İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Gençay GÜRSOY

Gençay Gürsoy: Sağlıkta Dönüşüm Programı çok genel çerçevesi ile bugüne kadar özellikle ’80 sonrası siyasal iktidarların gündeme getirip de gerçekleştirme konusunda somut adımlar atmaya cesaret edilemediği bir dizi değişikliği ifade ediyor. AKP bunu gerçekleştirme iradesini öteki siyasi iktidarlardan farklı olarak parlamenter çoğunluğa da dayanarak göstermiş durumda. Bu dönüşüm programının ana başlıklarını; Genel Sağlık Sigortası (GSS), Aile Hekimliği (AH) ve sağlık kurumlarının işletme haline dönüştürülmesi olarak sıralayabiliriz.

Tüm bunların altyapısı da yerel yönetim yasası ile kamu alanını çok radikal biçimde değişikliğe uğratma tasarısı ile oluşturuluyor. Hepsi bir anlayışın parçası. Tamamına baktığımızda, tüm bu programların Dünya Bankası’nın, IMF’nin bizim tipimizdeki ülkelere dayattığı bir şablonun parçaları gibi gözüküyor. Sağlık alanındaki model tercihleri tek tek ele alındığında, örneğin Genel Sağlık Sigortası büsbütün yanlıştır diye kestirip atmanın mümkün olmadığı görünür. Genel Sağlık Sigortası da sağlık alanındaki sistem tercihlerinden birisidir, ancak bazı ana niteliklerini dikkate alındığında onun Türkiye gibi sağlığa ekonomik bakımından fazla potansiyel yatırmayan ülkelerin altından kalkmasının biraz zor olduğu bir model olduğu anlaşılır. Çünkü GSS, ilaç ve teknoloji tüketimi körükleyen bir sistem. Bu sistemin uluslararası kabul görmüş olan, temel niteliklerinden biri budur, bu nedenle de ekonomik bakımdan ulusal geliri yüksek, sağlığa daha yüksek potansiyel ayıran ülkelerin tercih ettiği bir sistemdir. Kişi başına sağlık harcamaları bakımından oldukça yüksek bir rakam harcayan ABD’de GSS sistemi var ancak öte yandan özel sigortacılığa doğru açılmış bir alan var. Özel sigortacılığın egemen olduğu GSS sistemi var. ABD’de bu sistem hakim ancak ürettiği sağlık hizmeti son derece ciddi bir eşitsizliği de beraberinde getiriyor.

ABD’de nüfusun 30-35 milyonluk kesimi sağlık güvencesine sahip değil, bazıları hiç değil. Bir kısmının da örneğin sadece yaşlıların tabii olduğu standart sağlık güvencesi var. Türkiye’de kişi başına sağlık harcaması -o rakam da tartışmalı- yılda 150-170 dolar civarında. Bu rakamla Türkiye’nin 70-80 milyonluk nüfusa yaygın, eşitlikçi, nitelikli, sürdürülebilir bir sağlık hizmeti sunması söz konusu değil. GSS’nin eleştirdiğimiz taraflarından birisi bu. Bunun yerine (1960’larla 224 nolu yasa ile kurulan) Türkiye’de iyi kötü köklü geleneği olan yerleşmiş kamusal sağlık sistemi tercih edilmelidir. Biz tabi ki 1960’lardaki modelin tekrarını önermiyoruz. Bu yasa güncelleştirilebilir, zamanın koşullarına uydurulabilir. Kamu ağırlıklı bir sistemin hala Türkiye için en uygun model olduğunu düşünüyorum.

Dönüşüm programının ikinci başlığı Aile Hekimliği (AH). Aile Hekimliğini uygulayan ülkeler var. Kanada’dan, Almanya’dan, İngiltere’den örnekleri biliyoruz. Oralarda bile beklenen verimi getirmiyor.

AH’nin savunulacak noktalarından biri şuydu; tedavi edici sağlık kurumlarına hasta yığılmasını önleyecek 1. filtrasyonu oluşturuyordu. 1. basamak sağlık hizmeti için başvuran insanların büyük bir kısmının o düzeyde ihtiyaçları giderilecek tedavi hizmetleri verilecek. Dolayısıyla ancak gerçekten ihtiyacı olanlar 2 ve 3. basamak sağlık hizmetlerine ulaşacaklar. Biz ise bu işlevin ve koruyucu sağlık hizmetinin sağlık ocakları tarafından karşılanabileceğini düşünüyoruz. Geliştirilmiş ve modernize edilmiş sağlık ocakları ile bu ihtilaç giderilebilirdi. Hükümet ise bu hizmeti AH ile karşılayacağını ileri sürüyor, bu da bir tercih olabilirdi. Ancak aile hekimliği de yapı itibariyle GSS gibi ilaç tüketimini, teknoloji tüketimini artıran bir sistem. Bir mahsuru bu. İkincisi de uygulanması kolay değil. Türkiye’de toplam aile hekimleri sayısı 2-3 bini geçmez. Türkiye’nin binlerce aile hekimini kısa zaman içerisinde yetiştirmesi mümkün değil, en azından 3 yıllık bir eğitime tabi olmaları lazım. Kaldı ki AH konusundaki tercihten de somut koşullar dayattığı zaman iktidarın adım adım geri çekildiğini görüyoruz.

AH daha doğrusu 1. basamak hizmetlerden sevk almadan hiç kimse yakın zamanlara kadar tedavi edici sağlık kurumlarına yani hastanelere başvuramazlardı. Bunu ortadan kaldırdılar, 1. basamağa gitmeden doğrudan doğruya SSK’lı ya da Emekli Sandığı’na bağlı bir yurttaş, devlet hastanesine ya da bir sigorta hastanesine başvurabiliyor. Böylece hastanelerdeki yığılmalar daha da artacak. Dolayısıyla AH’ye geçişi hazırlayan sistem de böylece terkedilmiş oluyor. Tüm bunlar konuyu çok yakından bilmeyen, ciddi araştırmaların ürünlerinden yararlanmayan bir anlayışın Sağlık Bakanlığı’nda hakim olduğunu bize gösteriyor. Çok dar kadro içinde bu reform tasarıları görüşülüyor. Ama şablon DB’den gelmiş olan şablondur.

Mesela TTB’nin ve diğer meslek odalarının bu konudaki çok uzun yıllara dayanan bilgi birikiminden yararlanma yoluna hiç gidilmedi. Bu konudaki iktidara gelmeden önce verdikleri sözü hiçbirini tutmadılar. Tüm bu projeleri birbiri arkasına elde ettiğimiz yazılı taslaklar halinde öğreniyoruz. Bunun da ötesinde iktidarın 3. ve 4. ayından itibaren bu tartışmalar başladı, bir gerilim havasına girdi ilişkiler. Son olarak geçtiğimiz ay TTB yasasının da değiştirilmekte olduğuna dair bilgiler aldık. 6023 sayılı tabi olduğumuz yasayı değiştirip TTB’yi ve tabip odalarını bakanlığa bağlı bir büro konumuna getirme niyetlerinin somut delili olan bu taslak bakanlıkta şu anda dolaşımda. AB’nin sağlık alanında örgütlenme modelinde hekim örgütleri, meslek örgütleri zaman zaman bakanlıktan daha önemli pozisyonlara sahiptir ve bağımsızdırlar. 6023 sayılı yasa TTB ve Tabip odalarına sınırlı bir bağımsızlık tanırdı. Hükümetin elindeki taslakta bu sınırlı bağımsızlık ögeleri de kaldırılıyor.

Tüm bunların ötesinde sağlık çalışanları olarak ekonomik ve özlük sorunlarımız var. Bu konuda bugüne kadar hükümetten yapıcı bir yaklaşım görülmedi ve bu konudaki talepler sürekli hekimleri şaibe altında bırakan ithamlarla; “hastanın cebinden elinizi çekin”, “hastaların hekimlerin muayene tezgahı olmadan hastaneye yatmaları mümkün değil” vs. biçiminde büsbütün gerçek dışı olmayan ancak sınırlı bir hekim kitlesini çağrıştıran etik dışı davranışları genelleme yoluna gittiler. Ayrıca çok garip bir biçimde Başbakan bugüne kadar TTB’nin randevu taleplerini karşılamadı. Dolayısıyla özlük hakları ile ilgili talepler güncelliğini koruyor ve bu konuyla ilgili planlanan eylemler de sürecek.

Bu arada bugünün aktüel konularından biri tedavi edici sağlık kurumlarının işletme haline çevrilmesi. Türkiye’de yerleşmiş olan kamu ağırlıklı sağlık sisteminin yavaş yavaş terk edilmekte olduğunu görüyoruz. Zaten Sağlık Bakanlığı bunu defalarca ifade etmiş durumda. Sosyal Güvenlik Bakanlığı da, Sağlık Bakanlığı da hizmet üretmek yerine organizasyon işlevi yükleniyor. Hizmeti özel sağlık alanından satın almaya ya da kamu sağlık kuruluşlarını işletme haline çevirerek kendi yağında kavrulma yöntemini tercih ediyor. Bu da çok üzerinde tartışılmaya değer. Performansa dayalı bir döner sermaye/ödüllendirme sistemi getiriyorlar. Sağlık alanı ekip çalışması gerektiren, hemşiresinden hekimine kadar ekip dayanışması/yardımlaşması ve işbirliğini mutlak gerektiren bir sistemdir. Burada eşitsizliği körükleyen rekabeti körükleyen bir sistem getiriliyor. Zaten bakan çeşitli vesilelerle bu sistemi tercih ettiklerini “hasta art
ık bizim müşterimizdir” söylemiyle ifade etti. “Müşteri, rekabet, performans” gibi kavramların sağlık alanına girmesi bizce uygun olmayan piyasa söylemleridir. Piyasa kuralları sağlık alanı için geçerli olursa hele Türkiye gibi sağlık konusunda yeterli güce sahip olmayan ülkelerde eşitsizlik çok daha artacaktır. Bugün bunun ipuçlarını görüyoruz ve ümit ediyoruz ki hekim ve sağlık çalışanlarının taleplerinin dikkate alarak bu işten siyasi iktidar geri adım atar.

Öte yandan yerel yönetimler yasası da sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesinin bir ara formülü olacak. Kamu hastanelerinin yerel yönetimlere devri ile hizmetin doğrudan doğruya özel alandan satın alınması yolunu açmış oluyorlar. Eşitsizlik bu sistemin en büyük zaaflarından birisi. Bu tercihlerin tümü bu eşitsizliği artırıyor.

sendika.org: Hekimlerin 5 Kasım 2003’de başlattıkları, 24 Kasım ile devam eden eylemler kamuoyunda geniş etki yarattı. Bu eylemlerde, hekimlerin varolan haklarını korumaya dayanan ya da özlük hakları ile sınırlanan taleplerle değil, sağlık hakkının savunulmasına dayanan bir talepler dizisi ile karşılaştık. Bu bir eğilim olarak nasıl sürdürülecek, TTB’nin eylem sürecine dair değerlendirmesi nedir?

Gençay Gürsoy: Sağlık alanında yapılan eylemlerin bir tehlikeli boyutu var. Sağlık hizmetini aksatıyorsunuz, ancak eylemler eşitsizliğin giderilmesi konusundaki taleplerinizin somuta geçmiş hali. Eyleme geçtiğiniz zaman bu eşitsizliği görünür kılıyorsunuz. Ancak iş bırakma eylemleri sırasında kısa dönem içinde halledilmesi gereken tüm sağlık problemleri daha fazla hekim yığınağı yapılarak çözülmeye çalışıldı ve tüm eylemlerde bu başarılmış oldu. Yurttaş iyi kötü mesajımızı anladı. Fakat eylemlerimiz sadece maaş artışı talepleri ile sınırlı değil. Zaten böyle bir şey doğru değil.

Sistemin bütününe itirazımız var. Özlük hakları ile ilgili olarak en önemli noktalardan biri döner sermayedeki performans uygulamasının hekim ve sağlık personeli arasında yarattığı eşitsizlik, ikincisi de iş güvencesi konusundaki problemler. Giderek tüm kamu kesiminde çalışanları da içine alan bir sözleşmeli personel siyasetini gerçekleştirme yoluna gidiyorlar.

