Polemiğin İğvasında Netameli Bir Konuda Tartışmak: AB ve Biz-Yüksel Akkaya

Aziz Çelik, yazdığımız bir yazıya yanıt vermiş ve başlangıç cümlesi olarak da “Yüksel Akkaya, “Yetiş Ya Avrupa Birliği” yazısında , Birikim’in 184-185. sayısında yayınlanan “AB Sürecinin En Uyumsuz Alanı: Sosyal Haklar” başlıklı yazımı “Yetiş Ya Avrupa Birliği yazınına son katkı””, “mistik”, “bilim açısından olduğu kadar siyasal açıdan da sorunlu” , “AB’ye bel bağlayan” ve “kapitalizmin yasalarının işleyiş kurallarından bihaber” bir yazı olarak nitelemekte” demiştir. Yazısını da “AB sosyal politikası netameli bir alandır ve bu nedenle serinkanlı bir tartışmayı; polemiğin iğvasından uzak bir tartışmayı gerektiriyor” diye bitirmiştir.

Ben Türkçe’yi çok iyi bilmediğim için sık sık sözlüklere başvurma ihtiyacı duyarım. Bu nedenle üç “terim”in karşılığını sözlüklerde arama ihtiyacı duydum. İlki “polemik”. TDK’nın 12 Eylül’de yasaklanmış sözlüğü bu terimi şöyle tanımlıyor:”Siyasal, bilimsel, yazınsal konularda sert tartışma”. Sözlükteki tarife göre Aziz Çelik ile AB ve onun sosyal politika ile ilgili düzenlemeleri konusunda böyle bir tartışmanın, polemiğin yapılmasında hiçbir sakınca görmüyorum, “sert” de olsa! Aziz Çelik bu tartışmayı, sözlük tanımı itibariyle “siyasal”, “bilimsel”, “yazınsal” (kendi ifadesi ile edebi) olarak nasıl kabul ediyorsa öyle sürdürmek isterim. Bu nedenle bu “polemik”ten, sözlük anlamı ile hiçbir rahatsızlık duymam, kendisinin de duymaması gerekir. İkinci terim olan “iğva”nın karşılığı ne TDK sözlüğünde, ne de benim elimin altındaki M. N. Özsan’ın “Osmanlıca Türkçe Sözlük”ünde yok. Ama, “igva” diye bir terim var, onun da Osmanlıca-Türkçe Sözlükte karşılığı “yolu şaşırtma, baştan çıkarma, azdırma”. Dinsel metinlerde de daha çok şeytanın “baştan çıkarması” ile ilgili. Bu tanımı ile de bu terimden bir rahatsızlığım yok, tersine, bilim dünyasında bu “igva”lara ihtiyaç olduğunu düşünüyorum (Yoksa, Kopernik nasıl ortaya çıkardı ve güneşin değil dünyanın güneş etrafında döndüğünü nasıl iddia edebilirdi?!) Üçüncü terim olan “netameli”lik meselesine gelince, TDK’nın sözlüğüne göre netamelinin karşılığı “gizli bir tehlikesi olduğu sanılan, tekin olmayan; başına sık sık kaza gelen”dir. Buna ise itirazım var. AB meselesi hiç de böyle bir netameli konu değildir! Dolayısıyla, polemike, igvaya evet, netameliliğe hayır. Zira ne bilim, ne siyaset, ne de edebi olan şeyde “netameli” mesele olmaz, olmamalı.

Kavramları, terimleri önemsediğim için siyaseten, “ilim-irfan” açısından sıfatları da önemsierim. Böyle olduğu için de Aziz Çelik’in “Kuşkusuz bu kadar çok sıfata yanıt vermek zor. Üstelik böylesi bir üslubun sağlıklı bir tartışma yaratacağına inanmıyorum. Hatta bu üslubun insanların birbirini anlamasını zorlaştıran bir atmosfer yarattığını, bir ak-kara ikilemine yol açtığını düşünüyorum” diye ifade ettiği şeye de katılmam. “Mandacılık”, “protektoracılık” gibi terimler bilimin, siyasetin pek sık kullandığı terimlerdir. “Aymazlık” ise hemfikir olmayan insanların siyaseten birbirlerine yönelik “sert” uyarılarının bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Bu nedenle bu sıfatlandırmadan da hiçbir rahatsızlığım yoktur. Zira, ne Birikim dergisi, ne de www.sendika.org “ortamı” siyaset dışı değildir, tersine her ikisinin de siyasal yanı vardır ve bunu da açıkça ifade ederler. Öyle olduğu için de Birikim ve www.sendika.org’da yayınlanan yazılar siyasetin gerektirdiği kavramları kullanmaya açıktır. Zira her iki yayın organı “akademik” dünyanın sınırlılıklarını taşımaz, tersine, tartışmayı “küfür” düzeyine taşımadıkça anlamlı ve önemli bulur, bulmalıdır da.

Bilimsellik meselesine gelince, Aziz Çelik şöyle diyor: “Ancak bilimsellik konusunda birkaç noktaya değinmek istiyorum . Birikim’deki yazım AB sosyal politikası konusunda yaptığım bir araştırmanın, bu alanda uzman bilim insanlarından oluşan bir kurul önünde savunulmuş ve başarılı bulunmuş bir tezin ilgili bölümü üzerine kuruludur. Bilimsellik, bir çalışmanın savunduğu görüşlerle değil, bu görüşlerin savunulmasının bilimsel ölçütlere göre yapılıp yapılmadığına göre ölçülebilir. Söz konusu yazımda hiçbir görüş ve değerlendirme bilimsel ölçütler dışında (salt değer yargılarıyla) ele alınmamış ve nitelenmemiştir. Yüksel Akkaya’nın AB sosyal politikası konusundaki görüşleri de bu çerçevede ele alınmıştır. Nitekim yazıya temel oluşturan çalışmada Akkaya’nın AB sosyal politikası konusunda katıldığım görüşlerine de yer verilmiştir”. www.sendika.org’da “tartıştığım”, “Aylık Sosyalist Kültür Dergisi” Birikim’de de daha kapsamlı olarak tartışmayı düşündüğüm Aziz Çelik’in yazısının tartışılması gereken yanı bilimselliğin ötesinde siyasal yanıdır. Ama istenirse, bilimselliği açısından da tartışılabilir, ki bu tartışma www.sendika.org ve Birikim’de olduğu gibi başka alanlarda da yapılabilir.

Örneğin, sosyal politika alanında bir “sıfat” edinmiş biri olarak, Aziz Çelik’in “bilimsel” değer taşıyan bu Yüksek Lisans tezinde ben bir jüri üyesi olsaydım bütün bunları bir “rapor” ile belirtip, kendisine iletip, bu tezini ve raporumu ilgili bilimsel yayınlarda da tartışmaktan kaçınmazdım (İ. Önder’in Toplum ve Bilim’in 100. sayısındaki yazısı bu nedenle bilim ahlakı açısından çok öemlidir). Ancak, bizim tartıştığımız mesele Aziz Çelik’in Yüksek Lisans tezi değil, “Aylık Sosyalist Kültür Dergisi” Birikim’de yayınlanmış olan yazısıdır. Bu nedenle “akademik, bilimsel” bir tartışmadan çok “siyasal” bir tartışmanın konusudur. Zira, Aziz Çelik de, ben de bu konuda “tarafız”. Tarafız, birimiz “AB’ye evet” ilanına, birimiz de “AB’ye hayır” ilanına imza attık. Böyle olduğu için de bu tartışmayı “siyasetin” dışına taşıyıp, “akademik” alanda tartışmanın, en azından www.sendika.org ve Birikim’de, tartışmanın bir “anlamı” yok! Zira, tartışma konusu siyaseten (Ama akademik bir tartışma gerekiyorsa, bunun için de Aziz Çelik’in Yüksek Lisans tezinin tamamını okumak gerekir. Okumadığım böyle bir tez üzerinden de “bilimsel”, “akademik” bir tartışma yapmaya kalkmak benim için anlamlı olmaz!).

Ancak, bilimsellik üzerinden değil de, bir yazının yazımında “etik” açıdan kaynak gösterme üzerinden bir tartışma yapılacaksa, Aziz Çelik’in Birikim’deki yazısı ve şu cümlesi çok tartışılabilir: “Dolayısıyla Akkaya’nın AB sosyal politikası konusunda yazdıklarını “anlamsız” bulduğum değerlendirmesi fazlasıyla alınganlıktır. Yüksel Akkaya’nın analizinin bir bölümüne katılmadığımı bilimsel üslubun dışına çıkmadan dile getirdim. Kendisini her hangi bir öznel/ahlaki etiketle nitelemedim. Kaldı ki Akkaya’nın yaklaşımlarından bütünüyle farklı düşünsem de bu onları “anlamsız” bulduğumu göstermez”. “Masum” bir ifade gibi görünse de, ne yazık ki bu “ifade” o kadar da masum değildir. Zira, Aziz Çelik, Birikim’deki yazısında, bizim aktardığımız ifadelere yer vermiş, ama, bizim neden böyle düşündüğümüzü sergileyen görüşlerimizden tek birine yer vermemiştir. Niye böyle düşündüğümüzü, yazılarımızdan, eleştirdiğimiz noktalardan örneklerle ortaya koymaktan “adeta çekinmiştir”. Eğer, bir “bilimsellik” aranacaksa, ölçüt olarak, o zaman yapılması gereken şudur: Y. Akkaya, bu süreci şöyle değerlendirmektedir dedikten sonra (tıpkı Birikim’deki yazı gibi), neden böyle düşündüğümüzü, neye dayanarak bunu ileri sürdüğümüzü de “bilim ahlakı” açı
sından yapmak ZORUNDADIR. Niye öyle düşündüğümüzü dile getiren hiçbir düşüncemize yer vermeden sadece “aymazlık”, “protektoracılık”, “mandacılık” gibi sıfatlandırmalarımızı dile getirmek, ama bunun gerekçelerinin sunmadan bu tespiti öyle bırakmak, pek de “akademik”, “bilimsel” bir tutum değildir. Bizim de bilimsellik açısından itiraz ettiğimiz şeylerden biri budur. Zira, biz yazılarımızda AB’nin sosyal politika önlemlerinin KOBİ’lerde uygulanmasına önemli şerhler düşüldüğünü, Türkiye’de KOBİ’lerdeki işçilerin tüm işçilerin yarsından fazlasını oluşturduğunu, bu nedenle AB’nin sosyal politika normları uygulansa bile işçilerin yaklaşık en az yüzde altmışının bundan yararlanamayacağını ileri sürmekteyiz. İstenirse daha farklı örnekler de verilebilir. Sosyal Güvenlik alanında, İş Yasası alanındaki düzenlemelerden de çok somut örnekler verdiğimiz yazılarımızda, ne yazık ki, Aziz Çelik tek bir alıntı bile yapmamıştır Birikim’deki yazısında. Kuşkusuz, bunun bilimsellikle de hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Zira, bilim de böyle bir tutuma yer yoktur, olmamalıdır da.

Aziz Çelik, bizim azımızdaki bazı sıfatlandırmalar yönelik olarak şunları söylemektedir: “Oysa Yüksel Akaya, beni ve AB konusunda farklı düşünenleri (başka pek çok konuda ortak fikirlerimiz olmasına karşın) “aymazlık” (gaflet, olan bitenden habersizlik), “mistisizm”, “yetiş ya AB’cilik”, “bihaber olmak” vb. ahlaki yargılarla nitelemekte beis görmemektedir. Nedense bu tespitlerin içine “mandacılık” ve “protektoracılığı” koymamış! Tesadüf mü? Bilmiyorum! Ama son, şu müzakere meselelerinin “tatlıya” bağlandığının ertesi günü, gazetelerde çıkan yazıları okuyanlar, bizim bu sıfatlandırmalarımızda çok da haksız olmadığımızı göreceklerdir.

Bu nedenle de kendi özgücüne güvenmeyen, işçi sınıfının mücadelesini göz ardı eden, AB ülkelerinde elde edilmiş bu hakların nasıl elde edildiğini unutan herkese, “polemiğin igvası”ndan çıkmış insanlar olarak bir kez daha mücadelenin önemini ve bu mücadeleler ile elde edilen hakların önemini göstermek hem siyaseten, hem ilim irfan adına boynumuzun borcudur. Bu tartışma da sadece bu açıdan önemlidir. Akademik bir yapının içinde yer almak, beni hiçbir zaman akademiyanın o dar sınırlarında tutmaya yetmedi, bedelini çok ağır ödesem de! Yetmeyecek de. Zira bilim ve bilimsel “faaliyet” bağımsız olsa da tarafsız değildir. Ben de, akademiyanın içinden biri olarak “bilim”i tekeline almak istemeyen biri olarak, emekten yana taraf olarak AB’nin Türkiye’deki emekçilere çok şey kazandırmayacağını düşünüyorum. Bir “AB akıl tutulmasına” karşı olarak kendi düşüncelerimi siyaseten dile getiriyorum. O nedenle bu AB meslesini öyle bir bilimsel olgu vs olarak da değerlendirmiyorum. Zira, bu süreç siyasetin ta kendisidir. O nedenle söylenecek her şey daha çok siyaseten söylenmeyi hak ediyor. Ben de bir sosyalist olarak, AB ve “küreselleşme” kıskacında tüm haklar alınan, yoksulluğa mahkum edilen bir sınıfa duyduğum umut ve güven nedeni ile bunu söylemek istiyorum. Bunlar söylerken de bilim dışı düştüğümü sanmıyorum. Zira, bilim Türkiye’de ömrünü tüketmiş, hiçbir inanırlığı ve gveni kalmamış üniversitelerin, onların kabul ettiği tezlerin kendisinden ve pek akademik kimliğe sahip insanın yazdığı abuk subuk şeylerden ibaret değildir! Değildir, merak eden 1981-1996 arasındaki bütün yüksek lisans ve doktora tezlerine bakabilir. Yetmez. 1402’lik edilip üniversitene “atılan” hocaların yerine birkaç ayda atanan “kazma” doçent ve prof. Ların eserlerine de bakabilir. Bu nedenle, üniversite eşit bilim değildir; öyle olduğu için de kabul edilen HER yüksek lisans ve doktora “tezinin” bir bilimsel değeri yoktur. Bu nedenle de, Aziz Çelik’in Yüksek Lisans tezi olarak yaptığı bir çalışmanın bir parçasının Birikim’de yayınlanmış halini bizim bir önkoşul olarak bilimsel kabul etmemiz de gerekmemektedir, velev ki bilimsel değeri olsun. Aziz Çelik de bizden bunu beklemesin. Çünkü, bunun için o tezin tamamını okuma gerekir. Peki “jüri mi?” diyarsanız, o da hele bir jüriye görelime bağlıdır bir parça (Hay allah, buralara da girmeyi hiç düşünmüyordum, ama, Aziz Çelik bir bilim heyetinden söz edince, ben de o bilim heyetini merak ettim! Örneğin bu bilim heyetinin oluşturan insanların sıfatlarından çok, AB’nin sosyal politikaları konusundaki yetkinliğini bilmek isterim. Örneğin, her bir jüri üyesinin, bilimsel açıdan, AB’nin sosyal politikaları konusunda ne bildikleri, dolayısıyla ne yazdıkları beni çok ilgilendiriyor!..).

Aziz Çelik’in şu cümlesinden ise siyaseten de olmasa da, ilim, irfan adına çok rahatsız olduğumu söyleyebilirim: “AB sosyal politikasına ilişkin sorunları serinkanlı olarak Yüksel Akkaya ile tartışabilirim. Bunun yararlı bir tartışma olacağına da inanıyorum. Ancak bu tartışmanın “edebi” ve “ahlaki” düzlemde değil bilimsel düzlemde yapılması gerekir”. Bu ifade bizim Aziz Çelik’e yönelttiğimiz bütün eleştirileri “edebi” ve “ahlaki” düzeye indirgiyor! Bilim adına tartışmaya davet eden bir yazı için böyle bir ifadeye insanın içinde söylenecek bir tek şey geçiyor: El insaf! Bir “giriş”, bir “öntartışma” olarak nitelendirdiğimiz yazının bir “edebi” (yazınsal) anlamı varsa bundan sevinç duyarım, eh edebiyat yapmasını da öğrenmişiz diye! Ahlaki düzeye gelince. Bu durumu da yazılara okuyanlara bırakıyorum. Ama, Aziz Çelik’e yönelik yazılarımda “ahlaksız” bir şey yazmışsam, ki ben böyle bir şey yazdığımı düşünmüyorum, özür diliyorum. Ama edebi ve ahlaki açıdan yazmamayı öneren Aziz Çelik’ten de bu edebi ve ahlaksız olan nitelendirmelerim konusunda beni alıntılarla uyarmasını öneriyorum.

“Yüksel Akkaya, sadece kendisinden yapılan alıntıyla sınırlı kalmış ve yazıya haksızlık edecek bir biçimde “yetiş ya Avrupa Birliği” yaftasını aceleyle yapıştırmıştır. Oysa yazı AB içindeki ikili süreci (yeni liberalizm ve sosyal koruma arasındaki mücadeleyi) irdelemekte; hükümet ve sermaye çevrelerinin çifte standartlı tutumunu sergilemeyi hedeflemekte ve AB’yi bir sihirli değnek olarak görmediğini vurgulayarak sosyal politika açısından “yararlanılacak potansiyeller” içerdiğini belirtmektedir” diyerek kendisine haksızlık ettiğimizi ileri sürmektedir Aziz Çelik. Ne demeli? Fikir ve zikir arasında bir tercih gerekli. Bir yandan AB’nin sosyal politika açısından yararlanılacak potansiyel içerdiğini söyleyeceksiniz, ondan sonra da bu alanlar da bazı sorunlar yaşanabileceğini DE dikkat çekeceksiniz! Aziz Çelik’in Yüksek Lisans tezinde ne yazdığın bilmiyorum, ki tartışma konusu olan bu tez değil, ama Aziz Çelik oraya gönderme yaptığı için ben de bilmediğim bu teze ara sıra gönderme yapıyorum, ama bilinen ve gazetelere, akademik yazına yansıyan bir şey var AB’nin çekirdeğini oluşturan tüm ülkelerde AB “bütünleşmesi” sürecinde, işçi sınıfının çok ağır mücadeleler sonucunda edindiği pek çok hak geri alınmaktadır. Son örneği Hollanda’da yaşanmıştır, yüzbinlerce insan buna karşı çıkmak için “sokağa” inmiştir.

Geriye kalan nedir?
Geriye kalan nedir sorusuna Aziz Çelik’in yanıtı BİR PARÇA “AB sosyal politikası netameli bir alandır ve bu nedenle serinkanlı bir tartışmayı; polemiğin iğvasından uzak bir tartışmayı gerektiriyor”dur. Benim de anlayamadığım, bu AB meselesinin sözlük anlamı ile, siyasal anlamı ile, bilimsel anlamı ile niye “netameli” bir alan olduğudur!

Ben yine de basit bir soru sormak istiyorum: Acaba,Türkiye Cumhuriyeti’nin bugüne kadar altına imza attığı pek çok uluslararası sözleşme ile AB’
nin oluşturmaya çalıştığı norm ve standartlara baktığımızda, yıllar önce onayladığımız, altına imza attığımız pek çok sözleşme ve benzeri şeyin norm ve standartları daha yüksek ise, biz niye illa da AB’ye girelim daha fazla sosyal hak elde edelim diyoruz? Bunun bilimsellikle, siyasetle ilişkisi nedir? Soruya yanıt için iki kaynak: Yasemin Özdek, Avrupa İnsan Hakları Hukuku ve Türkiye, TODAİE Yayını, Ankara, Mart 2004; Mesut Gülmez, Birleşmiş Milletler Sisteminde İnsan Haklarının Korunması, TBB Yayını, Ankara, Mayıs 2004.

Evet, polemiğin igvasında AB’yi bir değil, pek çok kez tartışmak gerekiyor. Bundan kaçınmanın hiçbir anlamı yok, zira bu alan öyle netameli bir alan değil. Zira bilim netameli alan tanımaz. Siyaset de!.. “Polemik”in “igva”sına uymuş, netameli bir konuda “mühim” şey söylemiş olan Kopernik’e borcumuz pek çokken üstelik!

(Aziz Çelik’in bilim anlayışı, bilim ve bilim felsefesi açısından ayrı bir tartışma konusu, bu nedenle burada bu “meseleye” pek değinilmedi, ama bir “fani” olarak biraz da bu mesele ile ilgili düşünmesinin yararlı olacağını önerebilirim. En azında bir yüksek lisans tezi pek çok “değerli” akademisyen tarafından kabul edildi diye, bunun bir bilimsel eser olduğunun kabul edilmesi gerektiğine biraz daha soğuk kanlı bakması dileği ile…)

Son not:Soru hala ortada durmaktadır. Kapitalizmin kar oranlarını yükseltmek, sömürü oranını artırmak, kar alanlarının konusu ve kapsamını genişletmek istediği bir dönemde bunun en saldırgan örneğini veren AB, sosyal politika açısından önemli açılımlar yapar mı? Yapmayacaksa, yine de AB demenin bir anlamı var mı? Yoksa, AB’ye girelim imzasının atıldığı metne sahip çıkmak gerekir mi? Gerekiyorsa, niye?

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur