Neye Küsüp Neyle BARIŞAROCK – Selim Demir

Geçen yıl ABD’nin Irak’ı işgalini izleyen aylarda, savaş karşıtı hareket emperyalizmin simge ürünlerini hedef alan boykotlarla sürdürülüyordu. Bu simgelerden en bilineni Coca Cola, İstanbul’da Rock’nCoke adı altında bir festival düzenlemeye kalkınca olanlar oldu. Kapitalist dünyanın değerlerine bir tepki olarak doğan ve muhalif kültürün önemli unsurlarından olan ‘Rock’ın, emperyalist kültürün baş temsilcisinin bayrağı altına sıkıştırılmasına sessiz mi kalınacaktı? “Savaşlara sponsor olan küresel bir marka, barışın ve özgürlüğün müziği olan Rock’N Roll’a sponsor olamaz” diyenler, BARIŞAROCK’ı organize etmeye giriştiler ve kolanın festivaliyle aynı günlerde barışın rock festivali örgütlendi. İşgal henüz bu kadar olağanlaşmamış ve boykotlar popülerliğini yitirmemişken, kapışmayı ifade etmek için festivallerin adı bile yetiyordu.

Malum, bu sene festivallerin ikincileri aynı adlarla ve yine çakışan tarihlerde düzenlendi. Haber programlarında iki festivalin karşılaştırmalı tanıtımlarına geniş yer verildi. Hemen herkesin ilgisini çekmeyi başaran bu kapışmada BARIŞAROCK’ın bu yılki sloganı “evimiz dünya” ve “kola içen Bush olsun”du; ve “bu sefer sadece dar bir protesto ve tepkinin ötesinde, başka bir dünya mümkün diyerek, eşitlikten, özgürlükten yana insanların alternatif bir yaşam düşünü gerçekleştirmeye çalışacağız” dendi. İfade güzeldi, biz de bu niyeti referans alarak Barışarock’ı iki gün boyunca takip ettik.

niyetimiz bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek ama…

Gözlemlerimizi aktarmadan önce baştan söyleyelim: Geçen sene, savaş karşıtı muhalefetin diğer temsilcilerini organizasyon dışında tutma gayretiyle tepki alan Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu’nun bu ikinci organizasyonunu, söz konusu durumun kızgınlığıyla eleştirmek niyetinde değiliz. Sadece savaş karşıtı muhalefetin özgün bir bileşeni olan ve muhalefetin diğer unsurlarının yaklaşımlarını kitleselleşmenin önündeki en önemli engellerden sayan BAK’ın, “diğerleri” faktörü yokken ne yapabildiğini izledik.

En nihayetinde değerlendirme konusu olan bir rock festivali ve eleştirimizi yaparken de örgütçünün iddiasından bağımsız beklentilerle, başarısızlıklar türetmek derdinde de değiliz. Barışarock’ın iddiası neydi? “Özgürlüğün ve barışın müziği rock’ı, savaş finansörü küresel bir markanın parasal gücüne teslim etmemek ve Rock müziği üzerinden sistem ve karşıtları arasında bir yarılma yaratmak”, “küresel saldırıya karşı evrensel tepkiyi, kendi dertlerimizle harmanlayarak bir muhalif duruş sergilemek”, “alternatif bir yaşam sergileyebilmek”…

“Özgürlüğün ve barışın müziği rock’ı, savaş finansörü küresel bir markanın parasal gücüne teslim etmemek ve Rock müziği üzerinden sistem ve karşıtları arasında bir yarılma yaratmak”
Barışarock, müziği tekeline alarak insanların müzikle nasıl ilişki kuracağına kadar her şeyi belirlemek isteyen sisteme, “orada kal” diyerek muhalif kültürün önemli bir unsuru olan ‘Rock’ın egemen kültüre hapsedilemeyeceğini gösterdi. Rock’N Coke’ta sahne alan, paraya teslim olmuş, kaprisli ‘rock’çılara karşı, maddi beklentiler olmaksızın da bir rock festivali düzenlenebileceğini gösteren onlarca rock grubunun boy göstermesi kayda değer bir olumluluk. Bu festival ile sanatı sistemden bağımsızlaştırabilmek adına fikren bir yarılma oluştu ama sistemle kavgalı diye bilinen Iggy Pop’u da Erkin Koray’ı da Kola’dan koparmaya kadir değil. Diyelim ki Erkin Koray, “herkes seve seve gitsin askere” diye biten “anti-militarist”liğiyle Rock’N Coke’a da seve seve gitmiştir. Peki rock dünyasındaki kıymetli varlığını sisteme boyun eğmemeye borçlu olan Iggy Pop için ne diyeceğiz. “Yaptığın şey elmas gibi sertse, nereye koysan olur. İstersen [en pis yerine] koy, yine güzeldir.” sözüne mi hak vereceğiz. Yazılarında BAK’ı destekleyen Express dergisinin festivallerin ilk günü çıkan sayısında “hani muhalifseniz Barışarock’a gidin ama rock severseniz Rock’N Coke’u da düşünmekte fayda var” diye öneriliyordu. Kimsenin emeğine saygısızlık etmeyelim ama Barışarock’ı izlemeye gelenler de kadrodan çok hoşnut değildi. İki festival arasındaki yarılma aslen rock müziğinin muhalif özü değil saf ideolojik tercihler üzerinden ve maalesef daha da ağırlıklı olarak fiyat farkından kaynaklanıyordu.

“küresel saldırıya karşı evrensel tepkiyi, kendi dertlerimizle harmanlayarak bir muhalif duruş sergilemek”
Cenova’dan kalkan tren İstanbul’a neden uğramıyor? Elin Avrupalısı, Amerikalısı küreselleşmeye, savaşa karşı yüz binleri sokağa dökerken bu gösterilerden Türkiye’de neden yapılamıyor? Dert içerdekilerde, derman dışarıdakilerde deyip, emperyalist ülkeler merkezli gelişen küreselleşme karşıtı hareketlerin geniş, simgeleri hedef alan, tek konu merkezli hareket tarzını benimseyen BAK, Barışarock’ı bu anlayışla organize etmişti. Kim olursan ol gel dendi ve kimseye politika dayatılmadan, gelenleri “küreselleşmeye karşı eşitlik ve özgürlükten yana başka bir dünya mümkün” fikriyle buluşturabilecek araçlar hazır edildi.
Gelenlerin ortak bir kaygıyla hareket etmediği, geniş kitle olduğu doğru ve problem de değil. Ama bu geniş kitlenin politikayla gerçek bir temas kurmasına olanak verdiği söylenen araçlara gelince iş değişiyor. BAK’a göre kitleyi dönüştürmek ve küreselleşme karşıtı hareketi kitleselleştirmek için örgütlenmesi gereken Bush karşıtı bir kampanya ve buna uygun festival sloganı da “Kola içen Bush olsun”.
Bush karşıtlığının kitleyi etkileme gücü nedir? Aslında festival iyi bir test alanıydı. Sahneye ajitasyon yapmak için çıkan arkadaş -ki sert ve büyük laflar eden solcular gibi itici değil ‘cici’ olmak için olağanüstü gayret gösterdi- daha iyi bilir, karşısında “biz o kütük solculardan değiliz” diye bin bir şekle girilen geniş kitle (BAK’ın dar kitlesini saymazsak) bir tat vermedi. Sunucu arkadaş “Kola içen Bush olsun mu?” diye bağırıyor ama binlerce insanın kitlesine ve kütlesine yakışmayan ama tanıdık bir ses ve sessizlik. Sonra kitlenin içine doğru 30 -40 kişilik “biz anti-kapitalistiz” konvoyu geliyor, diğer yanda “ampul Tayyip” diye bağıranlar; onlar da klasik solcular gibi itici değiller ciciler ama manzara Sarıgazi Şenliklerinde türkü dinlemeye gelen binlerce insanın arasında küçük korsan eylemler koyan “itici militer grupların” yarattığından farksız. Kitle katılmıyor, uzaktan seyrediyor hatta alkolün de tesiriyle ters tepki verdiği de oluyor. Bir rock şenliğinde eğlenmeye gelen binlerin arasında kendi çapında muhaliflik sergileyen solcular. Yağ ve su, karışmıyor.
Aslında, sorunun ne olduğunu festivalde de gösterilen, Michael Moore’un Fahrenheit 9/11’i çok iyi anlatıyordu. İzleyenler bilir, o popüler Bush karşıtlığı, savaş karşıtlığı kendi can korkusundan ibaret emperyalist ülke halklarının ve demokratların pek de ulvi ve ilerletici olmayan özgün programları. “Amerikan askerlerini ABD’yi korumak için bir daha ikna edebilecek miyiz?” diye hüzünlenen Moore bizim canımızı sıktı, umarız BAK’taki arkadaşlara da bir şeyler anlatmıştır.
Cenova’dan kalkan tren buraya uğramayacak, ayrı dünyaların insanlarıyız. Bunu kabul etmeyip AB-ABD tipi bir hareket yaratmaya çalışmak nafile çaba olacak. Sahne alan sanatçılardan biri de ABD’li gençlerin “şu savaşa son verin, ben çok yaşamak istiyorum” serzenişini şarkılaştırıyordu. Güzel de 89’da davul zurnayla ölüme gönderilmiş, güney doğuda askerlik yapmış, yoksul bir Türkiyelinin eşitlik, özgürlük, ba
rış özleminin asıl ifadesi olmaktan uzak. Mevzuu bahis Türkiyeli festivalin güvenlik görevlilerinden biriydi ve sohbetimizde yorgunluğun da verdiği kızgınlıkla “aç adamın özgürlüğü olur mu, hayatı olur mu, hikaye” diye, festivali kendince eleştiriyordu. Şurası bir gerçek ki, eleştirdiğimiz araçların asıl sorunu ayaklarının bu topraklara basmayışı.

“alternatif bir yaşam sergileyebilmek”…
Sanatçıların ve grupların ücret almaması, Coca Cola’nın ÇYDD ile her bilete bir kitap kampanyası kepazeliğine karşı Barışarock gelirinin şeffaflaştırılması ve Filistin’de bir ilkokul yaptırmak için kullanılacağının ilanı, festival boyunca sınırlı da olsa çeşitli kitle örgütlerinin etkinliklerine de yer verilmesi güzeldi. Ama alternatif yaşam dediğinizde başka ölçüler devreye girer, diğer festivalden daha ucuz olmak alternatif bir yaşam olmuyor. Bileti olmayanın içeri alınmaması, yiyecek içecek ihtiyacının ancak içerideki standlardan satın alınarak karşılanmasının zorunlu tutulması, haliyle de alandaki insanların başka bir dünyanın değil piyasanın kurallarına göre iki gün geçirmesi, abes oldu.

Niyetimiz bağcıyı dövmek değil, üzüm yemekti demiştik ama sanırız üzüm yiyebilmek için önümüzdeki dönemde bu bağcıya biraz dokundurmak gerekecek.

Selim Demir

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur