“AB Üyeliği Tartışmasının Türkiye Solunun Gündeminden Çıkmasını Yeğliyorum” – Korkut Boratav ile Söyleşi

YÖN: Geçtiğimiz aylarda Türkiye’nin AB’ye tam üyelik adaylığının kabul edilmesinin ardındaki nedenler nelerdir?

K. Boratav: Türkiye’nin AB’ye tam üyelik adaylığının kabul edilmesini değerlendirirken birkaç hususu dikkate almak gerekir. İlk olarak, Türkiye, diğer adayların aksine AB ile gümrük birliğine (GB’ne) girmiştir ve tam üyeliğin getireceği ekonomik avantajlardan hemen hiçbirinden yararlanmadan, üyelik gerçekleştiğinde söz konusu olacak maliyetlerin hemen tümünü peşinen kabul etmiştir.

YÖN: Nedir bu maliyetler?

K. Boratav: Bu maliyetler şöyle sıralanabilir:

(a) AB kökenli tüm sınai ithalat gümrüksüz rejime geçmistir; Türkiye’nin AB’ye sınai ihracatı ise, esasen (tekstil hariç) sıfır gümrüklü idi.

(b) Türkiye üçüncü ülkelere karşı AB’nin ortak gümrük tarifesini kabullenmiş, böylece örneğin ABD, Japonya ve Hindistan kökenli ithalata karşı uygulanan gümrükler tek yönlü olarak (yani bu ülkeler karşılığında hiçbir şey vermeden) AB ortalamalarına indirilmiştir.

(c) Türkiye karar alma süreci dışında tutulmasına rağmen, AB’nin ticaret politikalarındaki değişikliklere uymayı kabul etmiştir. GB’nin getirdiği tek ekonomik yarar, tekstilde AB’nin korumacı rejiminin Türkiye’ye karşı kaldırılmasıdır. Ne var ki, bu da kısa vadelidir ve tekstil sektöründe korumacılığın 2004’te tamamen tasfiyesi GATT anlaşması gereğidir. Türkiye’nin AB’yi izleyerek üçüncü ülkelere tekstil kotaları uygulaması ise, DTÖ’nce haksız bulunmuştur. Bizim için hayati önem taşıyan tarım ürünleri GB’nin dışında tutulmuş; tam üyeliğin getireceği serbest emek dolaşımı, bölgesel yardımlar, Ortak Tarım Politikasının yararları ve siyasi katılım ise, doğal olarak GB’nin dışında tutulmuştur.

YÖN: Peki hocam yaptığınız bu saptama şu soruyu akla getiriyor: GB, tam üyeliğin içereceği ödünlerin hemen tümünü içerip, avantajları dışladığına göre, bu olumsuz etkiler Türkiye ekonomisi üzerinde niçin gözlenmedi?

K. Boratav: Bir kere, 20. Yüzyılın sonlarında Avrupa ile kurulan GB’nin etkilerinin, 1838 tarihli (yani bir buçuk yüzyıl öncesinin) ticaret anlaşmasının Osmanlı ekonomisi üzerindeki etkileri gibi sarsıcı olacağını düşünmemek gerekir. Belli bir sanayileşme eşiği aşıldıktan sonra düşük ücretli ekonomiler, verim farklarının ücret farklarından daha az olduğu sektörlerde Batıya karşı rekabet gücünü sürdürebiliyorlar. Batı ve AB’nin üçüncü dünyaya karşı uyguladığı yeni korumacılığın nedeni budur. İkincisi, sanayi sektörüne dönük dolaysız yabancı sermaye yatırımları, 19. yüzyılla karşılaştırılmayacak boyutlarda artmıştır. Böylece ulusal (yerli) sermaye çökse bile, metropol sermayesi aynı ülkede onun boşluğunu doldurabilmektedir. Üçüncüsü ise, Türkiye ekonomisi GB’ne bir ekonomik krizin dip noktasında iken ve yüksek boyutlu bir devalüasyondan sonra girdi. Bu nedenle AB ile gerçekleşen ticaret açıklarına rağmen Batı kökenli sınai rekabetin etkisini tam farketmedi. Bu etkiler içinde yaşadığımız dönemde daha fazla hissedilecektir.

YÖN: Söz ettikleriniz ışığında, Türkiye’nin tam üyeliğinin, sözedildiği gibi orta vadede, 5-10 yıllık bir süreçte gerçekleşme ihtimalini nasıl değerlendiriyorsunuz?

K. Boratav: Bu durumda tam üyelik gerçekleşecek olursa, dar ekonomik anlamda Türkiye, tarım ürünlerinde AB ile serbest ticarete ve AB-içi koruma ve desteğe kavuşacak; yardım fonlarından yararlanacak ve emeğin serbest dolaşımı gerçekleşecek; yani yeni herhangi bir maliyet üstlenmeden sadece kazançlı çıkacaktır. AB’nin ekonomik ve sosyal kurumlarına uyum sürecinin getirebileceği güçlükler ise, bugünlerde IMF ve AB’nin Türkiye’ye zorladığı sözde “yapısal reformlar”ın yanında çok hafif kalmaktadır.

Ve işte bu nedenlerden ötürü, Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği -dünya koşullarında çok ciddi dönüşümler gerçekleşmezse- önümüzdeki çeyrek yüzyıl içinde söz konusu değildir. Bütün belirtiler bu yöndedir. AB sermayesi Türkiye’den alabileceği tüm ödünleri almıştır. Bundan sonrası “verme” dönemidir ve o adımı atması için bir neden yoktur. En önemli engelleyici etken emeğin serbest dolaşımıdır. İşgücü piyasalarında herhangi bir daralma oluşsa bile, bu Doğu Avrupa ekonomilerinden sağlanabilecektir. Dolayısıyla “adaylık konumu”nun kabulünün, Türkiye’yi tam üyeliğe yaklaştırdığı algılaması yanlıştır.

YÖN: O halde, tam üyeliğe adaylık başvurusu niçin kabul edildi, ABD tarafından da niçin desteklendi?

K. Boratav: Bunun yanıtı, bence, siyasette aranmalıdır. AB ve ABD’nin egemen çevreleri, Türkiye’de kamuoyunun Batıya karşı çok tehlikeli bir kollektif paranoyaya kolayca kayabileceğini; bu tür bir kaymanın uluslararası siyaset üzerinde ciddi yansımaları olabileceğini ve Orta Doğu, Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya gibi stratejik bölgelerin istikrarı bakımından bu tür bir donüşümden kaçınılması gerektiğini biliyorlar. Buna ek olarak da biliyorlar ki , Türkiye’yi yönetenler, “adaylığa kabul” jestini, ciddi bir “adaylığa geçiş” adımı olarak göreceklerdir; görmeseler bile kamuoylarına böyle aktaracaklardır. Yani, Türkiye’de siyasete ve ekonomiye egemen olan çevrelerin azgelişmiş karakteri üzerinde doğru teşhis yapmış durumdadırlar.

YÖN: Peki sizce AB ve ABD tarafından Türkiye’ye bugün yüklenen misyon, sözettiğiniz tarihsel verilerle birlikte gözönünde tutulduğunda, “Emeğin Avrupasını yaratma” adı altında kimi sol çevrelerce öne sürelen düşünceler etkili bir emek muhalefetinin politik hattı olabilir mi? Yoksa bu düşünceler esas olarak sol muhalefeti ve emek örgütlerini AB ile bütünleşmeye uyumlulaştırma politikaları işlevi mi görmektedir? AB konusunda ülkemiz solu nasıl bir politika izlemeledir?

K. Boratav: Az önce yukarıda da saydığım gerekçelerle, ben AB üyeliği tartışmasının Türkiye solunun gündeminden çıkmasını yeğliyorum. Bu yapay bir konudur. Ara aşamalarda olumsuz gelişmeler gerçekleştikçe yukarıda sözünü ettiğim (ve daima sola darbeler vuran) o kollektif histeri canlanacaktır. Bu yapay gündem solu fikri tembelliğe sürüklemektedir. Pekçok sorunumuzun çozümünü dış dünyaya havale etmektedir. AB’nin egemen çevrelerinin demokratik edinimlerine güvenenler hatırlasınlar ki Yugoslavya’nın parçalanmasına yol açan kanlı ve acı süreci AB başlatmıştır. Yeltsin’in Sovyet anayasasını ihlal ederek SSCB’ne son veren, daha sonra kendi parlamentosunu da silah zoruyla dağıtan iki darbesini AB aktif biçimde desteklemiştir. Almanya’nın birleşmesinden sonra Doğu Almanya intelligentsiası üzerinde uygulanan insafsız tasfiye hareketini AB’nin fiili lideri Federal Almanya gerçekleştirmiştir. Şüphesiz Türkiye solunun Avrupa’da dostları vardır; daima da olacaktır ve bu tür dayanışma odakları, ABD’nden çok Avrupa’da aranmalıdır. Ancak bunların AB’ye üyelikle özdeş tutulması, devletlerle ve sermaye sınıfları ile kurulan bağların belirleyici olması demek olur ve yarar değil, zarar getirir. Türkiye halkı ve Türkiye solu kendi sorunlarını son tahlilde ülke içinde çözmek zorundadır. Oradaki başarısızlıklardan, kısırlıklardan, sorunlarımızı AB’ye havale ederek kurtulamayız.

* Yön Dergisi sayı 11 mayıs 2000
AB Dosyası

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur