“AB’ye Üye Olma Söylemi İki Taraflı Bir İkiyüzlülüktür” Fikret Başkaya İle Röportaj

YÖN: Türkiye orta vadede, yani, yaklaşık 5-10 yıllık bir adaylık sürecinden sonra tam üyeliğe kabul edilebileceği yaklaşımı gerçekçi midir?

F.Başkaya: Aslında bu sorunuzun cevabı yukardaki açıklamada içeriliyor diyebiliriz. İleri sürüldüğü gibi adaylıktan üyeliğe geçişin 5-10 yılda gerçekleşebilmesi için yukardaki genel yaklaşımlardan veya iki taraflı ikiyüzlülükten her iki tarafın da uzaklaşmış olması gerekir. Bu, bana öyle beş-on yılda olası görünmüyor. Hedef ufukta bir çizgi gibi hep uzaklara kaymaya devam edecektir. Tam üyelik için Batılılar, Türkiye’nin ‘insan haklarını, demokrasi perfomansını’ bahane edecek, TC’nin “asıl devlet partisi” de içişlerimize karışılıyor… “biz bağımsız bir devletiz”…,”ulusal onur”, vb. gibi safsatalarla, sözde gerekçeler, bahaneler bulup eskiden beri yaptıklarına devam edeceklerdir… Dolayısıyla, yakın bir gelecekte tam üyelik olası görünmüyor. TC’yi asıl devlet partisi yönetmeye devam ettikçe daha çok 5-10 yıllar geçecektir…

YÖN:Türkiye’nin Polonya, Litvanya vb. aday ülkelerle birlikte AB tam üyeliğinin gerçekleşmesi durumunda, AB yapısal bir değişim zorunluluğu ile karşı karşıya kalacak mıdır? Bu genişleme stratejisi sonucunda AB bugüne kadarki nisbeten homojen yapısını koruyabilecek midir? Yoksa farklı standart ve hukuklara sahip iki çemberli bir AB mi ufukta görünmektedir?

F.Başkaya: Polonya, Litvanya muhtemelen Türkiye ve diğerlerinin katılması durumundaysa tabii ikili bir Birlik yapısının ortaya çıkması işin doğası gereğidir, zira, kapitalizm hiyerarşik bir sistemdir. Hiyerarşinin alt kesimlerinde yer alanlardan yukardakilere doğru bir kaynak transferi söz konusudur. Eğer öyle birşey gerçekleşirse, bugünkü durumdan özde farklı birşey olamaz. Pis ve zor işler, ikinci sınıf artı değer üretim alanları ikinci sınıf statüdeki ülkelere yüklenir. Zaten bu, sistemin özünde mündemiç olan birşeydir ve bazıları AB’ye katılınca da kaldığı yerden devam eder. Bu durumda sizin de belirttiğiniz gibi, ekonomik, siyasal, hukuk, vb. da ikili bir görüntü alacak demektir: Aşağıdakiler ve yukardakiler.

YÖN: Emekçiler bu süreçten nasıl etkilenecektir? AB üyeliğiyle Türkiye emekçilerinin yaşam standartlarının önemli ölçüde yükseleceği beklentisi gerçekçi midir?

F.Başkaya: İşçilerin, daha genel olarak da emekçi sınıfların AB üyeliğinden ne kazanacağını anlamak için, Gümrük Birliği tartışmalarında neler söylendiğine ve aradan geçen sürede söylemle realite arasında nasıl bir uyumsuzluğun ortaya çıktığına bakmak yeter. Söz konusu olan emperyalist Avrupa’dır, dünya’nın geri kalanını beşyüz yıldır, sömüren, yağmalayan, talan eden Avrupadır. Türkiye AB’ye dahil olunca emperyalist mi olacak? Yoksa emperyalizmin maşası mı? Emperyalist olmanın koşulları var ve Türkiye emperyalizmin sömürüp-biçimlendirdiği-biçimsizleştirdiği bir ülkedir. Kaldı ki söz konusu olan, eğer, kapitalist sistemse, sömürenlerle sömürülenlerden oluşan yapılar esastır. Avrupa’nın Batısında (AB) işssiz sayısı 20 milyon civarında ve bu sayı her geçen gün artıyor, gelir dağılımı her geçen gün daha da bozuluyor, sosyal korumadan yoksun insan sayısı da öyle… Ama Avrupa’nın tamamında 50 milyon işşiz var. Eğer Türkiye Avrupa Birliğine girerse bundan kimi dar kesimler elbette çıkar sağlıyacaktır ama bu emekçi çoğunluğun aleyhine sağlanacaktır. Bir kere girmek istediğiniz yerin ne olduğu hakkında bilinç açıklığına sahibolmak gerekir. Eğer öyleyse tüm dünya ülkelerini AB’ye sokun ve sorunlar çözülsün! Kaldı ki AB’ye katılma fikri bu ülkenin emekçi çoğunluğunun bir talebi de değildir. Onu aldatıp-oyalayan asıl devlet partisinin ve çevresinin bir manipülasyonudur.

YÖN: Bazı liberal sol siyasal ve sendikal örgüt yönetimleri, Türkiye’nin AB ile bütünleşmesini, dünyadaki “globalleşme” sürecinin kaçınılmaz bir sonucu olarak algıladılar. Aynı çevreler, Türkiye’nin AB adaylığına kabul edilmesini uluslararası bağımlılık ilişkilerini derinleştirmesi nedeniyle eleştiren bakış açılarını, gerçeklerden uzak, etkisiz kalmaya mahkum yaklaşımlar olarak kabul etmekteler. Bu çevreler, bu sürecin ana politikasının “Emeğin Avrupasını Yaratmak” olması gerektiğini vurgulamakta lar. Sizce ABD ve AB tarafından Türkiye’ye yüklenen misyon gözönünde tutulduğunda, “Emeğin Avrupası’nı Yaratma” politikası adı altında öne sürülen bu düşünceler etkili bir emek muhalefeti yaratma şansına sahip mi? Yoksa bu düşünceler esas olarak sol muhalefeti ve emek örgütlerini AB ile bütünleşmeye uyumlulaştırma işlevi mi görmekte?

F.Başkaya: Kaçınılmazlık. zorunluluk, ‘nesnel gerçeklik’, gibi kavramlar bizim gibi dünyayı değiştirme kaygısına sahip insanların sözlüğünde olan kavramlar değildir. Küreselleşme sürecinin karşı konulmaz bir süreç olduğu neo-liberal ideologların, burjuva politikacılarının ve akıl hocalarının bir yakıştırmasıdır. Kaldı ki, globalleşme denilen olgu yeni ve ‘orijinal’ birşey de değildir. Esasan globalleşme veya Türkçe’de küreselleşme denilen şey, kapitalizmin özünde içerilmiş bir temel eğilimdir. Üstelik son dönemin küreselleşmesi esas itibariyle bir finansal küreselleşmedir ve dünya ölçeğinde talebin sürekli daraldığı koşullarda “verimli” bir tarzda yatırılamayan devasa sermaye fazlasının kolay ve çabuk değerlenme alanları ve araçları aramasıyla ilgilidir. Bu dünyada zorunluluk diye birşeyin varlığını kabul etmek demek, insanın bilinçli eylemiyle olayların seyrini etkileme yeteneğinden yoksun olduğunu kabullenmek demektir ki, marksist sol tam bunun karşıtını kanıtlamak üzere tarih sahnesine çıkmış bulunuyor. Aslında gerçekçilik demek gericilik demektir. İnsan tarihini yapamaz demektir. Oysa bu dünya da hiçbirşey tesadüfen, zorunlu yasaların bir sonucu olarak ortaya çıkmıyor. Sorun, sürece müdahale etme yetenek ve basiretine sahip olup-olmamakla ilgilidir. Bu gün Avrupa’nın kaderini sayıları 100’ü geçmeyen büyük tekeller (Çokuluslu şirketler) belirliyor. Bu bir zorunluluk mudur?

Sol siyasal mücadelenin başarısı, radikal olmaya ve tam bir bilinç açıklığına sahip olmayı gerektiriyor. Biz bu anlamda “gerçekçilik”, “zorunluluk”, “kaçınılmazlık”, vb gibi postmodern safsatalara pabuç bırakacak değiliz. İnsan tarihini yapar … Eğer öyleyse birkaç yüz veya birkaç bin kişinin Avrupa’sını milyonların Avrupa’sına dönüştürmek neden mümkün olmasın. Emperyalist akıl hocalarının hezayanlarını, kuruntularını biz neden önemseyelim. Önümüzdeki yılllarda emek hareketi yeniden yükselecektir ve AB’ye asıl biçim verecek olan da o olmalıdır. Ya da insanlığın hiçbir geleceği olamaz…. İnsanlık böyle birşeye razı olabilir mi?

YÖN: AB üyeliği, Türkiye’nin demokratik normlarını ve insan hakları karnesini yükseltmeye muktedir midir? Bu açıdan, kimi sol çevrelerce de desteklenen olumlu beklentileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

F.Başkaya: AB ülkelerindeki rejimin demokrasiyle ne ilgisi var. AB ülkelerinde geçerli temsili sistemler demokrasiyi kurmak için değil, demokrasinin önünü kesmek için oluşturulmuş rejimlerdir. Ekonomik alanın yönetimi dar bir kapitalist sınıfın tekelinde kalmaya devam ettikçe, siyasal alandaki oyun en iyi koşullarda bir sirk oyunu olabilir…Nitekim öyledir de… Kaldı ki, başta AB ülkeleri olmak üzere, emperyalist ülkelerde bir temsili demokrasi oyununun oynanabilmesiyle, dünyanın geri kalanında o kadarının
bile mümkün olmaması arasındaki ilişki ekseri gözden kaçıyor. Dünya atlasını önünüze koyup bir bakın, Batı demokrasisi denilen sadece 20 kadar ülkede geçerlidir… Neden aynı şey 160 kadar ülkede mümkün olmuyor?

Emperyalist hiyerarşiyi dikkate almayanların diğerlerinin de Batı gibi olabileceği yanılsamasına kapılması bizim için şaşırtıcı değildir. Hiyerarşinin tepesinde yer alanların “manevera alanı” daha genişse, bu hiyerarşinin aşağı kesimlerinde aynı manevra alanının dar olmasını gerektirmesinden, onu koşullandırmasındandır… Onun için Türkiye ve benzer durumdaki ülkeler Batı gibi olamazlar. Öyleyse öncelikle Batı’nın ayrıcalıklı konumuna son vermek gerekir. Emperyalistlerin hiç bir zaman özgürlük ve demokrasi diye bir sorunları olmamıştır ve olamaz da. Onların çıkarı, özgürlüklerin ve demokrasinin gerçekleşmesinde değil, önünün kesilmesinde, boğulmasındadır. Türkiye AB’ye katılarak insan haklarını, demokrasiyi iyileştiremez ama, Avrupayı zorlayarak hem kendini hem de onu dönüştürebilir. Unutulmaması gereken husus, asıl demokrasiye ve insan haklarına ihtiyacı olanların, onlardan mahrum olanlar olduğudur… Bazı sol çevrelerin bu tür yanılsamalara kapılmasının nedeni bu kesimlerin gericiliği gerçekçilik saymalarıyla ilgilidir….

YÖN: Özellikle İmralı süreci sonrasında Kürt muhalefetinin politikalarını tümüyle AB eksenli “azınlık haklarının tanınması” çerçevesinde oturtmasını nasıl yorumluyorsunuz?

F.Başkaya: İmralı süreciyle Kürt hareketi bünüyle AB’nin YDD yörüngesine oturdu. ABD Türkiye’den beklentileri karşılığında Kürt sorununu bütünüyle kompradorlaşmış TC yönetimine bıraktı. Aslında insanın bazen ‘tarih tekerrrür ediyor’ diyesi geliyor… Kürtlerin bu güne kadar başına ne geldiyse, kendilerine değil dışarıya güvenmelerinden, bel bağlamalarından geldi. Kürt hareketini yönetenlerin basiretsizliği hep belirleyici oldu. Fakat, son durum biraz farklı. Bu sefer hareket bizzat liderinin eliyle tasfiye edildi… şimdilerde bu tasfiyenin ve teslimiyetin teorisini yapmakla meşguller… İşte demokratik cumhuriyet safsatası bu çabaların başında geliyor. Kendinizi de çevrenizi de kandırabilirsiniz ama bunu ancak sınırlı bir süre için yapabilirsiniz ve her seferinde kendini aldatmanın bedelini de ödemek kaydıyla. Avrupa’dan, Amerika’dan çözüm beklemekten daha büyük aymazlık olabilir mi? Dünya’da egemenlerin ezilenlere hayır duası okuduğu görülmüş birşey midir? TC Kürt sorunu diye birşeyi hala kabul etmiyor. Emperyalistlerin de Kürtlerin kaderiyle ilgilerini başka kriterler belirliyor. Aslında AB eksenli retorik “bireysel haklar”a dayalı. Ama, bireyin hakkı denilenin içi boş kalmak kaydıyla. Oysa ortadaki ve çözüm bekleyen sorun UKKTH ile ilgili bir sorundur.

Yön Dergisi sayı 11 mayıs 2000
AB Dosyası

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur