“Serbest Ticaretin Belirsizlikleri” – Immanuel Wallerstein

Serbest ticaretin lehine olan sav serbest ticaretin her zaman maksimum rekabet, bunun sonucunda üretimde maksimum verimlilik, fiyatların düşmesi ve tüketicinin bundan yarar sağlaması etrafındaydı. Korumacılık lehine olan sav ise serbest ticaretin, çeşitli ulusal ekonomik durumlar da, hem kısa hem uzun dönem de her zaman çok olumsuz sonuçları olduğunu söylemekteydi. Kısa dönemde işsizliği arttırıp yerli yatırımcıların başarısız olmasına neden olmakta ve uzun dönemde ise daha zayıf ülkeleri karı düşük ekonomik eylemliliğe kıstırmaktaydı.

Tabii her riki taraf da bir noktaya kadar haklıydı. Ama serbest ticaretin soyut niteliklerinin rekabet ile karşılaştırılması gerçekte neler olduğunu saptamaktan yoksundu. Son noktada soru ekonomik olduğu kadar politikdir. Üretim aktivitesinde o sıralar verimli olan ülkeler normal olarak serbest ticaretin niteliklerine işaret ediyorlardı. Serbest ticaret açıkça onların ulusal çıkarlarına hizmet ediyordu. Bu mallarını yabancı pazarlarda gümrük ya da diğer engellerin cezalandırması olmadan satmaları anlamına geliyordu. Bu artı sermayeyi diğer ülkelerde yatırıma çevirmek demekti. Orta güçte olmakla birlikte hala en güçlü olanlardan daha zayıf olan ülkeler ise normal olarak korumacı olmayı deneyen ülkelerdi. Onlar, eğer iç pazarlarını güçlü ülkelerin üreticilerinin rekabetinden bir süre koruyabilirlerse kendi verimliliklerini arttırabileceklerini ve açık rekabete direnebilen yeterli bir iç pazar oluşturabileceklerini düşünüyorlardı. Onlar için olay bir zaman ayarından ibaretti. Koruma geçiciydi. Ekonomik olarak gerçekten çok zayıf ülkeler ise genellikle korumacılıkta ısrarda politik olarak çok zayıftılar.

Serbest ticaretin niteliklerinden dem vuran güçlü ülkelere baktığımızda belirsizlikler ortaya çıkar. Güçlü ülkeler serbest ticarete ancak bir noktaya kadar destek veriyorlar. Örneğin onyedinci yüzyılda Avrupa’daki en verimli üretici (ve tüccar) olan (ve sonra Birleşik Bölgeler diye adlandırılacak) Hollanda, daha zayıf olan İngiltere ve Fransa’ya serbest ticaretin nimetlerini övmekteydi. Ama bu Hollanda’nın bazı pazarları korumaması anlamına gelmedi. 1663’de İngiliz devlet adamı Sir George Downing Hollanda politikaları üzerine acıyla şu notu düştü: “Britanya denizleri mare liberum (açık denizler) ama Afrika ve Doğu Hint Adaları kıyıları mare clausum (kapalı denizler).” İngilizler kendileri için dünya ticaretindeki oyun sahasını eşitlemek amacıyla Hollanda ile üç deniz savaşı yapmak zorunda kaldılar.

Bu hikaye kendisini bugün yineliyor. 1945’den sonra ABD en verimli üreticiydi ve tabii ki serbest ticaretin yanında yer aldı. Yine de Sovyetler Birliği’ne karşı ittifaklarını güçlendirmek için Batı Avrupa, Japonya, Tayvan ve Güney Kore’nin bazı korumacı yaklaşımlara girmesine izin verdi. Bu, bu ülkeleri ekonomik olarak bir noktaya kadar güçlendirdi. 1970’lerde bu ülkeler ABD ile bayağı rekabet etmeye başladıklarında ABD onların korumacı politikalardan şikayet etmeye başladı. Ama işte tam da ABD ekonomik olarak görece zayıfladığı için kendi korumacı politikalarını da inişe geçen üretim sektörlerinde güçlendirmeye başladı. Diğer hükümetler gibi ABD hükümeti de iş ve yerli girişimcilerin karlarını korumak için içerde politik baskılar ile karşı karşıya kaldı.

ABD gözlerini “gelişen pazarlar” diye adlandırılan ülkeler çevirdi. Bu pazarlar Güney’deki daha büyük bazı ülkelerden (örneğin Malezya ve Endonezya, Hindistan ve Pakistan, Mısır ve Türkiye, Güney Afrika ve Nijerya, Brezilya ve Arjantin) oluşmaktaydı. ABD bu ülkeleri Amerikan ürünleri (üreticiler, bilgi hizmetleri ve bio-teknoloji) ve mali işlemleri için satış noktaları olarak gördü. Ama bu ülkelerin hepsi kendilerini kalkınmacı ideolojiye adamış ülkelerdi ve bu bazı korumacı politikalar uygulamalarına neden olmuştu. Bu yüzden ABD onlara “küreselleşme” çağında bu uygulamaların kötü ve üretkenlik karşıtı olduğunu açıkladı. Gelişen pazarlar kendilerini serbest pazara, yani Amerikan (ve diğer) yatırımlara ve aktivitelere açmak zorundaydılar.

Bu yeni rejim ile uyumlarını sağlayacak en önemli araçlar ise Uluslararası Para Fonu (IMF), ABD Hazine Bakanlığı ve serbest ticaretin karşı konulamaz kurallarını belirleyecek olan Dünya Ticaret örgütü (WTO) idi. Bu kurallar tabii ki ABD’ye değil diğerlerine uygulanacaktı. Ama kurallar ile ilgili sorun diğerlerinin de onları kullanabilmeleridir. ABD (ve Batı Avrupa) bu kuralları gelişen pazarlara kadar uzatmak istediklerinde Cancun’da direniş ile karşılaştılar. Brezilya’nın önderliğindeki orta güçteki ülkeler koalisyonu kuralların iki yanlı işlemesi gerektiğinde ısrar ederek, eğer Güney serbest ticaret için engelleri yok edecekse ABD ve Kuzey’in kalanı nın da aynı şeyi yapması gerektiğini söylediler (Ekim 1, 2003 tarihli 122. yoruma bakın). ABD bunu kabul etmeyi reddetti ve Cancun bir başarısızlık oldu.

Ama ABD için pusada daha büyük bir sorun vardı. Avrupa (ve Kuzey’deki diğerleri) kendi çıkarlarını doğrudan inciten Amerikan korumacılığından çok hoşnutsuzdular. George W. Bush seçimlerde kendisi için önemli eyaletlerdeki (Batı Virginia ve Ohio gibi) Amerikan üreticilerini korumak için çelik üzerine gümrük vergisi koyduğu zaman Avrupalılar ABD’yi anlaşmayı çiğnemekle suçlayarak WTO mahkemesine başvurdular. Davayı kazandılar ve karşı gümrük vergileri koyma hakkı elde ettiler ve George W. Bush için seçimlerde önemli başka eyaletlerde (Florida ve Michigan gibi) üretilen mallara karşı aynısını yapma tehdidinde bulundular. Sonuç olarak George Bush yutkundu ve çelik üzerindeki gümrükleri kaldırdı. Ama Avrupa’ıların işi daha bitmedi. Eğer ABD Amerikan şirketlerinin off-shore etkinlikleri için verdiği vergi kesintisini sona erdirmezse aynı karşı gümrükleri kullanmayı planlıyorlar. İşe bakılırsa bu da WTO anlaşmasını ihlal ediyor.

Ve bu yetmezmiş gibi George Bush, Fransız, Alman, Rus ve Kanada’lıların Irak’ın yeniden inşaası için ihale önerileri vermelerine izin vermeyeceğini açıkladığında bunun WTO anlaşmasını ihlal ettiği hemen iddia edildi. Birden, açıkça bir ABD icadı ve unutulmaz başarısı olan WTO ABD’nin omuzuna tünemiş bir akbaba gibi görünmeye başladı. Serbest ticaret bir harika tabii ki, en azından onun olumsuz yanlarını taşımak zorunda olmayanlar için.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur