır. Türkiye’nin benzer bir sürece girmesi gerekli dersler çıkarılmazsa işten bile değildir. Yazının geri kalanında Avrupa Birliği’nin 1990’lı yıllardan itibaren yakınındaki coğrafyayı nasıl biçimlendirdiği konusu Doğu Almanya ve Polonya özelinde ele alınacaktır.

Avrupa’da Merkez ve Çevre

kapitalizmin tarihi, liberal ideolojinin bu gelişmeyi herkes için faydalı olarak göstermeye yönelik bütün çabalarına karşın, eşitsiz gelişmenin tarihi olmuştur ve bu süreçte sınıfsal ve coğrafi anlamda kazananlar ve kaybedenler (sadece daha az kazananlar değil!) olmuştur. Adam Smith’ten başlayarak liberalizm herkesin kendi çıkarının peşinde bir düzenin sanki bir “görünmez el” tarafından düzenlenen bir biçimde herkes için mümkün olan en iyi sonucu vereceğini, iş bölümünü ve dolayısıyla verimliliği geliştireceğini iddia etmiştir. Bu “iyimser” iddialara karşı liberalizmin hala yanıt veremediği ve sürekli olarak kendini yenileyen¹ iki büyük eleştiri üretilmiştir: Marksizm ve ekonomik milliyetçilik. Marksizm kapitalist gelişmenin sınıflar arasında yarattığı eşitsizlikleri inceler ve liberal “iyimser”liğe karşı kapitalist gelişmenin bazı sınıfların mülksüzleşmesini ve dolayısıyla daha kötü bir konuma düşmeleri sonucunu getirdiğini gösterir. Ekonomik milliyetçilik ise List (ve Alexander Hamilton) tarafından ortaya atılmış ve kapitalizmdeki coğrafi eşitsizliklere dikkat çekerek, serbest ticaretin bütün ülkeleri geliştiremeyeceğini, tam tersine gerekli önlemleri almayan ve kendi sanayilerini desteklemeyen ülkelerin dünya üretimindeki geri kalmış pozisyonlarını yeniden üreteceklerini iddia etmişlerdir. İlginçtir ki, on dokuzuncu yüzyılda İngiltere’nin serbest ticaretle bütün dünyanın sanayilerini her hal ve şartta destekleyen iki ülke (List’in ülkesi Almanya ve Hamilton’un ülkesi Amerika Birleşik Devletleri) bu sefer yirminci yüzyılın en sanayileşmiş devletleri olacaklardır.

Bu yazıda liberalizme alternatif olarak geliştirilen düşünceleri uzunlamasına tartışmak mümkün değil, ancak bağımlılık teorileri ve İmmanuel Wallerstein’in “modern dünya sistemi” kuramından başlayarak günümüzde mekan kuramlarına (örneğin Regülasyon okulunun mekanı en fazla önemseyen kuramcılarından Leborgne and Lipietz 1992, Lipietz 1996) uzanan ve sınıfsal eşitsizliklerin yanı sıra coğrafi eşitsizlikleri de vurgulayan bir kurumsal hattın varlığından bahsedilebilir. Bu bağlamda Avrupa Birliği’nin kurulmasının eşitsiz gelişme açısından ele alınması gereklidir. Kuzey Amerika’dan farklı olarak Avrupa’da “merkez”in oluşumunun görece yeni bir olgu olduğu söylenebilir. Zaten Avrupa Birliği’nin ortaya çıkmasındaki en önemli nedenlerden biri ABD ile rekabet edebilecek güçte üretici bir güce ve üretim ilişkilerine sahip olmaktır. Dolayısıyla Avrupa Birliği’nin oluşumu aynı anda Almanya, İngiltere, Fransa ve İtalya’nın sanayileşmiş bölgelerini kapsayan bir merkezin oluşumu olarak da ele alınabilir(örneğin Jönsson et al, 2000: 152-165).

Merkez ülkeler arasında Almanya diğerlerine göre nüfus ve üretim açısından daha çok öne çıkmaktadır. Bu nedenle, yazının geri kalanında Almanya’nın çevre ülkeler ile ilişkileri incelenecektir. Yazıda ele alınacak çevre ülkeler ile ilişkiler olarak da Doğu Almanya ve Polonya seçilmiştir. Batı Almanya’nın Demokratik Almanya ile birleşmesi sosyalizmin yenilgisinin en dramatik anlarından biri olarak, medyada yeterince yer almış olsa da, bunu “meşum duvarı en sonunda yıkmayı başaran Doğu Alman halkları” karikatüründen daha derinlemesine alan yayınlar görece sınırlıdır. Doğu Almanya’ya sadece Almanya’nın basit bir parçası olarak da bakmak gerekir. Tek fark, bu katılım sırasında, Doğu Almanya’nın kendi ulus devletini dağıtmış olmasıdır. Polonya ise birliğe katılacak Doğu Avrupa ülkelerinin en önemlilerinden biri olması dolayısıyla seçilmiştir.

doğu Almanya
duvarın yıkılışının iyimserliği Batı Almanya’nın uyguladığı çeşitli yapay politikalarla ve kitle psikolojisinin akıllıca manipülasyonuyla Doğu Alman halkında bir süre devam etmiştir. Ne var ki, balayı sürecinin bitiminde, toz duman dağıldıktan sonra görülmüştür ki, yaşanan olay Doğu Almanya ve Halkı için büyük bir felaketten başka bir şey değildir. Doğu Almanlar kısa sürede “kendi ülkelerinde yaşayan yabancılar”(Stevenson and Theobald 2000: 3) konumuna düşürülmüşler, 40 yılda oluşturdukları her şey değersizleşmiş, ve kendileri yaşanan olayın iki Alman devletinin “birleşmesi” olacağını beklerken gerçekte olan Doğu’nun Batı’ya kayıtsız şartsız teslimiyeti olmuştur. Bir zamanlar sosyalist kampın en sanayileşmiş ülkesi olan Doğu Almanya’nın bütün tekstil, deri, konfeksiyon, optik ve elektronik fabrikaları kapatılmış, İnterflug havayolları, Pentakon fotoğraf makineleri, Trabant ve Wartburg araba fabrikaları gibi devasa şirketler dağıtılmıştır. Bu acımasız özelleştirme sonucunda Doğu Almanya san
ayisizleştirilmiş ve kapitalizmle birlikte bütün sorunlarının çözüleceğini sanan kitleler, 1994 itibariyle işçilerin yüzde 77’sinin işlerini kaybettiklerini ümitsizlikle görmüşlerdir.(Flokton 1998:74; Domdey 1998:45).

Bütün Doğu Avrupa sanayi 12.500 işletme haline dönüştürülmüş ve yedi milyon işçi ve dört milyon hektar toprak ile birlikte Treuhandanstalt adlı kayyuma devredilmiştir.(Hall and Ludwig 1993). Bundan sonrası özelleştirme öyküleri içinde ibret verici bir olaydır. Doğu Almanya’nın son sosyalist hükümeti, devletin toplam sermaye stoğunuu 1989’da 15 trilyon mark olarak hesaplarken, Kasım 1989’da kurulan Treuhandanstalt, kuruluş tarihinde bunu sadece 750 milyar mark olarak hesaplamıştır. Bir yıl sonra 1990 yılında hesaplamalar 400 milyar marka düşürülmüş, 1991 yılında ise toplam sermaye stoğunun hiçbir değeri olmadığı açıklanmıştır. Elbette burada da durulmamış, Treuhandanstalt 1994’te faaliyetlerine son verirken bir de 209 milyar marklık bir açık bırakıp gitmiştir(Keithly 1999:187; Smith 1998:114).

Burada verilen mesaj 40 yıllık sosyalizm deneyiminin bir değer biriktirmek bir yana ayrıca da 200 milyar açık bıraktığıdır. Ancak bunun yanı sıra Batı Alman politikası ya da “merkezi” açısından karakteristik olan çok önemli bir nokta daha vardır: Doğu Alman sanayinin hantal olduğu doğru olsa bile, tamamen verimsiz, ve devletin üstünde bir yük olduğu büyük bir yalandır. Doğu Alman sanayi bir gecede, Batı Alman hükümetinin aldığı “basit” bir parasal kararla çökertilmiştir. Batı Alman hükümeti 1 Temmuz 1990 tarihinde nakit Doğu Alman markına 1:1 ve 4000 doların üstündeki banka mevduatına da 1:2 parite vermiştir. Bu kararı alırken de serbest piyasada geçerli olan çok daha düşük pariteye de, diğer durumlarda Almanya’da sözünü dinletmeyi hep başarmış olan Alman Merkez Bankası Bundesbank’ın öğütlerine de aldırış etmemiştir. Bu kararın anlık etkisi. Doğu Alman sanayinin müşterisi olan Doğu Avrupa ülkeleri ve başta da Sovyetler Birliğini’nin, Alman markı ile ticaret yapamaması olmuş, Doğu Alman şirketlerinin borçları bir anda birkaç misline çıkmış, ücretler bir anda şirketlerin ödeyemeyeceği kadar arttığı için de şirketlerin ödeyemeyeceği kadar arttığı için de şirketler parasal kararın alındığı anda müflis durumuna düşmüşlerdir(Offe 1997:152; Keithly 1996; Funk 2000:130; Smith 1998:110). Tabi ki Doğu Alman sanayinin yok edilmesinden işçilerin payına ücret artışı düşeceğini sananlar kısa süre içinde yanıldıklarını anlamışlardır, çünkü çok kısa süre içinde işçilerin dörtte üçü işlerini kaybetmişlerdir, işlerini korumayı başaran şanslı azınlık ise Batı Alman işçilerinden çok daha düşük bir ücretle çalışmaya devam etmek durumunda kalmıştır.

Bu süreçte, sorunların aşılabilmesi için güçlü Batı Alman ekonomisinin Doğu Almanya’ya yardımcı olduğu sıklıkla iddia edilmiştir. Gerçekten de Batı Almanya’dan doğuya, bu ülkede refah devletini krize sürükleyecek kadar büyük parasal transferler yapılmıştır. Birleşmeden sonraki ilk 7 yılda 888 milyar mark Doğuya transfer edilmiş(Flockton et al 2000:10), Alman kamusal borcu bu süre içinde 1 trilyon marktan 2,3 trilyona çıkmıştır(Marsh 2000:74). Ne var ki, bu kadar büyük parasal aktarımların nereye gittiğine bakıldığında, bunun üçte iki ile dörtte üçü arasında bir kısmının, sanayisizleşme sonucunda işlerini kaybeden kişileri ödenen işsizlik sigortaları olduğu görülmektedir(Smith 1998:113). Geri kalan karayolu, demiryolu gibi altyapı yatırımlarına gitmiştir. En ilginci de Doğu Alman sanayini dört yılda bitiren özelleştirme çalışmaları için ödenen 121 milyar marklık bir fatura da Doğu Almanya’ya yapılan transferler arasında sayılmıştır!

Treuhandanstalt’ın yok pahasına özelleştirildiği Doğu Alman sanayinin yüzde 85’i Batı Alman şirketlerinin ve yüzde 10’u yabancıların eline geçerken, sadece yüzde5’inin mülkiyeti Doğu Almanların sahip olduğu şirketlere verilmiştir(Domdey 1998:46). Batı Alman şirketleri bir çok durumda Doğu Almanya’da aynı konuda uzmanlaşan şirketlere, üretim araçlarını yağmalamak ve bir çok durumda da sadece rekabet edebilecek bir şirketi ucuza ele geçirmek için, satın almışlardır. Bu durumda “birleşme” sonucunda kimin kazanan taraf olduğu açıktır. Kaybeden ise coğrafi olarak Doğu Almanya ve sınıfsal olarak da işlerinden olan Doğu Alman işçileridir. Batı Alman işçileri ise kısa dönemde bazı kazanımlar elde etseler de, uzun dönemde paylarına düşen Doğu Almanya’ya yapılan transferler sonucunda Batı Alman refah devletinin uzun dönemli bir krize girmiş olmasıdır. Batı Almanya’daki refah devletinin krizinin ne sonuçlar getireceği ise içinde bulunduğumuz sürecin sonunda belli olacaktır.

Polonya
Polonya’nın Avrupa ve en başta da Alman “merkezi” ile eklemlenmesi Doğu Almanya’dan farklı özellikler göstermektedir. Doğu Almanya acımasız bir özelleştirmeye tabi tutulurken, aynı şey diğer Doğu Avrupa ülkeleri için uygulan(a)mamıştır. Doğu Avrupa ülkelerini, Doğu Almanya gibi bütünüyle sanayisizleştirmek, çok büyük parasal transferler gerektirirdi ve bunu üstlenmeyi göze alabilecek hiçbir ülke olamayacağı gibi, böyle bir durum politik ve geostratejik olarak da kabul edilemez bir durum olurdu. Ama buna rağmen, bu ülkelerdeki ekonomik yıkım hiç de az olmamıştır. Polonya GSMH’sı 1989-1994 dönemende yüzde 9.1 azalmıştır. Aynı dönemde, sınai üretim yüzde 17.2, toplam gelirler yüzde 22, yatırımlar yüzde 5.8 azalmıştır. Bu oranları Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve Slovenya ile karşılaştırdığımızda Polonya’daki yıkımın görece daha az olduğu görülse de, bunun nedeni, Polonya’da ekonomik gerilemenin diğer ülkelerden farklı olarak 1980’lered başlamış ve Polonya’nın politik ve stratejik önemi nedeniyle borçlarının cömertçe silinmiş olmasıdır(Sokol 2001: 653).

1989-1994 döneminde gerçekleşen bir başka önemli değişiklik de Polonya’nın içinde yer aldığı Doğu Avrupa ülkelerinin Doğu Avrupa ülkelerinin ticaretinin tamamen yön değiştirmesi olmuştur. 1989’da bu ülkelerin ticaretinin yüzde 17.1’e düşmüştür. Buna karşılık Avrupa Birliği’nin payı aynı süre içinde yüzde 31.5’tan yüzde 57’ye çıkmıştır(de Boer-Ashworth 2000:157). Avrupa Birliği ülkeleri arasında Doğu Avrupa ülkeleri ile en yakın ilişkiler geliştiren ülke de Almanya olmuştur. Almanya bu dönemde Doğu Avrupa’ya doğrudan yatırımlarda da başı çeken ülke haline gelmiştir. 1991-1993 döneminde Polonya’ya yapılan toplam doğrudan yatırımlar bir milyar dolarken, 1994-1996 döneminde 4.4 milyar dolara, 1997-1999 döneminde 16.1 milyar dolara ve 2000-2002 döneminde 18.5 milyar dolara çıkmıştır(Turnock 2001: 53-4; ayrıca Domanski 2003’e de bakılabilir).

Bu süreç içinde, Avrupa Birliği Doğu Avrupa ülkeleri bölgesel destekleme programlarını uygulamaya koymuştur. PHARE (Polonya-Macaristan-Ekonomik Yeniden Yapılanma Fonu), TACİS (Bağımsız Devletler Topluluğu İçin Teknik Yardım) ve İNTERREG (Uluslar arası Bölgeler İnisiyatifi) programları Avrupa Birliği’nden bölgeye ekonomik kaynak yanında gerekli idari, teknolojik bilgi birikimini de aktarmaktadır. Bunu sağlamak için Avrupa Birliği ülkelerindeki bölgeler ile komşu Doğu Avrupa ülkelerinin bölgelerini kapsayan Euro-bölgeler kurulmuştur. Ne var ki, Polonya özelinde bu Euro-bölgelerin faaliyetleri çeşitli kesimlerden tepkiler de çekmektedir. Avrupa Birliği’ne katılma konusuna aslında çok destek veren Polonyalı akademisyen Grzegorz Gorzelak bile şu gözlemleri yapmaktan kendini alamamaktadır.

“Polonyalı şehirler ve kom
ünlerle Euro-bölgelerin kurulmasında Almanya Polonya’ya kıyasla çok daha fazla isteklidir. Neredeyse bütün inisiyatif ve bütün yatırımlar Alman kaynaklıdır. Çeşitli projelerde iki ülke arasındaki eşitsizlik, Berlin yakınlarındaki “merkezi Odra nehri” Euro-bölgesi örneğinde de görülebileceği gibi çok fazladır. Bir çok durumda bu kurumlardaki Polonya ve Alman ekonomik çıkarları birbiriyle çelişebilmektedirler”(Gorzelak 1996:94).

1992’de Berlin-Brandenburg hükümetince gündeme getirilen Stolpe planı bu tepkiler karşısında gerçekleştirilememiş olsa da Almanya’nın olaya bakışı konusunda öğreticidir. Stolpe planında Alman-Polonya sınırının her iki tarafında 50.000 kilometrekarelik bir bölgenin ekonomik, sosyal gelişmesi sınıraşan bir biçimde ele alınmıştır. Ne var ki, bu “işbirliği” Polonya tarafının görüşü alınmadan hazırlanmış, Polonya’nın hangi bölgelerinin Alman bölgeleri ile eklemleneceğine Alman yetkililer karar vermişlerdir. Ayrıca, bu bölge için hazırlanan haritaların 1937 tarihindeki Alman sınırlarını kapsaması da kuşku uyandırmış ve konu Polonya parlamentosunda şiddetle tartışılmıştır(Kramer 1999:261-2).

Polonya’nın Avrupa Birliği’ne entegrasyonu henüz devam etmekte olan bir süreçtir ve konunun tarihsel hassasiyetlerin ötesinde kapitalist gelişmenin ulaştığı aşamaları vurgulayarak incelenmesi gerekmektedir. Polonya sanayinin günümüzdeki durumuna bakıldığında, yabancı sermaye ve ulusötesi şirketlerin de içinde aktif olarak yer aldığı bir süreç içinde, sosyalist dönemin ağır sanayi yatırımlarının devalüe edilerek, sanayi yapısının inşaat malzemeleri, otomobil montajı, gıda işleme, mobilya ve enformasyon teknolojilerine hapsedildiği görülmektedir(Turnock 2001:852). Sanayinin yapısı küçük ve orta ölçekli firmaların yoğunlukta olduğu, orta teknolojili ve temel tüketim ürünleri üretimine dayanan bir biçime dönüşmektedir(Domanski 2003:102-103). Bu yapıda çok fazla tezahürat edilen otomobil üretimi ve enformasyon teknolojileri ise, ileri teknoloji kullansalar bile, yaratılan katma değer acısından bakıldığında, ikili emek süreçlerine en çok dayanan sektörlerden oldukları görülmektedir. Bir başka deyişle, daha çok katama değer üreten, araştırama geliştirme, tasarım gibi alanalar “merkezde”ki fabrikalarda ve birimlerde gerçekleşirken, montaj ve ucuz emeğe dayanan alanlar Polonya’ya kaydırılmaktadır.

Bu sürece Alman “merkezi” perspektifinden bakılırsa da, Polonya’nın ucuz emeğinden dolayı giderek daha çok üretim biriminin Polonya ve diğer Doğu Avrupa ülkelerine kaydığı gibi bir iddianın doğru olmadığı görülmektedir. Giderek artan Alman ekonomisi için GSMH’nın yüzde 1.2’si düzeyini aşmayan düşük miktarlar söz konusudur(Tüselmann 1999:360). Daha önemlisi, bu yatırımlar Alman sanayini güçsüzleştirecek şekilde değil, ya Polonya pazarında bir Alman hakimiyeti sağlayacak biçimde ya da değer üretiminde Alman sanayinin avantajlarını arttıracak biçimde yapılmaktadır.(ibid,362).

sonuç
bu yazının temel tezi, Avrupa Birliği’ne katılan ülkelerin entegrasyon sürecinde kapitalizmin eşitsiz gelişmesinin aldığı biçimleri incelememin gerekli olduğudur. Entegrasyonu anlamak için hem Avrupa kapitalizminin ulaştığı düzey, hem e katılan ülke kapitalizmlerinin düzeyinin incelenmesi ve bunu yaparken de mekansal süreçlerin önemsenmemesi gerekmektedir. Doğu Almanya ve Polonya örneklerinden de görüldüğü üzere, farklı ekonomik güçteki iki birimin ekonomik birliğinden güçlü ekonomiye sahip birimin daha çok istifade edeceği açıktır.

Bu bağlamda, Avrupa Birliği’nin genişleme sürecinin durağan bir olgu olarak almak yanlıştır. 1981 ve 1986’da birliğe katılan görece fakir, görece sanayisiz Akdeniz ülkeleri ile, 2004’te katılan Doğu Avrupa ülkeleri sadece kendileri çok farklı türde devletler ve ekonomiler olmakla kalmayıp aynı zamanda Avrupa Birliği’ne eklemlenmeleri de farklı olmuştur. Her ülke, içinde bulunduğu kapitalist gelişme düzeyi ve sınıfsal yapısı gibi etmenlere bağlı olarak Avrupa “merkezine” bağlanmıştır. Eğer Türkiye de bu birliğe katılacaksa katılmanın koşulları Türkiye’nin gelişme düzeyinin alacağı biçime göre öncekilerden farklı olacaktır. Türkiye’nin birliğe girişinin önümüzdeki 10-15 yıl içinde olacağı sıklıkla telaffuz edilmektedir. Bu tarihte, Türkiye’nin ulaşması beklenen düzeyin birliğe 80’li yıllarda giren Akdeniz ülkelerinden de farklı olması beklenir. Bu durumda giriş tarihindeki konum, Avrupa “merkezi” ile eklemlenmeyi ve hatta eklemlenme olup olmayacağını belirleyecektir.

dipnot
1- Marksizmin kendene yenilemesine örnek vermek bu yazının sınırlarını çok zorlayacağı için ekonomik milliyetçilik denince akla gelen temel evreleri vermekle yetineyim: merkantilizm, etatizm, korumacılık, Alman Tarihsel Okulu, Yeni Korumacılık(Gilpin 1987:31).

  • Sendika.org’da Avrupa Birliği Tartışmaları

  • Sendika.Org'u destekle

    Okurlarından başka destekçisi yoktur