Bu arada üniversitelerden mezun olan hekim sayısı Türkiye’nin ihtiyacının üzerinde. Yılda 5 bin civarında yeni hekim mezun oluyor. Türkiye’de hekim ihtiyacı hiç yoktur demiyoruz ama bu üretim temposu devam ederse 2-3 yıl sonra çok ciddi hekim işsizliği yaşanacaktır. Bu aslında siyasi iktidarların pek açıklamadığı ama biraz da tercih ettikleri bir durumdur; işgücünün sayısını yani işsiz hekim sayısını artırarak pazarlık gücünü düşürmeye çalışmak. Türkiye’deki bir azınlık hekim kitlesi dışında – Sağlık Bakanlığı’nda çalışan müsteşar düzeyinde, bakanlık düzeyinde olanlar, kariyer sahibi, muayenehanesi iyi çalışan, dışarıda ameliyat yapan hekimler- bunların sayısı birkaç bini geçmez. Bu hekim kitlesinin ekonomik problemleri yoktur, gerçekten Türkiye’nin en üst gelir grubundaki insanlardan sayılırlar. Tabip odalarının, hekim meslek örgütlerinin problemi de bu kitle ile ilgili değildir zaten. Ama geniş bir sağlık çalışanı kitlesi özellikle genç hekim kadrosu ciddi ekonomik sorunlar içindedir ve siyasi iktidar bu kitleyi. özel alanda çalışmaya teşvik etmektedir. Nabzını tuttuğumuz hekim kitlesinin genel tercihi insanca yaşayabilecekleri bir gelir düzeyinde, tam gün kamu hizmetinde çalışmaktadır. Getirdikleri sağlık sistemi bunu teşvik eden bir sistem değildir.

Eylemle ilgili programımız güncelliğini koruyor. Önümüzdeki aydan itibaren yeni eylem programımız üzerinde çalışıyoruz. Ankara’da büyük bir hekim yürüyüşü eylem programımızın kapsamında. Arkasından bütün risklerine rağmen, etkinliği kanıtlanmış olan iş bırakma gibi eylem türlerine başvurmak zorunda kalabiliriz.

sendika.org: Genel olarak sağlık çalışanları kitlesini ilgilendiren konularda Tabip Odası adeta bir sendika gibi işlevleniyor.

Gençay Gürsoy: Öyle görünüyor. Aynı alanda hekim örgütleri ile diğer sağlık çalışanları arasında bir uslüp farkı, çeşitli ülke örneklerinde de yaşanıyor. Ama bunlar geçici şeyler. Yarın hekim örgütlerinin sendikal özelikleri daha da ağır basacak.

Avrupa ülkelerinde de çeşitli hekim hareketleri var. Biz onlarla irtibatlıyız. Savaş karşıtı eylemlerde, meslekle ilgili tartışmalarda işbirliği yapıyoruz, bu daha da güçlenecektir. Avrupa’da bizim yaptığımız eylemlerin uzun bir geçmişi var. Hükümet bizim eylemlerimizle ilgili zaman zaman halkı kışkırtmaya çalışıyor. Aylar boyu devam eden hekim eylemlerini Avrupa çok iyi tanır. Bu bir demokratik hak arama eylemidir. Buna karşı Türkiye’de bizim son iki eylemimizle ilgili tüm ters ifadelere rağmen Sağlık Bakanlığı ve hastane başhekimleri soruşturma işlemlerini sürdürüyorlar. Bugüne kadar çok ciddi bir cezalandırma ortaya çıkmadı ancak ne olursa olsun biz TTB’nin merkezi kararı ile TTB yasasına dayanarak bu eyleme katılan arkadaşlarımızın cezalandırılması Türkiye’nin bugünkü demokrasi düzeli ile bile bağdaştırmıyoruz. AB entegrasyonu söz konusu ise eğer böyle soruşturmalar hiç haklı gösterilemez. Bunların önlenmesi gerekir. Bunlar yapılmadığı taktirde önümüzdeki dönemin eylem nedenlerinden biri de bu olabilir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur