Politik İslam – Samir Amin

Modern Politik İslam Hindistan’daki İngiliz sömürgeciliğine hizmet eden oryantalistler tarafından icat edildi ve Pakistan’da Mawdudi tarafından geliştirildi. Esas olarak da Müslüman inancındaki kimselerin yalnızca İslami bir devletin yönetimi altında yaşayabileceklerini kanıtlamayı içeriyordu -çünkü İslam dinsel kurumların ve devletin birbirinden ayrılmasına izin veremez. Oryantalistler 13. Yüzyıl İngilizlerinin de Hıristiyanlık konusunda tamamıyla benzer fikirlere sahip olduklarını el çabukluğuyla unutmuş gözüküyorlar.

Amansız özgürlük karşıtlığı. Politik İslam diline doladığı dinle ilgilenmez ve hiçbir teolojik ya da toplumsal eleştiri de önermez. O Latin Amerika’dakine benzer bir “özgürlük teolojisi” değildir. Özgürleşme değil, boyun eğiş vazeder. Sudanlı Mahmud Taha kendi İslam yorumunda özgürleşme öğesini vurgulayan tek İslami aydındı. Hartum otoriteleri tarafından düşünceleri nedeniyle ölüme mahkum edildiğinde, Taha’nın infazı, “radikal” ya da “ılımlı” tek bir İslamcı grup tarafından protesto edilmedi. Kendilerini “İslami rönesans”la özdeşleştiren ya da bu hareketlerle “diyalog” öneren hiçbir aydın tarafından da savunulmadı. Olay Batı medyasında haber bile olmadı.

SENDIKA.ORG’un Notu(1)

“İslami rönesans”ın müjdecileri teolojiyle ilgili değillerdir ve asla da klasik teoloji metinlerine atıfta bulunmazlar. Bu düşünürler için, İslami bir topluluk, güçlü ve içten bir kişisel inançtan daha çok, etnisite gibi miraslarla tanımlanır. Onun sorunu “kolektif bir kimlik” oluşturmaktır, daha fazlası değil. “Politik İslam” sözcüğünün bu tür hareketler için uygun terim olmasının nedeni budur.

Politik İslam, İslamdan sadece çağdaş Müslüman yaşantısının paylaşılmış adetlerini alır-mutlak saygı beklediği ritüelleri. Aynı zamanda, iki yüzyıl önce Osmanlı İmparatorluğu, İran ve Orta Asya’da zamanın güçleri tarafından icra edilmiş olan kamusal ve özel kurallara tam bir kültürel dönüş talep eder. Politik İslam, bu kuralların “gerçek İslamın”, Peygamber çağı İslamının kuralları olduğu inancındadır, ya da buna inanıyormuş gibi görünür. Ama önemli olan bu da değildir. Elbette İslam, İslamın kökenlerinden modern zamanlara kadar kullanılmış olduğu üzere, iktidar icrasının meşrulaştırılması açısından bu yoruma izin vermektedir.

İslam bu anlamda orijinal değildir. Örneğin, Hıristiyanlık da, modernlik-öncesi Avrupa’daki politik ve toplumsul iktidar yapılarını korumak üzere aynısını yapmıştır. Asgari bir uyanıklık ve eleştirel duyarlılık sahibi olan herhangi bir insan meşrulaştırıcı söylemin arkasında, gerçek tarihlere sahip olan gerçek toplumsal sistemler bulunduğunu anlayacaktır. Politik İslam bu olguyla ilgili değildir. Bu sistemlerin herhangi bir analizini ya da eleştirisini önermez. Çağdaş İslam sadece geçmişe dayalı bir ideolojidir, geçmişe, daha kesin olarak da Müslüman dünyasının kapitalizmin ve batılı emperyalizmin genişlemesine boyun eğmesininin hemen öncesindeki geçmişine katıksız ve basit geri dönüşü öneren bir ideoloji. Dinlerin -İslam, Hıristiyanlık ve diğerleri-bu biçimde reaksiyoner, engellemeci bir biçimde yorumlanmış olmaları, reformist ya da hatta devrimci, başka türlü yorumları dışlamaz. Geçmişe dönüş (Politik İslamın onlar adına konuştuğunu iddia ettiği halklar tarafından bile) sadece arzu edilmez değil, aynı zamanda, tamamen imkansızdır da. Politik İslamı oluşturan hareketlerin, politik hayatta alışıldık olduğumuz üzere kesin bir program sunmayı reddetmelerinin nedeni de budur. Politik İslam, toplumsal ve ekonomik hayatın somut sorunlarına yanıt olarak, şu içi boş sloganı ileri sürmektedir: Çözüm İslamda. Politik İslamın sözcüleri, duvara sıkıştırıldıklarında asla liberal kapitalizmle uyumlu bir yanıt bulmakta zorlanmazlar; örneğin Mısır parlamentosu topraksahiplerine azami manevra imkanı bağışladığı ve onların topraklarında çalışan köylü çiftçilere hiçbir şey vermediğinde bile. Konu hakkındaki (Suudi Arabistan tarafından finanse edilen) el kitaplarının yazarları, “İslami bir ekonomi politik” üretme yolundaki mutsuz çabalarında sadece Amerikan liberalizminin en bayat öğretilerine dinsel bir kılıf geçirmeyi başarabilmişlerdir.

İran’da Türbanlı Diktatörlük. İran İslam Cumhuriyeti, başarısına katkıda bulunan kafa karışıklıklarına karşın, genel kuralı kanıtlamaktadır: İslami hareketin, toplumsal açıdan gerici, ABD müttefiki Şah dikatörlüğüne karşı verilen laik, sosyalist mücadele ile paralel biçimde hızla gelişmesi. Şah’ın devrilmesinin ardından, Mollaların olağanüstü acayip davranışları, İran sınırlarının ötesine uzanan güçlü popüler meşruiyetlerini türettikleri anti-emperyalist konumları tarafından perdelendi. Rejim yavaş yavaş canlı ve yaratıcı bir sosyo-ekonomik gelişmenin teşvik edilmesi için gereken önderliği sağlama yeteneğine sahip olmadığını gösterdi. Din adamlarının, asker ve bürokratlardan devraldıkları, türbanlı diktatörlük, ülkenin ekonomik mekanizmalarının fantastik ölçülerde yıkıma uğratılmasıyla sonuçlandı. “Güney Kore”nin aynısını yapma iddiasıyla böbürlenen İran şimdi “Dördüncü Dünya” ülkeleriyle aynı grupta yeralıyor.

Rejimin katı sağ kanadının ülke işçi sınıfının karşı karşıya olduğu toplumsal sorunlar karşısındaki kayıtsızlığı, teokratik diktatörlüğün temel ilkesi olan politik iktidar tekelini ortadan kaldırmadan rejimin zalimliklerini ılımlılaştırmayı amaçlayan, “reformcuların” önünü açtı. İslami Cumhuriyetin ekonomik felaketlerinin ulaştığı boyutları kabul eden “reformcular” “anti-emperyalist” söylemlerini yavaş yavaş terketme yönündeki pragmatik kararı verdiler. Reformcular şimdi İran’ı kapitalizmin periferideki ortalama komprador dünyasına yeniden dahil etme sürecindeler. İran’daki Politik İslam sistemi son noktasına ulaştı. İran halkının vermekte olduğu politik ve toplumsal mücadeleler din adamlarını diğer tüm politik ve sivil toplum kurumlarının üstüne yerleştiren “wilaya al faquih” ilkesinin kendisinin reddedilmesiyle sonuçlanabilir.

İran İslam Cumhuriyeti Mollalar tarafından tekelleştirilen tek parti diktatörlüğünden başka bir politik sistemi asla kabul etmemiştir. İslamcı partilerle Avrupanın Hıristiyan demokrat partileri arasında sıkça yalan yanlış benzetmeler yapılmaktadır (örneğin, eğer Hıristiyan Demokratlar İtalya’yı 30 yıl boyunca yönettilerse, neden İslamcı bir parti de Cezair’i ya da Mısır’ı yönetmesin?) Ancak İslamcı bir hükümet bir kez iktidara geldikten sonra acilen ve kesinlikle diğer tüm yasal politik muhalefet biçimlerini ortadan kaldırmaktadır.

Yeni liberal teokrasi

Politik İslam aslında sadece, -doğal olarak tamamen kendi haline bırakılan–pazarın nimetlerine inanan bir yeni liberalizm versiyonu ise, aynı zamanda demokrasinin de tam bir inkarıdır. Politik İslama göre, dinsel yasa (Şeriat), insanlığı – demokrasinin temel bir tanımı olan- yeni yasalar icat etme zahmetinden kurtararak ve bize en fazla ilahi yasanın nüansları hakkında yorumda bulunma hakkı tanıyarak, tüm sorulara çoktan yanıt vermiştir. Bu türden bir ideolojik konuşma gerçekliği inkar eder, Müslüman toplumlarının gerçek tarihini inkar eder, ki bu tarih içinde, bu açıkça söylenmemekle birlikte, yeni yasaların icat edilmesi gerekmişti. Aslında bunun anlamı sadece yönetici sınıfın Şeriatı yorumlama hakkına ve iktidarına sahip olmasıdır. Bu tür bir otokrasinin en aşırı örneği, bir anayasaya sahip olmayan, yöneticilerinin Kuran’ın y
eterli bir anayasa ikamesi olduğunu iddia ettikleri Suudi arabistandır. Gerçek pratikte, Suudi Ailesi mutlak bir monarşi ya da kabilesel bir şefliğin iktidarına sahiptir.
Çağdaş Politik İslam, ne yazık ki çoğunlukla ileri sürüldüğü gibi, laikliğin suimuamelelerine karşı tepkisel bir sonuç değildir. Eski Sovyetler Birliği’nin içindekiler hariç, modern zamanların hiçbir Müslüman ülkesi, herhangi bir ateist ve saldırgan iktidarın cüretkar yenilikleri tarafından gadre uğramış olmak bir yana, asla gerçekten laik olmamıştır. Mustafa Kemal Türkiyesi, Nasır Mısır’ı, Baascı Suriye ve Irak gibi yarı-modern devletler, (eski dönemlerde de olduğu gibi) din adamlarını, onlara sadece Devletin politik opsiyonlarını meşrulaştırmayı amaçlayan kavramlar dayatmak üzere, kendilerine boyun eğdirmişlerdir.

Politik İslam aslında komprodor kapitalizminin sahip olduğu tabi konumun bir tür adaptasyonundan başka bir şey değildir. Sözde “ılımlı” yorumu da o halde sözkonusu halkları tehdit eden başlıca tehlikeyi temsil etmektedir çünkü “radikallerin” şiddeti sadece, Batı tarafından pek sevilen “ılımlıların” (İranda’kiler iyi bir örnektir) tasarımlarına uygun yeni bir komprodor iktidarın inşasının önünü açarak Devleti destabilize etmeye hizmet etmektedir. Üçlü troykanın (ABD, Avrupa ve Japonya) Amerikan yanlısı diplomasinin soruna yönelik bu tür “çözümler” bulunması yönünde sundukları sürekli destek, onların küreselleşmiş yeni liberal düzeni egemen ulusötesi sermayenin hizmetine dayatma arzularıyla mutlak bir tutarlılık içindedir.

Yeni liberal ekonomi ve politik otokrasi çağdaş kapitalist periferideki toplumların idaresini üstlenen egemen komprodor sınıflara mükemmelen uymaktadır. İslamcı partiler bütünüyle bu sınıfların araçlarıdır. Bu sadece Müslümün Kardeşler ya da ılımlı kabul edilen diğer örgütler ve burjuvaziyle olan yakın sınıf bağları açıkça bilinenler için geçerli değildir. Bu “terörizmle” uğraşan küçük gizli örgütlenmeler için de aynı biçimde doğrudur. Her ikisi de Politik İslamın kallanışlı araçlarıdır ve şiddet kullananlarla devlet kurumlarına (özellikle eğitim, yargı, medya, ve mümkünse asker ve polis) sızanların arasındaki iş bölümü son derece tamamlayıcıdır. Bu tür tüm gruplar ve etkinlikler için, tek bir hedef vardır: devlet iktidarının ele geçirilmesi, beklenen zaferden sonraki sabah “ılımlılar” “radikallerin” aşırılıklarını törpüleyecek olsalar bile. İran Devriminin hemen ardından Mollalar, sosyalizmden esinlenen kendi halkçı, devrimci amaçlarıyla politik islamın derin seferberliği arasında ortak bir dava oluşturmaya girişen solcu militanları (Fedayin ve Mücahidin) katlettiler. Fedayin ve Mücahidin olmaksızın, “İslami” devrimin zaferi mümkün olamazdı. O zamandan beri, Mollalar kendi iktidarlarını devam ettirmek üzere lümpen proletarya içinden milyonlarca politik terörist devşirdiler ve eğittiler.

Politik İslam hareketlerinin sırtlarını dayadıkları mevcut iktidar yapıları yeni liberal küreselleşmenin diktelerine tam anlamıyla tabi olan komprodorlar, bölgenin ulusal burjuvazisidir. Komprodor sınıflar, “çok-partili” olarak adlandırdıkları parlamenter seçim bağışında bulunduklarında bile hiç de demokratik değillerdir ve anlamlı bir demokrasiyi reddetmek üzere (Cezayir’de olduğu gibi) İslami terörizm gerekçesine başvururlar.

Bunun anlamı komprodorlarla İslamcılar arasındaki çatışmanın sadece egemen bir sınıfın fraksiyonları arasındaki bir çelişki olmasıdır – bu birbirlerine karşıt önderler ve onların izleyicileri tarafından iktidar için, sadece onun için verilen bir mücadeledir. Bu çelişkinin biçimi, koşullara bağlı olarak, Cezayir’de olduğu gibi aşırı şiddetten, hükümetin Müslüman Kardeşler’le doğrudan görüşmeler yaptığı Mısır’da olduğu gibi, diyaloga kadar uzanabilir. Çelişkinin her iki tarafı da politik açıdan kafası karışık olan halkı kendi tarafına çekme girişimlerinin bir parçası olarak İslami demogojiyi kullanır. Çağdaş popüler kafa karışıklığı önceki dönemin popülist ulusalcılığına (Nasır, Boumedenyen, Le Bass) dayalı umutların yıkılmasının ardından görünen kafa karışıklığını andırmaktadır. Bu kez yönetimdeki komprodor sınıfların yeni liberalizminden doğan toplumsal yıkımın yaygın biçimde ortaya çıkmasından kaynaklanmaktadır.

İslam dünyasındaki popüler kafa karışıklığının önemsiz olmayan nedenlerinden bir tanesi de solun bir önceki dönemde ulusal popülizmin yönetici güçlerine yönelttiği eleştirilerin aşırı darlığıdır. Yine de iktidardaki burjuvazi hiçbir anlamda laik değildir. Kendi karşıtları kadar “İslami” olma iddiasındadır, örneğin -özellikle aile alanında- İslami yasanın birçok kabulünü dayatmaktadır, böylelikle de yavaş yavaş hayali gerçekliğe dönüştürmektedir. Ortaya çıkan “uzlaşmacı” çözümler kaçınılmaz biçimde egemen yeni liberal ve anti demokratik düzeni beslemektedir. Yani esas olarak ABD tarafından yönetilen egemen uluslararası politik ve ekonomik güçler, politik iktidarın Politik İslam tarafından icra edilmesinde hiçbir sakınca görmemektedirler. Bu durum Batının “demokrasi” savunusunun ikiyüzlülüğüne dair birçok şey söylemekte; “pazarın” ve “demokrasinin” Batılı ideolojik biçimde birbiriyle eşitlenmesinin tersine, iki ilkenin aslında tam bir karşıtlık içinde olduğunu kanıtlamaktadır.

İdeolojik tamamlayıcılık

Küresel yeni liberal kapitalizmin ve Politik İslamın söylemleri çelişkili değil tamamlayıcıdır. Mevcut moda tarafından popülerleştirilen Amerikan “toplulukçuluk” ideolojisi vicdanı ve toplumsal mücadeleleri gölgelemekte ve onların yerine bunları görmezlikten gelen sözde kolektif “kimlikleri” ikame etmektedir. Yani bu ideoloji sermaye egemenliği stratejisi içinde mükemmel biçimde maniple edilmektedir çünkü mücadeleyi gerçek toplumsal çelişkiler alanından kültürel, tarih-üstü ve mutlak oldukları söylenen hayali bir dünyaya transfer etmektedir, ki Politik İslam da tam bir “toplulukçuluk”tur.
G7 güçlerinin, özellikle de ABD’nin diplomasisi, Politik İslamı desteklemeyi bile isteye tercih etmektedir. G7 Mısır’dan Cezayir’e dek bu tür yardım ve destekler sunmaktadır. Afganistan’da, ABD desteği Afganlı İslamcıları, gerçekte okulları kızlara açma cüretini gösteren aydınlanmacı, modernleşmeci, ulusal ve halkçı bir despotizm biçiminden ibaret olan korkunç komünizm diktatörlüğüne karşı “özgürlük savaşçıları” olarak tarif etme biçimine bürünmüştür. Batılı önderler Politik İslamın söz konusu halkları çaresiz bırakmak ve sonuçta herhangi bir zorlukla karşılaşmaksızın komprodorlaştırılmalarını güvence altına almak açısından -kendileri için-bir değeri olduğunu bilmektedirler.

Amerikan düzeni, içsel sinikliğiyle, Politik İslamdan ikinci kez nasıl yararlanacağını da bilmektedir. Politik İslamın esinlediği rejimlerin – örneğin Taliban– barbarca “sapmaları” aslında sapma falan değildir, gerçekte kendi programlarının mantığı içinde yeralmaktadır ve emperyalizm, eğer gerekirse, zalimce müdahale etmeyi uygun bulduğunda da suistimal edilebilir niteliktedir. Politik İslamın ilk kurbanları olan halklara atfedilen “vahşilik”, bu denli kutuplaşmış bir kapitalist genişlemenin mantıksal ve gerekli ürünü olan “küresel bir apartheid (ırk ayrımcılığı sistemi)”nin kabulünü kolaylaştıracak olan “İslamfobia”nın teşvik edilmesine muhtemelen katkıda bulunacaktır.

Yani Batının Politik İslama sağladığı destek Politik İslamın öğelerine silah , mali destek ve askeri eğitim sağlam
ak türündeki grotesk aşırılıkların ötesine ulaşmıştır. Afganistan örneğinde, gerekçe “komünizmle savaşmak”tı, ama bu İslamcıların uç tutumları (berbat “komünistler” tarafından kızlara açılan okulları kapatmak) açıktık ki -ne onları destekleyen Batılı hükümetler, ne de Batılı feminist örgütler açısından- bir üzüntü kaynağı olmuştur. Batının “Afgan özgürlük savaşçıları” olarak adlandırdığı (aslında, CIA tarafından eğitilen başıbozuklar) ve (Cezayirli, Mısırlı ve diğer Müslüman) “gönüllüler” bugünlerde büyük ABD kentleri de dahil olmak üzere küre çapındaki askeri-terörist eylemlerde tayin edici roller üstleniyorlar. Politik İslama verilen destek ABD, Britanya ve Almanya tarafından sunulan hayali “politik mülteci” kılıfını da içermiştir ki, bu da Politik İslam militanlarına operasyonlarını yurtdışından örgütleme ve yönetme, yani etkinliği azamileştirme ve riski asgarileştirme gücü sağlamıştır.

Batılı güçlerle Politik İslam arasındaki bu ittifakın ideolojik eşlikçisi batılı medya tarafından, genellikle “ılımlılar” ve “radikaller” arasındaki hayali ayrım ya da herkesin bildiği üzere Amerikalılar tarafından o pek sevilen çok kültürlü çeşitliliğin erdemleri vurgulanarak yürütülen sonsuz meşrulaştırma kampanyasıdır. Çeşitli “topluluklara” gösterilen bu türden “saygı” biçimleri yeni liberalizmin ve küreselleşmenin idari amaçları açısından son derece kullanışlıdır, çünkü gerçek çatışmalar alanında herhangi bir karşı karşıyla geliş ima etmezler. Söz konusu topluluklar, tartışmayı, gerçekleştiği zaman ve yerde, şimdiye ve buraya ait gerçek ve pratik sorunlardan kültürel imgelemin zararsız geviş getirme alanlarına kaydırarak, yeni liberalizmin oyununu oynamaktadırlar.

Yani Politik İslam hiçbir biçimde emperyalizm karşıtı değildir, ama tam tersine, onun mükemmel hizmetçisidir. Bu olgu Batılı ideologların ve fikir babalarının, gerektiği hallerde, İslamı Batı uygarlığının eşi görülmedik düşmanı olarak sunan, Samuel Huntington ve onun CIA patronlarının pek sevdikleri “kültürler çatışması” gibi peri masalları uydurmalarına engel teşkil etmez. Bu tür savaşlar sadece hayali düzlemde yaşanmaktadır, gerçek dünya da ise, Politik İslam tarafından temsil edilen “toplulukların” kurbanları son derece gerçek darbelerin ızdırabını çekmektedir. Üstelik, ideolojik savaş, ABD’ye ve onun ikinci dereceden “müttefiklerine”, ne zaman ve nerede gerekirse, askeri-politik müdahaleler için bir başka bahane sunmaktadır.

ABD’nin Politik İslam’ın kendi dünya hegemonyası projesi için sunacağı hizmetlerden memnun kalacağını söylemek şaşırtıcı olmaz. Filistin’deki Hamas ve Lübnan’daki (11 Eylül öncesi) Hizbullah ve (11 Eylül sonrası) Taliban hariç, hiçbir Politik İslam hareketi Washington tarafından düşman olarak tarif edilmemiştir. Hamas ve Hizbullah’ın 11 Eylül öncesinde ABD tarafından “terörist örgüt” ilan edilmeleri açıkça bir politik coğrafya kazasıdır, çünkü her ikisi de ABD açısından herşeyin üstünde tutulan İsrail devletine karşıdırlar. Hamas ve Hizbullah Politik İslamın yabancı askeri işgale karşı savaşan tek örneğidirler, diğerleri ise şiddetlerini kendi yurttaşlarına yöneltmektedir. Çifte standart ve ikiyüzlülük- emperyalistlerden başka bir şey beklenebilir mi?

11 Eylül ve Ötesi

11 Eylül saldırıları Washington’un Politik İslamla olan ittifakını gözden geçirmesini gerektirecek mi? İran ve Sudanla yapılan diplomatik ve istihbarat işbirliği böyle söylemiyor. Ama 11 Eylül olaylarının ABD’nin kendisini petrol zengini Orta Asya’ya, Batının Rusya, Çin ve Hindistan çevresinde elde etmeye çalıştığı jeostratejik ilerlemede bir başka dönüm noktası elde etmesine uygun bir bölgede konumlandırmasına elveren doğru bir momentte gerçekleşmiş olduğunu da görmezlikten gelemeyiz. Bu ABD’nin 10 yılı aşkın süredir açıkladığı stratejik hedeflerinden birisiydi. Saddam Hüseyin de ABD’nin Körfezdeki sürekli askeri yığınağının meşrulaştırılmasına hizmet etti. Usama bin Ladin de aynısını Orta Asya’daki ABD politikası için sağlayabilir. CIA ve onun sadık müttefiki MOSSAD’ın şeytani işlerinin bir biçimde parmağı olduğu hipotezleri ihmal edilemez.
Birleşik Devletler hegemonyasını sürdürmek ve korumak için her zaman askeri müdahalelelere üstün bir öncelik tanımak zorundadır. Bunu asla unutmamalıyız.

1- ÖZGÜRLÜK TEOLOJİSİ

Latin Amerika toplumsal mücadelelerinin en özgün bileşenlerinden ve ilham kaynaklarından birisi olan Özgürlük Teolojisi (Liberation Theology) fikirsel kökleri açısından 15 ve 16. Yüzyıldaki fetihler dönemine dek uzanan bir geçmişe sahip. 1502 yılında “Yeni Dünya”ya fethe giden o zamana kadarki en büyük İspanyol donanmasıyla birlikte Latin Amerika topraklarına ayak basan Peder Bartolome De Las Casas bu kıtada önce Amerikan yerlilerini, daha sonra da kıtaya köle olarak getirilen siyahları korumaya yönelik girişimleri ile Özgürlük Teolojisinin ilk temellerini attı. Latin Amerika topraklarının yerleşimcilere dağıtılması ve yerlilerin bu topraklar üzerinde köle olarak çalıştırılması pratiklerine karşı verdiği mücadele ve Santo Domingo’da oluşturmaya çalıştığı başarısız örnek koloni denemeleriyle Meksika, Guetamala, Peru ve Nikaragua’da “yerlilerin koruyucusu” ününü kazanan Bartolome’nin ilk adımlarını attığı bu yoksullardan yana hıristiyanlık yorumu sonraki dört yüzyıl boyunca Rio Grande’den Tierra del Fuego’ya dek uzanan topraklarda boy veren yerli özgürlük hareketlerine ilham kaynağı oldu. Las Casas’ın, Antonio de Montesinos, Antonio Vieira ve Peder Caneca gibi ardılları kilisenin Latin Amerika’nın sömürgeleştirmesi sürecinde oynadığı rolü eleştiren ve yerliler, siyahlar ve kır ve kent yoksullarından yana taraf olan bu hıristiyan öğretisi yorumunu geliştiren başlıca isimler oldular.
20. yüzyılın ikinci yarısında Latin Amerikan kırlarının iki önemli olgusu, yani kilise çevresindeki köylü topluluklarının içinde oldukları mutlak yoksulluk durumu ve kilisenin bu yoksul köylülerin elindeki tek yerel örgütlenme zeminini oluşturması, Kilise’nin etkinliklerinin bu radikal yorum tarafından yeni bir bakış açısıyla ele alınmasının önünü açtı. “Tıpkı” diyordu Özgürlük Teolojisi “İsa’nın yoksulların ızdıraplarını paylaşması ve onlara adalet ve özgürlük müjdesi vermesi gibi, bugünün kilisesi de adaletin bu dünyada sağlanması uğruna verilen mücadelelerle uğraşmalıdır.” 1964’de Rio de Janeiro’da toplanan Latin Amerikalı teolojistler toplantısında hareketin kurucu isimlerinden Gutierrez teolojiyi praksise yönelik eleştirel bir yaklaşım olarak tarif ediyor; aynı ilkeler 1965’de Havana, Bogota ve Cuernavaca’da yapılan toplantılarda geliştiriliyor ve 1968 Medellin konferansı ile olgunlaştırılıyordu. Özgürlük Teolojisine adanmış ilk Katolik konferansı 1969’da İsviçre’de “Bir Özgürlük Teolojisine Doğru” ismiyle gerçekleştirildi; ancak önemli ölçüde Katolik kilisesi içinde gelişmesine karşın hareket ISAL gibi baştan itibaren ortak tartışmalara katılmış olan protestan kilise örgütlerinin aynı yıllarda Buenos Aires’de gerçekleştirdikleri benzer konferanslar sonrasında protestan kilisesi içinde de yaygınlaştı.

Hristiyanlığın kendi tarihsel köklerine doğru bir yolculuk içinde olduğunu savunan ve özellikle 1960-90 arası toplumsal mücadelelerin en önemli bileşenlerinden birisi olan Özgürlük Teolojisi, belirli bir İncil yorumu dışında üç ana kaynaktan beslenir: İnancın politik bir boyutu olduğunu ve kilisenin bir sosyal eleştiri kurumu olmas
ı gerektiğini ileri süren Avrupalı teologlar; sınıf mücadelesi, praksis ve yabancılaşma kavramları ile Marksizm ve Latin Amerika’nın geri kalmışlığı sorununda özgün bir yaklaşımı temsil eden bağımlılık okulu. Bu yüzden Özgürlük Teolojisini aynı dönemde boyveren Siyah ve Feminist Teolojiler ailesinin bir öğesi olarak da ele alınabilir.

Tüm teolojilerin yanlı olduğu ve özellikle de kendilerini yaratan ekonomik ve toplumsal sınıfların düşünme biçimlerini yansıttıkları ilkesinden yola çıkan Özgürlük Teolojisi, “yoksullardan yana” bir İncil yorumunu esas alır. Kuzey Amerika ve Avrupa’da egemen olan geleneksel teolojinin “beyaz, Kuzey Amerikalı, kapitalist erkekleri” temsil ettiğini savunan bu akıma göre, bu teoloji “Üçüncü dünyanın sömürülmesi ve yoksullaştırılmasından sorumlu olan politik-ekonomik sistemi desteklemekte ve meşrulaştırmaktadır”. Oysa Teoloji “yukarıdan bir bakıştan” yani, ezilenlerin ızdırapları noktasından yola çıkmalıdır. Üstelik teoloji statik bir yapı değil, dinamik bir akıştır; çağdaş önsezileri bilgiye, insanlığa ve tarihe dönüştürür. Bu yüzden teolojinin başlangıç noktası da praksis, yani bilinçli eylemdir. Praksis yoksullar ve ezilenler lehine devrimci eylemdir; teolog toplumu dönüştürme mücadelesine katılmalı ve mesajını bu noktadan yaygınlaştırmalıdır.

Özgürlük teolojisi günahı ve iyiliği de bireysel, özel bir perspektiften değil, sosyo-ekonomik bir perspektiften yorumlar. Günah “toplumsal, tarihsel bir olgudur, insanlar arasında kardeşlik ve aşkın olmayışıdır.” Daha yoksul ulusları ezen ve sömüren kapitalizm günahkardır. Ezilenler ise kendilerini boyunduruk altında tutan bağları -gerekirse şiddet içeren yöntemlerle- kopartıp atmamakla günah işlemiş olurlar. Özgürlük Teolojisinin şiddete yönelik tutumu, özellikle silahlı İsa figürlerinin olduğu kiliseleri, geleneksel Katolik kilisesinin gazabını üstüne çekmesinin de en önemli gerekçelerinden birisi olmuştur.

Hareket, kurtuluşu da dünyevi-laik bir temelde tarif eder: Kurtuluş Tanrının krallığının yeryüzüne indirilmesi, herkes için eşitliğin olduğu yeni bir düzenin kurulmasıyla mümkündür. “Eğer tarih ve sonsuzluk geleneksel formüldeki gibi paralel değil de kesişen iki süreçse, tarihteki amacımız sonsuzluğa ulaşmak, yani yeni bir düzenin oluşmasını engelleyen koşulları ortadan kaldırmaktır.” Bu yüzden Özgürlük Teolojisi, kilisenin ne olduğundan çok, “aşırı yoksulluk, toplumsal eşitsizlik ve devrim bağlamında kilise olmanın ne anlama geldiği” sorusuyla ilgilidir. Artık kilisenin misyonu ruhları kurtarmaktan çok, “adaletsizliği kınamak, insani olmayanı sorgulamak, yoksullardan ve ezilenlerden yana taraf olmaktır.”

Bu ilkelerden yola çıkan Özgürlük Teolojisi taraftarları özellikle askeri diktatörlükler dönemi Latin Amerikasında, yani 1970’li yıllarda yoksulları ve sıradan insanları İncili tartışmak, dua etmek ve kendi bölgelerindeki sosyal-politik yükümlülüklerini yerine getirmek için bir araya getiren sayısız taban toplulukları oluşturdular. Sadece Brezilya’da siyahların birliği, insan hakları, gecekondu savunma hareketleri, kadın hareketleri, kırsal topluluklar gibi konular etrafında çalışan sayısız merkez ve hareket ortaya çıktı. Öte yandan Özgürlük Teolojisi kiliseleri özellikle El Salvador, Guetamala iç savaş süreçlerinde de askeri diktatörlükler karşısındaki en önemli insan hakları savunucuları arasında oldular. 1980’li yıllar Latin Amerikasında ortaya çıkan yeni işçi ve yoksul hareketlerinin mayalanmasında önemli bir etkide bulunan Özgürlük Teolojisi, 90’lı yıllarda sosyalizmin krizine paralel bir dağılma sürecine girdi. Özgürlük Teolojisinin savunucuları daha bireysel ve soyut konular üzerinde odaklanmaya başlarken, hareketin önceki ortak paydalarında da önemli bir erime ortaya çıktı.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur