Dönülmez haftanın ufkunda-Metin Özuğurlu

Nefesleri tutarak umut ya da korkuyla bekleyeceğimiz bir haftaya girmiyoruz, saksıyı çalıştırmamız gereken bir süreci yaşıyoruz. Oysa ortalık, “17 Aralık’ta dananın kuyruğu kopacak, kıllı kuyruğu acep kim yutacak?” hesabı yapanlardan geçilmiyor (Bkz. Hadi Uluengin) . Biz somut durumun somut analizini yapalım, yeter.

Somutluk, sonsuz çeşitlilikte olgu yığınını içinde barındırdığı için, bu çeşitliliği indirgeyebilecek ortak özelliklerin tespiti de kaçınılmaz oluyor. Son aylarda yoğunlaşan AB-Türkiye tartışmalarında Avrupalı siyaset ve düşün insanlarının meseleyi neye indirgediğine bakarsak, karşımıza, üreme, kandaşlık ve iman etme dışında pek bir şey çıkmıyor. O koca koca isimler için, varsa yoksa biyolojik yeniden üretim (nüfus), din, mezhep, etni.. Emperyalist emellere meze olan 19. yüzyıl antropolojisinin dili adeta yeniden hortluyor. Öyle ki, bizdeki AB yandaşlarının bile sıtkı sıyrılmış durumda: ‘AB deyince evrensel insanlık değerlerinin kristalize olduğu bir siyasi mekanı düşlüyorduk, nereden çıktı şimdi bunlar’ diye söylenenlerin sayısı artıyor (Bkz. Murat Belge).

GÜÇ KİMDE; KİLİSE Mİ SERMAYE Mİ?

Dinin imanın para olduğu bir dönemde, sınıfsal çözümlemenin toptan rafa kaldırılmış olması size de garip gelmiyor mu? Sanırsınız ki, AB oluşumu içinde en örgütlü ve belirleyici güç, sermaye sınıfı değil de kilise. Uçkurumuza kadar metalaştığımız için, bir toplumsal ilişki olarak sermayeyi varoluşumuzun doğal ve verili ortamı gibi görüyoruz. Yani, görmüyoruz.

17 Aralık’ta, iki egemen AB projesinden biri diğerine hamle üstünlüğü sağlayacak. Soru da şu: AB, ulusal devletler federasyonu mu olacak, yoksa ulus-üstü ölçekteki düzenleyici bir aygıt mı? Bu iki projenin yarışı, AB içindeki toplumsal işbölümünün (merkez-çevre oluşumunun) siyasi niteliği ile ilgilidir. Daha temeldeki soru da şudur: Merkez-çevre kutuplaşması devletler temelinde görece sabit bir nitelik mi, yoksa iktisadi bölgeler temelinde akışkan bir nitelik mi taşıyacak? Türkiye için sözü edilen ayrıcalıklı statünün resmiyet kazanması, devlet temelli kutuplaşma ve devletler federasyonu projesine güç katacakken, özel statüye bir ad konmaması halinde, akışkan kutuplaşma ve düzenleyici aygıt projesi hamle üstünlüğünü sürdürecektir. Brüksel bürokrasisi ile AB menşeli çokuluslu sermayenin ikinci projeye asıldığı, Türkiye egemenlerinin de bu projenin ipine sıkı sıkıya sarıldığı biliniyor.

SENDİKAMA DOKUNMA

Şimdi; üyesi bulunduğum Eğitim-Sen’in yöneticileri, haklı olarak, kapatma davası, coplar ve biber gazlarıyla bu analizin alakasını sorabilirler. “Beni almazsan, kendi halkıma kan kusturmayı sürdürürüm” mesajını AB’ye iletmek isteyenlerin şark kurnazlığı olasılığını bir kenara bırakıp şunu söyleyebilirim. Eğitim-Sen, sadece anadilde eğitim hakkını savunmuyor; aksine, bir sınıf örgütü olarak kimlik sorunlarını çözme iddiasını sürdürüyor ve bu özelliği ile sermayenin toplumsalı parçalama stratejisine taş koyuyor. Tüzüğü değiştir baskısı, Eğitim-Sen’in sınıf örgütü olma özelliğini tahribe yöneliktir. Azınlık raporunu yırttırarak Kamu-Sen’i getirdikleri yere, tersinden Eğitim-Sen’i de getirmek istiyorlar. Sendikam, eminim ki, deneyimi ve direnci ile bu kuşatmayı yaracaktır.

Kaynak: 13 Aralık 2004, Birgün

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur