21. Yüzyılda Sendikal Örgütlenme Sorunu ve Yeni Sendikal Stratejiler – Fatih Ayd

Bu bölümde ise bu süreçle birlikte yaşanan üretim sürecindeki dönüşüm ve devletin değişen rolünün sendikalara etkisi, sendikal örgütlenme sorunu, örgütlenmeyi geliştirmek için geliştirilen mücadele biçimlerini incelemeye çalışacağız.

Geride bıraktığımız 30 yıllık dönemde sermaye, sendikaların emek piyasalarındaki faaliyetlerini eleştirmişler; bu örgütlerin emek esnekliğini engellediklerini, ücret hadlerini işçilerin marjinal gelir verimliliğini aşacak biçimde yükselttikleri için potansiyel istihdamı daralttıklarını ve maliyet enflasyonu yarattıklarını iddia etmişlerdir. Bunun yanısıra sosyal güvenlik, asgari ücrete de işsizlerin düşük ücretli işleri kabul etmelerini önledikleri gerekçesiyle karşı çıkmışlardır.

Onlara göre devletin izleyeceği politikalar şunlar olmalıdır: istihdamı artırmak amacıyla sermaye önündeki kısıtlamaların kaldırılması, finansal teşviklerin artırılması, sosyal güvenlik ödentilerinin azaltılması, sanayide etkinliği artırmak amacıyla devlet teşebbüslerinin özelleştirilmesi ve ekonominin kontrollerden arındırılarak rekabete açılması, emek piyasalarının esnekliğini geliştirmek için sendikaların gücünün azaltılması, toplu pazarlığın etkinliğinin zayıflatılması gibi politikaları savuna gelmiş ve sonunda Türkiye örneğinde olduğu gibi 21. Y.Y.’a girerken bu isteklerini elde etmiştir.

Geride bıraktığımız dönem sermayenin etkinlik alanını genişletmesinin yanısıra uygulamaya konan bu politikalar nedeniyle sendikaların gittikçe gücünü ve etkinliğini yitirmesine tanık olmuştur.

Hem iç hem de dış piyasalardaki rekabetçi baskının yapışı, içe dönük sanayileşme ve korumacılıktan uzaklaşılmasına ve ihracata yönelik sanayileşme ile serbest ticaret politikalarına dayanan liberal ekonomik politikaların benimsenmesine yol açtı.

Buna bağlı olarak, özellikle II.Dünya savaşı sonrasında ulusal ekonomilere ve demokrasilerine damgasını vurmuş bulunan sendikalar bugün sadece artan işsizlikten değil, aynı zamanda daha uzun dönemli olduğu sezilen başka bazı gelişmelerden, örneğin çalışmanın niteliğini değiştiren ileri teknolojilerden, yeni üretim ve yönetim tekniklerinden, küreselleşme sürecinden, işgücünün yapısındaki değişmelerden, sendikalaşmaya sıcak bakmayan beyaz yakalıların işgücü içerisindeki ağırlığının artışından olumsuz yönde etkilenmekte, tüm dünyada üye kaybetmektedirler.

Küreselleşme ve çok uluslu şirketlerin artan önemi, uzunca bir süre ulusal sınırlar içinde korunmuş bulunan sendikaların pazarlık gücünü zayıflatmaktadır. Sendikalar ayrıca bazı ülkelerde güçlenen sendika karşıtı kamuoyundan da zarar görmüşlerdir. Yine bu dönemde izlenen neo-liberal politikalar bağlamında başlatılan kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirilmesi uygulamaları da, Türkiye gibi örgütlü işgücü kamu kamu işyerlerinde ağırlıklı olan ülkelerde sendika harekelinin gücünü zayıflatan en büyük etkenlerden birisi olmuştur.

İşte sendikal örgütlenmenin sorunlarının bu saptamalar ışığında değerlendirilmesi gerekmektedir.

B) DÖNÜŞÜM VE SENDİKASIZLAŞTIRMA

Çalışmamızın bu bölümünde bu güne kadar uygulanan klasik örgütlenme çalışmalarını başarısız kılan bu küresel ve neoliberal dönüşümün sonuçlarına göz atacağız.
Bu yeni sürecin ortaya çıkardığı sonuçları kabaca ifade edersek:

1) YENİ KÜRESEL İŞBÖLÜMÜ

Ulusötesi sermaye, önemli ve stratejik sanayileri elinde tutmakla birlikte, asıl olarak üretimin, değişimin ve yönetimin bilgisini, değerlerini(ideolojisini) ve yoğun teknoloji üretimini bir işkolu çerçevesinde örgütlenmektedir. Bununla birlikte, standardizasyon, çevresel kriterler, eşitsiz ortaklıklar, şirket evlilikleri ve yutmaları gibi araçları devreye sokarak, sermaye içi tasfiyeyi de gerçekleştirmektedir. Kirli, katma değeri düşük, yoğun sınıf mücadelesini içeren sanayileri, daha diktatoryal, emek ve çevre standartları görece daha düşük ülkelere kaydırmaktadır. Bilgi-değer ve yoğun teknoloji üretim egemenliğini elinde bulunduran ulusötesi sermaye, ihraç ettiği sanayi ile birlikte, esnek çalışma-esnek üretim yöntemleri ve kuralsızlaştırılmış çalışma koşullarını da birlikte ihraç etmektedir. Oluşturulan ekonomik işlevsellik ve etkinlik ulusötesi sermaye tekelinde, dünyanın tüm bölgelerinde merkezileşmekte, tüm üretim süreci bu ilişki ile denetlenebilmektedir.
2) YENİ ÜRETİM VE İSTİHDAM KOŞULLARI

Geçtiğimiz aylarda Türkiye’de de yasal desteğini kazanan Esneklik uygulamaları uzun zamandır, neo-liberal politikalar ve küreselleşmenin etkisiyle değişen üretim ve birikim biçimine paralel olarak beraberinde şu değişimi getirmiştir:
a) Verimliliğin artışını sağlayan ve çekirdekte yer alan daha az işçi ile daha çok ve “kaliteli” üretimi sağlayan, kalite çemberleri, toplam kalite ve post-fordist iş örgütlenmesi gelişmiştir.

b) Üretim sürecindeki dalgalanmalara ve krizlere bağlı olarak tam istihdama dayalı, tam gün, kesintisiz ve sürekli çalışma yerini, esnek çalışma, esnek çalışma zamanı, esnek istihdama bırakmıştır. Çevre iş gücü olarak yoğun bir işsiz ordusu ortaya çıkarmıştır.

c) Yığınsal ve istikrarlı üretimin yerini, stoksuz, değişken üretimi sağlayan “tam zamanında üretim” almıştır.

d) Mali açıdan büyüyen şirketlerin üretimlerini, taşeronlarla, fason atölyeler eliyle, büyük işletme ortamlarında gerçekleştirmekten vazgeçmişlerdir. Bu parçalamayı aynı ülke içinde yaptıkları gibi, değişik ülkeler arasında da yapabilmektedirler.

e) Yarı zamanlı çalışma, eve iş verme, küçük işletmelerde, taşeron ve fason atölyelerinde çalıştırma ile çalışanlarla toplu pazarlık yapmanın nesnel ilişkileri ortadan kaldırılmıştır. Kayıt dışı çalışma ile, herhangi bir sözleşmeye bağlı olmaksızın işverenin tek taraflı belirlediği koşullar altında çalışma işçilere dayatılmıştır. Çocuk emeği ve kadın emeği sömürüsü yoğunlaşmıştır.

f) Özellikle büyük ölçekli fabrikalara sahip, şirketler, Toplu İş Sözleşmesi yerine, Bağımsız İşyeri Sözleşmesini dayatmakta ve bunu başara bilmektedir. Bu konuyu ayrı başlık altında inceleyeceğiz.

g) Özellikle ciddi bir büyüklüğe ulaşan hizmet sektöründe, bireysel sözleşme ağırlıklı bir ilişki haline gelmiştir. Kalite çemberleri ve toptan kalite organizasyonları da özellikle imalat sektörü içinde bireysel sözleşmelerle birlikte yürütülmektedir. Aşırı çalışma her sektörde yoğunlaşmıştır.

h) Eski üretim ve istihdam ilişkilerinin önemli özelliklerinden olan ve toplu sözleşmelerle sermayeye yüklendirilen iş güvencesi, iş sağlığı gibi haklar çalışma ilişkileri dışında, çalışanların bir bedel ödeyerek kazandıkları hizmetler haline getirilmiştir.

ı) Borsa, hisse senedi, tahvil gibi finans araçlarıyla işçinin sermayeye dolaylı bağımlılığı geliştirilerek, işçi kimliğini dejenere eden şirket aidiyeti ilişkisi geliştirilmiştir. Bu gün özellikle merkez ülkelerde, işçilerin toplam geliri içindeki, ücretlerin oranı düşerken, borsa, hisse senedi ve rant ilişkilerinden kaynaklanan gelirlerin oranı artmaktadır.Özellikle son yıllarda bu ilişki sayesinde şirket vatandaşlığı, dünya vatandaşlığı gibi yeni kavramlar geliştirilmeye çalışılmaktadır..

k) İşçinin şirketiyle olan bu ilişkisi, sendikaların, ücret ve sosyal haklar zeminindeki geleneksel konumlanışını nesnel olarak ortadan kaldırmaya zorlamaktadır.

l) Yeni iş örgütlenmesiyle sınıf içindeki parçalanmışlık yoğunlaşmıştır. Özellikle hizmet sektörü kategorisinde istihdama indirgenmiş nitelikli iş gücü, imalat sektöründeki ayrıntılı iş bölümünün neden olduğu basit işler üzerinde genişleyen niteliksiz iş gücü ve asıl önemlisi de, işsiz yığınlar karşısında işe sahip olma ve onu da her an kaybetme kaygısının yarattığı tepkisizlik, özgün sorunlar olarak ortaya çıkmıştır. Tüm bu olgular, işçi sınıfı içinde geleneksel dayanışma zemin ve ilişkilerini ciddi bir tahrifata uğratmaktadır.

m) Sürecin en önemli gelişmelerden biride, mülksüzleşme ile işçi sınıfının niceliğinin arttırmasıdır. Ama bununla birlikte mevcut sınıf içi ilişkilerdeki parçalanmışlığa ek olarak, işçileşen yığınların, geldikleri sınıf ve toplumsal grubun özelliklerini hala taşıyor olmaları, nicel bir artışın yanında, sınıf içi parçalanmışlığı derinleştiren etmen olmaktadır.

3) KÜÇÜK VE ORTA BOY İŞLETMELER

Esnek üretim organizasyonunun en önemli sonuçlarından birisi küçük ve orta boy işletmelerin sayısal artışıdır. Teknolojideki gelişmelere bağlı dolarak, işletmeler küçük birimler halinde örgütleniyor , dev bir ahtapotun kolları gibi çalışıyorlar.
Bu işletme yapılarının tipik bir sonucu yeni sanayi havzalarının oluşturulmasında görülüyor. Emperyalist ülkelerde, özellikle maden demir-çelik gibi sektörlerde faaliyet gösteren büyük ölçekli fabrikaların bulunduğu eski sanayi bölgeleri bir bir kapanırken, bunların yerini yüksek teknolojiye dayalı ürünlerin üretildiği küçük ve orta ölçekli işyerlerinin bulunduğu bölgeler alıyor. Bağımlı ülkelerde ise sanayileşme, yeni uluslararası işbölümüne bağlı olarak, özellikle emek yoğun hafif tüketim maddelerini üreten sektörlerde ve dünya çapındaki üretimin, daha emek yoğun olan aşamalarında yoğunlaşmaktadır.

Bunun sonucu, bu tip ülkelerde küçük ve orta işletmelerden oluşan yeni organize sanayi bölgelerinin kurulmasıdır. Türkiye’deki Çorlu-Çerkezköy-Lüleburgaz, Kartal-Ümraniye-Esenyurt, Gebze-İzmit- Adapazarı, Adana- Mersin-Gaziantep, İzmir- Manisa- Denizli, Bilecik-Bozüyük-Eskişehir, Bursa vb. bu tür bir işbölümü sonucunda gelişen sanayi bölgeleridir.

4) YENİ İŞ ORGANİZASYONLARI

Sendikalara karşı kullanılan daha rafine bir taktik de, bazı işletmelerin çağdaş insan kaynakları yönetiminin “katılımcı” personel politikalarını uygulamaları ve davranış bilimleri yöntemlerini benimsemeleridir. Buna bağlı olarak, nitelikli çekirdek işgücünü istihdam eden yüksek teknolojiye dayalı işletmelerde, Japon tipi ”toplam kalite yönetimi” anlayışı hakim kılınmaya çalışılıyor. ”Kalite çemberleri” gibi araçlarla sürdürülen bu emek yönetimi tekniği, çalışma sisteminde (ücretler, ça1ışma saatleri, izinler vb.) onaya dayalı bir ”esneklik” sağlamayı amaçlıyor. ”Esneklik”, sermayenin kar oranlarını arttırabilmek ve pazar payını genişletebilmek amacıyla gündeme getirdiği temel politikaların başında geliyor.
Bu kategoride, sendikalara açıkça karşı çıkılmamakta, aksine ilerici ve insancıl yönetim teknikleri uygulanarak, sendika işçiler için gereksiz hale getirilmek istenmektedir. Bu işletmelerde ücretler ve maaşlar sendikalı işyerlerindeki ücret ve maaşlara eşit ya da onları aşan düzeylerde ödenmekte, işlerin dağıtımında esnekliğe ve işçilerin değişik işlerde çalıştırılmasına önem verilmekte, işçilerin işyeri kararlarına katılmaları teşvik edilmektedir.

5) İŞÇİ SINIFININ DEĞİŞEN YÜZÜ

a) Çevre ve Çekirdek İşgücü
Esnek işgücü piyasaları işletme bazında kullanılan çekirdek işgücü ve ihtiyaç duyulduğunda istihdam edilen çevre işgücü (part-time, geçici, mevsimlik işçiler) kavramlarım beraberinde getirmiştir. Esnek işgücü piyasası ikili bir işgücü pazarı yaratmıştır. Firmalarca talep edilecek çekirdek işgücü yeni teknolojilerin ve üretim tekniklerinin öngördüğü yeteneklere sahip olacak ve sürekli çalışmak üzere istihdam edilecektir. Diğer taraftan çevre işgücü ya da çekirdek işgücü dışında kalan grup, firmanın pazardaki rekabet gücüne göre geçici, kimi zamanlı ya da diğer atipik istihdam ilişkileri çerçevesinde çalıştırılacaklardır. Küreselleşme ile işletmelerin dünyanın çeşitli bölgelerinde bulunan üretim faktörlerinin en karlı bileşimini bir araya getirmek suretiyle üretimde bulunmaları farklı işlerin farklı coğrafyalarda yapılmasını mümkün kılmıştır, işlerin bölünerek farklı işyerleri ve ülkeler arasında dağıtılması işgücü piyasasını oluşturan işçileri sahip oldukları vasıf düzeyiyle bağlantılı bir işbölümüne iter. işin vasıf gerektirmeyen emek yoğun süreçleri işgücü piyasasının çevresel olan alanında gerçekleşirken, vasıf gerektiren sermaye yoğun üretim süreçleri işgücünün merkez alanında yapılır. Esnek üretim sisteminin emek gücünde yarattığı iki sınıf; “merkez” ve “çevre” olarak da tanımlanmaktadır. Merkezdeki emek gücü gerçekten de esnek üretim sistemlerinin merkezinde yer alıp, ileri teknoloji kullanabilen emek gücünü tanımlar. Çevre olanı ise, piyasa koşullarına göre işe alınıp, geçici sürelerle sözleşmeyle çalıştırılan ve piyasadaki daralmayla birlikte işlerine geçici ya da sürekli olarak son verilen emek gücünden oluşur.
Uluslararası yatırım yapan şirketlerin aşırı kar elde etmek için izledikleri stratejilere bağlı olarak yeniden yapılandırılan uluslararası işbölümünün temelini “esnek uzmanlaşma” oluşturmaktadır. Sermayenin esneklik stratejisine bağlı olarak da yaşanan bu değişimler işçi sınıfının yapısında da belirli değişmeler yaratmaktadır, işçi sınıfının iç yapısındaki farklılaşma bir başka deyişle “heterojenleşme” ilk olarak çekirdek işgücü ile çevre işgücü farklılığı olarak ortaya çıkıyor. Çekirdek işgücünün niteliği özellikle metropol ülkelerde hızla değişmekte, geçmişte imalat sanayi işçileri çekirdek işgücünü oluştururken, bugün çekirdek işgücü statüsüne teknolojik ve bilgi yoğun sektörlerde, göreli olarak yüksek ücret ve rahat çalışma koşullarına sahip beyinsel işgücü oluşturmaktadır. Diğer yandan çevre işgücünün gerek gelişmiş, gerekse az gelişmiş ülkelerde üretim ve özellikle hizmet sektöründe yoğunlaştığı görülmektedir. Taşeronlaşmanın artması çevre işgücünü genişleten başlıca unsurlardan biridir. Taşeronlaştırma üretimin aşama ve bölgesel olarak parçalanmasına ve emeğin düşük maliyetle kullanılmasına olanak sağlamaktadır, taşeron işçileri çoğunlukla sigortasız ve geçici olarak çalıştırılmaktadır. Çevre işgücünün örgütlenmesinin önündeki en önemli güçlüklerden biri, istihdamın dağınık yapısıdır, Gerçekten de kısmi zamanlı çalışma, geçici ya da mevsimlik çalışma, evde çalışma gibi atipik istihdam biçimleri işçilerin bir araya gelmesini engellemektedir.

Bu yeni çalışma biçimleri özellikle kadın, çocuk, göçmen, azınlık ve ulusal eşitsizliğe maruz kalan emekçilerin üzerindeki sömürüyü yoğunlaştırıyor .Çünkü kadınların, çocukların, göçmenlerin ve ulusal eşitsizliğe maruz kalan ( ezilen halk) emekçilerin,'(örneğin Avrupa’da Türklerin, ABD’de Meksikalıların ya da Türkiye’de Kürtlerin) daha düzensiz bir biçimde ve daha düşük ücretlerle çalıştırılmaları kolay görülüyor.

Devletin ekonomideki rolününün değişmesine bağlı olarak kamu çalışanlarının büyük bir bölümü de bu yeni işçi kitlesine dahil oluyorlar. Ayrıca kentlerin yoksul kenar mahallelerinde yoğunlaşan, kısa süreli işlerde çalışan yarı işçi-yarı işsiz kitleler ve kayıtdışı sektör çalışanları da yeni işçi kitlesi içinde giderek daha fazla önem kazanıyorlar.

İşletme yapıları ve sektörel dağılım açısından bakıldığında, yeni işçi kitlesinin yeni sanayi bölgelerinde; hizmetler alanındaki işkollarında; ana işletmelerden çok, ana işletmelere üretim yapan yan sanayilerde yoğunlaştığı görülüyor. Yeni sanayi bölgelerindeki üretim birimleri, farklı işkollarında yeralan ama emek yönetimi açısından ortak politikalara sahip küçük ve orta ölçekli işletmelerden oluşuyor. Hizmetler alanındaki gelişme ise turizm, büro-ticaret, ulaştırma, haberleşme, banka-finans, sağlık, eğitim, enerji ve yerel hizmetler gibi işkollarında somut olarak yaşanıyor.

İşçi hakları açısından bakıldığında, yeni işçi kitlesinin esnek çalışma sistemine bağlı hale getirildiği görülüyor. Esnek çalışma, işçiler arasında ücret farklılığı, sendikasız, hatta sigortasız çalışma, düzensiz çalışma saatleri, düzensiz vardiya sistemi, yoğun işçi sirkülasyonu,yani işten atılmalar gibi olgularla ortaya çıkıyor.

Bütün bunların sonucu olarak, işyerine bağımlılığı zayıf, sınıfsal bağları gevşek, dağınık ve düzensiz, çok katmanlı (heterojen) ve çoğunlukla genç yeni bir işçi kitlesiyle karşı karşıya olduğumuz açıktır. Bu yeni işçi kitlesini ağır sömürü koşullarında çalıştırmak temel bir sermaye stratejisi olarak dünyanın dört bir yanında hüküm sürüyor. Türkiye’de yeni işçi kitlesinin oldukça önemli bir sayıya ulaştığı, hatta işçi sınıfının ana gövdesini oluşturduğu da gerçektir.

b) Nitelikli İşgücü

Bu çerçevede,nitelikli jşgücünün-beyaz yakalı işçilerin, yani büyük ölçüde kafa emeğini kullanan, eğitim düzeyi yüksek ve genel olarak çekirdek işgücü içinde yer alan işçilerin nasıl değerlendirilmesi gerektiği sorulabilir. Burada aslında bir yandan da bilginin metalaşmasına bağlı olarak, kafa emekçilerinin proleterleştirildiği bir süreçle karşı karşıyayız.
Mühendis, mimar ve hekim örneklerinden yola çıkılırsa, bu meslek gruplarının ücretli istihdamında eskisinden farklı bir emek sermaye ilişkisinin geliştiği görülecektir. Özellikle hekimlerin, sağlık hizmetlerinin metalaştırılmasına (özel hastaneler vb.) paralel olarak ücretli istihdamı artıyor, mühendis emeği ise üretim sürecinde karar mekanizmasındaki merkezi konumunu giderek yitiriyor; bu anlamda ”vasıfsızlaşıyor”. Yeni teknolojiler üretim sürecinde dikey ayrışmayı, bir başka deyişle derinlemesine işbölümünü zayıflatırken, üretimde kafa ve kol emeğinin daha çok içiçe geçmesine yol açıyor. Bu ise, eskiden üretimdeki karar süreçlerinde merkezi bir role sahip olan ücretli mühendislerin karar sürecinin dışına itilmesini ve doğrudan üretimin içinde yer almasını doğuruyor. Bu ‘vasıfsızlaşma”, yüksek teknolojiye uyum sağlayamama ya da eğitimsiz olma değil, üretim sürecinin bütününe müdahale edememe anlamına geliyor. Karar mekanizması ise yeni teknolojilerin bilgiyi denetleme imkan sağlaması nedeniyle doğrudan doğruya sermayedarın kendisine geçiyor.

Gerek kafa emeğinin gerekse çekirdek işgücü içinde yer alan kol emeğinin, göreli olarak daha iyi koşullarda ( daha yüksek ücret, daha iyi çalışma koşulları vb.) istihdam edildiği de biliniyor. Ama yeni emek yönetim teknikleriyle işverenin karı için tüm yeteneklerini seferber etmeye yöneltilen çekirdek işgücü de, bu biçimde aslında eskisinden daha yoğun bir sömürüye tabi tutuluyor.

Ancak işçi sınıfı içindeki farklılaşma ve bunun yol açtığı ”çıkar farklılığı”, bu durumun bilince çıkmasının önünde engel oluşturuyor. Çekirdek işgücünden tümüyle farklı koşullarda çalıştırılan, daha ağır çalışma şartlarına sahip çevre işgücünün varlığı, çekirdek işgücü içinde yer alan işçilerin kendi durumlarını muhafaza etmeye yönelik bir zemin oluşturuyor. Yeni bir işçi aristokrasisi görüntüsü oluşturan bu durum, kuşkusuz, bu işçi kitlesinin sınıf olma özelliğini yitirdiği anlamına gelmez. Olsa olsa geçici bir ”mutlu, fakat işsizlerin oluşturduğu tehdit nedeniyle tedirgin azınlık” konumu kazandıklarını gösterir.

Burada işletmeye bağımlılık ve daha yüksek çalışma standartları, diğer işçi sınıfı katmanlarından uzaklaşma gibi eğilimler , yeni bir emek hareketinin yaratılmasının önünde somut engeller oluştursa da bu engeller aşılmaz değildir .Bu kesime yönelik sınıfın birliğini öne çıkaran sürekli bir ideolojik kampanya, burjuva ideolojisi tarafından sınıfın çeşitli katmanları arasına örülen duvarları parçalamaya hizmet edecektir.

Bununla birlikte çekirdek işgücünün yeni bir emek hareketinin gerçek bir parçası haline getirilebilmesi, örgütsüz ve dağınık çevre işgücünü, yeni bir emek hareketinin oluşumunda ana gövde yapabilmeye bağlıdır. Bu ise yeni işçi kitlesinin, sınıf mücadelesinde kazanacağı mevzilerin korunması ve güçlendirilmesiyle olanaklıdır.

C) DÖNÜŞÜM VE MEVCUT SENDİKAL YAPILAR

Esnek çalışmanın işçiler açısından en önemli olumsuz sonucu sendikal dayanışmayı azaltmasıdır. Esnek çalışan işçiler istihdam ilişkisini toplu iş sözleşmesi yerine, bireysel hizmet akdi ile kurmayı tercih etmektedirler. Bu nedenle sendikaların güç kaybetmesinin en önemli nedenlerinden birisi de esnek çalışma sistemlerinin yaygınlaşmasıdır.
Çok sayıda işçiyi kapsayan büyük işyerlerindeki güçlü kitle sendikacılığı, yeni üretim organizasyon sistemin! engelleyen bir faktördür. Süreç içinde çevre işgücü tümüyle sendikasız kalırken, az sayıda nitelikli çekirdek işgücü, kitle sendikacılığı ve iş kolu sendikacılığı yerine, firma ile bütünleşmiş işyeri sendikacılığım getirmiştir. Büyük ölçekli firmalarda küçülme eğilimi de kitle sendikacılığım tehdit eden bir gelişme içindedir. Yeni sistem işçi ve işveren arasında yeni türden bir ilişkiler ağı oluştururken, sendikaların işçiler ile olan bağını geri plana atan bir eğilime de yol açmaktadır.

Taylorist ve Fordist sistemde emeğe bağımlılık en aza indirilmeye çalışılırken, yeni sistemde emeğe bağlılık üst düzeylere çıkmaktadır. İşçinin üretim gücünden en üst düzeyde yararlanmayı amaçlayan yeni üretim örgütlenmeleri, bu sistemi gerçekleştirirken otomatikman emeğe bağımlılığı da en üst düzeye çıkarmış olmaktadır. Emeğe olan bu artan bağımlılık doğal olarak sendikaların daha da güçlenmeleri için bir potansiyel oluşturmakla beraber, mevcut gelişmeler henüz bu potansiyelin kullanılması biçiminde olmamıştır.

Diğer yandan istihdamın çekirdek ve çevre olarak dağıtılması, işçilerin çıkarlarının farklılaştırılması, aralarında rekabetin teşviki, ücretlerin bireysel beceri temelinde belirlenmeye çalışılması, takım çalışmasının getirdiği işçiler arası diğer bireysellik anlamında ayrışmalar, dayanışmanın azaltılmasına yol açılması, rekabette yenik düşüldüğünde işyerinin kapanacağı ve işsiz kalınacağının bilinçlere yüklenmesi gibi durumlar aynı zamanda sendikal örgütlülüğün ve bilincin yıpratılmasına yol açmaktadır, işten atılma ve işsizliğin bir kader olduğu ve bu nedenle çalışacak bir iş bulduğunda işçinin şükretmesi gerektiği, kurtuluşun sermayenin güçlendirilmesinden geçtiği, sendikaların zayıfladığı gibi söylemler yeni liberal dönemde sıkça tekrarlanmakta ve bu da işçileri ideolojik açıdan olumsuz etkilemektedir.

Küreselleşen dünyada özelleştirme ile birlikte esneklik, yeni dünya düzeninin yapıtaşları olarak sunulmaktadır. Esneklik Neo-liberalizmde yeni bir yapılanma olarak algılanabilir. Küreselleşme dönemkide sınai ve mali sermaye için sınırların önemi çok daha azalmıştır. Küreselleşmeyle bir ürünün hangi parçasının nerede üretileceği ve nerede satılacağına ilişkin geniş olanaklar varken, sendikalar için sınırlar varlığım korumaktadır. Üstelik yasak ve sınırlamalar ülkelere göre değişmektedir. Küreselleşme ile sendikaların da uluslararasılaşmalarını artırmaları gerekmektedir. Esneklik sendikaların temel işlevi olan toplu iş sözleşmelerin! etkilemektedir. Çalışma koşullarının bireyselleştirilmesi ile bireysel pazarlık yolu açılmaktadır. Esnekliğin toplu iş sözleşmelerindeki etkisi, toplu iş sözleşmelerinin kapsamında daralma ve içeriğinde değişim olmak üzere iki şekilde olmaktadır. Sonuçta sendikalar esneklik karşısında; örgütlenme, toplu iş sözleşmesi ile işçilerin birliğini sağlama, toplumsal bir güç oluşturma, örgüt yapılarını sağlamlaştırma, kamuoyu ile iletişim sağlama açısından doğrudan etkilenmektedirler.

Yeni teknolojilerin istihdam seviyesi üzerindeki olumsuz etkisi, hizmet sektörü istihdamındaki artış ve atipik çalışma şekillerinin yaygınlaşması ve diğer esneklik uygulamaları sendika üye sayışım ve pazarlık gücünü olumsuz yönde etkilemektedir. Çevre işgücünün sendikalaşmadan uzak olması, az sayıda nitelikli işçinin sürekli işgücü haline gelmesi, işkolu sendikacılığı yerine işyeri sendikacılığım ön plana çıkaracak bir gelişme olarak ortaya çıkmaktadır. Ayrıca esnek üretim ile küçük ve orta ölçekli işletmelerin ön plana çıkması kitle sendikacılığını tehdit etmektedir.

Küreselleşme süreci en olumsuz sonuçlarını sendikal hareketin baskı altına alındığı yapılanmalarda göstermektedir. Yapısal değişim, teknolojik gelişmeler ve neo-liberal ekonomik politikalar sendikalaşma eğilimini ve oranlarını olumsuz etkilerken, küreselleşen ekonomi olumsuz etkileşimi şiddetlendirmiş ve sendikal hareketin uluslararası sermaye karşısında pazarlık gücünü ciddi derecede zayıflatmıştır. Son on yıl içersinde karşılaştırmalı verilerin sağlanabildiği 66 ülkeden 35’inde sendikalaşma oranı % 20’den daha fazla düşmüştür. Küreselleşme süreci ile birlikte emeğin örgütlenme ve toplu pazarlık hakkını kullanabilme özgürlüğü zorlaşmaktadır. Uluslararası rekabetin yoğunlaşmasına paralel olarak yaşanan uluslararası şirket birleşmeleri ve satın almalar, sermaye ile örgütlü işgücü arasındaki ilişkinin uluslararası boyut kazanmasını hızlandırmaktadır.

Sendikal hareketin dünyası içinde uzun bir süredir olan yönelimlerden biri sendikalı-sendikasız ayrımının oluşmasıdır. Giderek sendikalara karşı duyulan güven eksikliği nedeniyle sendikaların tabanında ciddi azalmalar ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkan bir diğer gelişme ise işgücünün nitelik düzeyindeki değişmeler nedeniyle sendikal hareketlerdeki değişmelerdir. Nitelik düzeyindeki artışlar çalışanların yüksek gelir elde etmelerine yol açmakta, buna karşılık vasıf düzeyi düşük işçilerin ise gelirlerinde bir değişiklik olmamaktadır. Bu bağlamda nitelikli işçi, sendikası olmadan da yüksek ücret alabilmekte, niteliksiz işçilerin ise sendikalı olmaları önünde ciddi engeller bulunmaktadır. Sendikasız, niteliği yüksek işçilerden oluşan bir hizmet ya da bilgi işkolundaki işyerlerinin sayısal artışı mümkün olabilecektir. Sendikal hareket açısından karşılaşılan bir başka gelişme ise, ülkelere göre sendikal anlayışta ortaya çıkan farklılaşmadır. Gelişmekte olan ülkelerde işlerin niteliği kayıtlı sektörden kayıtsız sektöre kaymaktadır. Bu durum sendikal örgütlenmeyi baltalamaktadır. Diğer yandan özellikle son yıllarda sendikaların işyeri işletme düzeyinde örgütlenme eğilimi içinde oldukları gözlenmektedir. Özellikle işkolu/ulusal/sektörel düzeydeki pazarlıklardan işletme/kurum düzeyindeki pazarlıklara doğru bir kayma gerçekleşmektedir.

Emeğin ikame edilebilirliğinin artması işçilerle işverenler arasındaki pazarlığın tabiatını kökünden değiştirmekte, sendikaların gücünü zayıflatmaktadır. İşçilerin ikame edilebilirliği arttıkça işçilerin pazarlık gücü dolayısıyla alacakları ücret de o kadar düşük olacaktır. Ücret tespiti uygulamalarının zayıflaması ile işgücü piyasasında pazarlık gücü en düşük olan grupların ücretleri düşmüş, böylelikle vasıflı ve vasıfsız işçiler arasındaki eşitsizlik artmıştır. Ücret eşitsizliğinin artması sendikalaşmadaki gerilemeden kaynaklanmıştır.

Diğer taraftan toplumun tüm yerleşik ilişkilerinin alt üst oluşu işçi sınıfı içinde de karşılığını bulmaktadır. Bireysel, sosyal, geleneksel, ahlaki değerlerin, cinsiyetler ve kuşaklar arasındaki ilişkilerin köklü değişikliğe uğramasıyla ortaya çıkan karmaşık sorunlara mevcut yapılarıyla sendikalar yanıt üretememektedir.Güçlenen bireyselleşme ve bireysel var oluşa kilitlenen yaşam anlayışı, yaşanan sahipsizlik koşullarında, dayanışma duygularını ve anlayışlarını da nesnel olarak aşındırmaktadır.

Tüm bu gelişmeler, tarihsel olarak önemli işlevler görmüş sınıf örgütlenmelerinden olan sendikaların yükseldikleri zeminde ciddi erozyon ve kaymalara neden olmuştur. Geleneksel sendikal yapılanmanın bu sürece uyum gösterecek anlayış ve yapısal değişimi yaşayamaması, kendisini bir yapısal kriz olarak ortaya koymaktadır. Yani, değişim sürecinin işçi sınıfı saflarında yarattığı sonuçların, geleneksel sendikal hareket içinde kalınarak çözülemeyeceği giderek daha da belirginleşiyor. Sendikal harekette yeniden yapılanma, bir başka deyişle yeni bir sendikal hareketin yaratılması ihtiyacı bugün bütün çıplaklığıyla karşımızda duruyor.

1) YENİ SENDİKAL STRATEJİLER

Yeni işçi kitlesiyle birlikte yeni emek hareketlerinin de ortaya çıkmaya başladığını belirtmiştik. Kuşkusuz bu ikisi aynı şey değil; üstelik gelişme çizgisine bakıldığında yeni emek hareketleri birebir yeni işçi kitleleriyle örtüşmüyor. Başlangıç evresinde yeni emek hareketleri işçi sınıfının geleneksel kesimlerine dayanıyor ama gelişim sürecinde yeni işçi kitlelerine de yöneliyor ve giderek hareketin ana gövdesi yeni işçi kitlelerinden oluşmaya başlıyor. En azından şurası açık: Giderek daha etkin bir şekilde yeni işçi kitleleri örgütlenmenin odağına yerleştirilmedikçe emek hareketlerinin güç kazanabilmesi mümkün görünmüyor.
Biraz açalım: Geleneksel bir işçinin tanımı “düzenli istihdam edilen sanayi (kol) işçisi ve erkek” şeklindedir. Geleneksel sendikaların üzerine oturduğu temel de budur. Örneğin Türkiye’de 1960 ve 1970’li yıllarda sendikal hareketin gövdesi kamu işçileri ile büyük ölçekli özel imalat sanayii fabrikalarında çalışan işçilerdir. Haliç havzasında 1960’ların sonunda metal sanayiinde 10-15 fabrikada 20 bine yakın işçi çalışmaktaydı. Yani nerdeyse fabrika başına 1500-2000 işçi düşüyordu. 500’den fazla işçi çalıştıran büyük ölçekli işletmeler örgütlenmenin temelini oluşturuyordu. Almanya’da Ruhr havzası ya da ABD’de Kuzey Doğu eyaletlerindeki dev sınai kompleksler de benzer özellikteydi.

1980’lerden sonra Siemens’in üst düzey bir yöneticisinin dediği şey yaşandı: “Eskiden okyanusun durgun sularında yüzen dev transatlantikler gibiydik; şimdi hızla akan nehirde giden sürat tekneleriyiz”. Yani işletme ölçeği küçüldü; üretim parçalandı; yeni hegemonik sektörler ve üretimin bilgi-teknoloji yoğun aşamaları çokuluslu şirketlerin merkezi denetiminde ve büyük ölçüde anavatanında kalırken, alt aşamaları başka ülkelere-bölgelere aktarıldı. Buralarda taşeron firmalar, fason imalatçılar gibi hiyerarşi ağının alt mekanizmaları aracılığıyla yoğun bir emek sömürüsü başladı. Geleneksel sanayiler, işletmeler ve emekçiler yerini yeni işletme yapılarına, emek yönetim tekniklerine ve yeni işçi kitlelerine bırakmaya başladı.

Sendikaların ilk tepkisi varolanı koruma şeklindeydi. Bu tepki kah yeni korporatist yaklaşımlarla (işletme sendikacılığı, yeni yönetim tekniklerine uyum, mikro ve makro “uzlaşma” biçimleri vb.) kah savunmacı mücadele yöntemleri (istemezük yaklaşımı) biçiminde ortaya çıktı. Ancak sadece varolanı koruma güdüsünün sendikal örgütlülüğün erozyonunu önlemeye yetmediği çok geçmeden anlaşıldı. Örgütlülüğü geliştirmek, “örgütsüzleri örgütlemek” ve yeni mücadele yöntemleri bulmak yönündeki arayışlar her tarafta çoğalmaya başladı. Önce yeni liberal politikalara (özelleştirme, sendikasızlaştırma, ücretlerin düşürülmesi, çalışma koşullarının kötüleşmesi vb.) karşı daha etkili mücadele araçları devreye sokulmaya başlandı. Bu mücadelede ağırlıkla sınıfın geleneksel kesimleri yani geçmişten gelen örgütlülük yeni koşullara göre tahkim edildi. Örneğin G.Kore’de KCTU metal sanayi işçilerinin mücadelesinden doğdu; G.Afrika’da maden işçileri yeni örgütlenmenin ilk çekirdeğini oluşturdu.

Ama mücadele geliştikçe sadece işçi sınıfının geleneksel kesimleriyle sınırlı kalınamayacağı ve mutlaka yeni içi kitlelerine nüfuz etmek gerektiği anlaşıldı. Örgütlenme biçimleri buna göre yeniden oluşturuldu. Ve pek çok ülkede yaratıcı ve yenilikçi örgütlenme kampanyaları başlatıldı.

ILO ‘nun yaptırdığı bir araştırmaya göre 4 dünyanın çeşitli ülkelerinde çeşitli sendikalar değişen koşullara yanıt verecek yeni stratejiler geliştirdiler. Bu yeni stratejiler, “toplu sözleşme yoluyla elde edilen ücret, çalışma koşulları, sosyal haklar” biçiminde özetlenebilecek geleneksel yöntemin dışına çıkıyordu. Yeni stratejileri üç başlıkta toplamak mümkün: yeni üye tabanı oluşturmak (yeni örgütlenme); sendikal örgüt yapılarını değiştirmek ve diğer toplumsal hareketlerle ilişkiler.

Örgütlenme kampanyaları iki ana kesimi hedefliyor: işçi sınıfının geleneksel kesimleri ve geleneksel olmayan yeni işçi kitleleri. Geleneksel kesimler kamu sektörü ve emek yoğun büyük sanayiler gibi kurumsallaşmış alanları kapsar. Geleneksel olmayan kesimler ise işgücüne yeni katılan kesimleri kapsar: Bir yanda yüksek nitelikli “beyaz yakalı”lar, diğer yanda ise düzensiz istihdam edilenler (geçici, kısmi zamanlı çalışan, kayıtdışı, evde çalışan vb.).

Kürselleşme ve değişen endüstri ilişkileri sendikaların işçi sınıfının geleneksel kesimleriyle olan ilişkisini de olumsuz etkilemiştir. Sermayenin akışkanlığı, belirli sanayilerin küçülmesi, özelleştirme, işletme ölçeğinin küçülmesi ve esnek çalışma koşulları vb. sınıfın bu kesimini geleneksel gücünü kıran etmenlerdir. Bir başka etmen devletin değişen rolüdür. Sendikalar bu alandaki güçlerini koruyabilmek ve akışı tersine çevirebilmek için; istihdamın, çalışma koşullarının ve sosyal güvenliğin korunması; eğitim, insan kaynakları ve yeni yönetim teknikleri gibi konularda politikalar üretilmesi; üyelere yarar sağlayıcı hizmetler (eğitim, sağlık, hukuksal hizmet vb.) gibi arayışlara yönelmiştir. Bazı sendikalar üye mobilizasyonunu arttırarak ve iş güvencesi yoluyla yeni yararlar sağlayarak üyelerini korumakta başarılı oldular. Mesleki eğitim, işsizlik sigortası, sosyal güvenlik, iş değişimi gibi özel politikalarla üyelerin sendikanın işlevi konusundaki geleneksel algılarını kırdılar; bu da üyelerin sendikaya olan bağlılığını arttırdı ama bu örnekler daha çok Avrupa ülkelerindedir.

ILO Raporu’nun bulgularına göre politika seçenekleri şöyle sıralanıyor: Sendikalar üretim ve bölüşüm ilişkilerine müdahale etmeli; istihdam politikalarının oluşumunda rol almalı; toplumun kırılgan kesimlerinde daha örgütlenmeli; kooperatifler, konut politikaları, sağlık fonları, sosyal güvenlik gibi alanlarda daha katılımcı olmalı; sadece üyelerle sınırlı kalmayan ve toplumun ezilen-yoksul kesimleriyle bağı güçlendiren bir çalışma sergilemelidir.

İşçi sınıfının geleneksel olmayan kesimleri Rapor’da şöyle sıralanıyor: Nitelikli işgücü ve beyaz yakalılar ile düzensiz istihdam edilenler, kayıtdışı çalışanlar, kadınlar, çocuklar, göçmenler, yabancı işçiler vb. Bu alanda kısmi zamanlı çalışma, evde çalışma, geçici çalışma gibi yeni çalışma biçimleri gözleniyor. Tipik bir işçi artık “erkek ve düzenli çalışan kol işçisi (mavi yakalı)” değildir. Yeni işçi kesimi özellikle gelişmekte olan ülkelerde sendikal hareketin temel yönelim alanı içindedir.

Sendikal hareketin geleceği açısından formel ve enformel sektör çalışanlarının nasıl ortaklaştırılacağı kritik bir öneme sahiptir. Aslında bu iki kesimin bir araya gelmesine olanak sağlayan pek çok ortak nokta bulunabilir. Düşük ücretli çalışanlar iki sektör arasında gidip gelirler; yani bazen formel sektmörde bazeb enformel sektörde iş bulabilirler. Çoğunlukla aynı mahallede otururlar; benzer ihtiyaçlara sahiptirler. Bu ortak noktalar ortak bir sendikal eylem için de temel oluşturur. Nitekim yeni emek hareketlerinin ortak özelliklerinden biri örgütlenmeyi işyeri sınırları içine hapsetmemeleri, işçilerin oturma bölgelerini örgütlenme bölgeleri haline dönüştürmeleri ve işyeri sorunlarının ötesinde işçi ailelerinin tüm yaşamını mücadelenin ana konusu haline getirmeleridir. Bu yaklaşımın odağında ise bir bölgedeki, işkolu ayrımı olmaksızın tüm işyerlerindeki işçileri toplumsal yaşamın bütününde (işyeri, ev, mahalle) toplumsal bir hareket olarak örgütlemeyi ve mücadeleye yöneltmeyi hedefleyen bölgesel örgütlenme perspektifi bulunmaktadır.

Bu yaklaşım sendikaların kendi iç yapılarında ve işleyişlerinde de bazı önemli değişimler yaratıyor. ILO Raporu’na göre bu alandaki değişimler; sendikaların yeni endüstriyel organizasyona göre örgütsel biçim değiştirmeleri; ademi-merkezi üretim birimlerinde çalışan işçileri kapsayan yeni örgütsel formlar-birimler; yeni kesimlere yönelik sendikal hizmet ve bunların organizasyonu/finansmanı; ulusal ve sektörel bazda birleşmeler olarak özetleniyor.

2) UYGULANAN STRATEJİLER VE SONUÇLARI

Teknolojinin ve iletişim olanaklarının gelişmesiyle birlikte uluslararası sendikalar arasındaki dayanışma, bilgi ve deneyim alışverişi de artış kaydetti. Bugünün uluslararası sendikal yapıları artık internet tabanından çok daha geniş kitlelere hitap edebiliyor, daha dinamik bir yapı sergileyebiliyor. Birleşen ve etkinliklerini artıran çokuluslu ve yerel şirketlere, uluslararası sendikalar da birleşerek cevap verdi.
a) Sendikal birleşmeler

Bizleri en çok heyecanlandıran gelişmelerden birisi, Uluslararası Sendika Ağı (UNI)’nin kurulmasıdır. UNI, 1998 yılı boyunca süren yoğun görüşme trafiğinden sonra uluslar arası dört Sendika Federasyonunun [Uluslarası İletişim Federasyonu (CI), Uluslar arası Grafik Federasyonu (IGF), Uluslar arası Medya ve Eğlence Federasyonu (MEI) ve Uluslar arası Ticari Sekreterlik, Profesyonel ve Teknik Çalışanlar Federasyonu- (FIET)] 1999 – yılında yaptıkları Kongrelerinde aldıkları karar sonrasında 1 Ocak 2000 günü resmen kurulmuş oldu. Ve böylece 140 ülkeden 800 sendikada örgütlü 15 milyonu aşkın işçi gücünü birleştirmiş oldu.
UNI bu büyük yapıyı, daha işlevsel bir idari mekanizma kurabilmek, kurucu dört Federasyonun bu yapı içerisinde erimesini veya tabanından kopmasını önlemek, yeni sendikal stratejiler geliştirebilmek için küresel, bölgesel ve sektörel olarak yapılandırdı.

UNI’nin bu bağlamda yapısı içerisinde dört bölge örgütü ( UNI Avrupa, UNI Apro-Asya Pasifik, UNI Amerika ve UNI Afrika), kurucu dört Federasyonun faaliyet gösterdiği 13 Ana Sektör Örgütü ( Kumarhane, Ticaret, Ticari Satış Temsilciliği, Elektrik, Finans ( Banka ve Sigorta), Grafik, Saç Bakım-Güzellik, Sanayii-Bilgi Teknolojileri ve İş Hizmetleri, Medya- Eğlence ve Sanat, Posta ve Bağlı Servisler, Emlak ve Güvenlik Hizmetleri, Sosyal Güvenlik ve Bireysel Sağlık Hizmetleri, Telekominikasyon, Turizm) ve üç meslekler arası (interprofessional) Grup ( Kadın, Genç ve Yönetici & Profesyonel Personel) barındırmaktadır.

UNI sendikalar arası sürekli etkileşimi sağlamak amacıyla ve birbirine yakın bölgelerdeki sendikaların işbirliğini geliştirmek amacıyla ayrıca örneğin UNI Avrupa içerisinde UNI-Avrupa Güney Avrupa Grubu, UNI-Avrupa Akdeniz Grubu gibi gruplar oluşturuldu.

Yine bu yapılanmanın yanına, sendikaları geliştirmek, uluslararası dayanışmayı artımak ve çok uluslu şirketler karşısında etkin stratejiler belirlemek amacıyla özel brimler kuruldu (UNI Kampanya ve Örgütlenme Bürosu, UNI Sendikal Gelişme Bürosu, Çok Uluslu Şirketler Bürosu ve Toplu Sözleşme Bürosu).

Elbette bu muazzam yapının kısa zamanda aktif hale gelmesi küresel iletişim olanakları sonuna kadar kullanılarak ve internetin etkin olarak kullanılmasıyla gerçekleştirilebildi. Uluslararası alanda, işçi sağlığı iş güvenliği kampanyaları, bilgisayar ve internet teknolojisinin geri kalmış ülkelerdeki sendikalara kazandırılması, sendikalar arası ortak eğitim ve örgütlenme projeleri geliştirilmesine dönük kampanyalar düzenlendi.

UNI’nin 5-9 Eylül 2001 tarihinde Berlin’de yapılan Kongresinde ilan edilen sloganı Yeni Yüzyılın Sendikal Anlayışını yansıtmaktadır: “Sendika Üyelerini Küresel Oyuncular Yapmak!”

Yine bu Kongrede kabul edilen öncelikler de Yeni Yüzyıl’da sendikaların gündemini de yansıtmaktadır: Küreselleşmeye sosyal yön, Güçlü Sendikaların İnşası, İşverenlerle Sosyal Diyalog, Çokuluslu Şirketlerle Yapılacak Sözleşmeler, Dayanışma Çalışmaları, UNI Online, UNI ve Eşitlik, UNI Hizmetleri, Küresel UNI Ailesi, UNI ve İletişim.

Sendikal birleşmeler, Avrupa çapında birçok ülkede görülmektedir. Örneğin farklı sektörlerden sendikaların oluşturduğu sendikal yapılar, Avusturya’da 500 bin, Almanya’da 3 milyon, Hollanda’da 450 bin üye düzeyine ulaşmaktadır. Bunun dışında benzer sendikal birleşmeler, İsviçre, Belçika, Fransa, İtalya, Portekiz, İspanya, Danimarka ve diğer ülkelerde onbin üyeli sendikalardan yüzbinlerce üyeye sahip sendikalara evrilmiştir.

b) Genç İşçilere Dönük Kampanyalar

Dünya sendikal hareketinin küresel dönüşüme örgütlenme düzeyinde cevabını büyük ölçüde genç işçiler ve kadın işçiler üzerinden verdiğini izliyoruz. Bu konuda Basın-İş’in üyesi bulunduğu Uluslararası Sendika Ağı UNI’nin üye sendikalar arasında yaptığı bir araştırmaya göre genç işçilere dönük başarılı kampanyalardan bazıları şunlardır:
Avusturya’da ve Almanya’da meslek okullarını ve diğer okulları gezen bir sendikal bilgilendirme ve örgütleme otobüsü kullanılıyor. Bu gezici birimler, sendikalar hakkında bilgi vererken aynı zamanda öğrencilerin sorularını yanıtlıyor ve sorunlarına çözüm getirmeye çalışıyor aynı zamanda okullarda bulundukları zaman zarfında öğrencilerin otobüs çevresinde toplanmasını ve dikkatlerini çekmek için, kalem kitap ve benzeri sendikal logoları taşıyan eşyalar dağıtılıyor, müzik yayını, çeşitli içecek ve yiyecek servisi yapılıyor. Bu yolla sadece Avusturya’da ve 2001 yılı içerisinde 3800 gencin sendikalara üye olması sağlandı.

Bunun dışında, Yunanistan’da OTOE Sendikası ve Endonezya’da Aspek genç üyelerine dönük yaz aylarında gençlik kampı kuruyor, onların ileride sendika liderleri olarak yetişmesi ve örgütlenme faaliyetlerine aktif rol almaları için eğitim çalışmaları yapıyor, birlikte hareket etme olanaklarını artırmaya dönük grup çalışmaları yaptırıyor. Aspek bunun yanısıra gençlere dönük özellikle yabancı dil ve bilgisayar konusunda bilgi ve becerilerini artırmalarını sağlayacak kurslar düzenliyor.

Norveç’te LO Konfederasyonu gençler için çalışma hayatı öncesi pasif üyelik kampanyası başlattı. Bu üyelik süresince, her türlü yardım yapılıyor, iş hayatında yol gösteriliyor ve geleceğin potansiyel üyeleri yaratılıyor.

İrlanda’da IBOA Sendikası hokey maçlarında biltlerin büyük bir kısmını alıyor ve gençlerin maça daha ucuz gidebilmesini ve sendikayla ilişkiye geçmesini sağlıyor. Bu sendika şu sıralar gençler için yine ucuz biletli bir komedi gecesi düzenlemeye çalışıyor.

İsveç Sendikası SIF, genç işsizlere, çalışanlara ve öğrencilere dönük bir interaktif web sayfasını hayata geçirdi. Bu sayfa sayesinde binlerce gençle hem kariyer planlaması yapma yönünde düzenlenen seminerlerde biraraya gelindi ve sendikanın gençler arasındaki popularitesi arttı hem de üye oranlarında büyük artışlar sağlandı.

Benzeri birçok örgütlenme proje ve kampanyaları bir çok sendika tarafından hayata geçirildi. Bu proje ve kampanyalar gençlerin ilgisini sendikalara çekmek, sendikaları sadece toplu pazarlık yapan geleneksel çizgiden kurtarıp, geleneksel sorumluluklarının yanısıra kültürel, sosyal ve iş hayatına ilişkin çeşitli hizmetler sunabilen, danışmanlık yapabilen daha aktif sendikal yapılar oluşturmak yönünde büyük yarar sağladı. Sendikal taban, öğrencileri, işsizleri de kapsayacak şekilde genişletildi. Örgütlenme alanı işyeri düzeyinden kurtarılıp, okullar, sosyal faaliyetlerin gerçekleştirildiği ortamlar örgütlenme alanı içine dahil edildi.

c) Konfederal Örgütlenme Kampanyaları

I) ABD’de AFL-CIO Deneyimi
ABD İşçi Sendikaları Konfederasyonu (AFL-CIO) 1994 Kongresi’nde Soğuk Savaş döneminin başkanı Kirkland’ın yerine Hizmet İşçileri Federasyonu Başkanı Sweeney başkan seçildi. Yeni yönetim örgütlenmeyi öncelikli hedef yaparak bu ülkede sendikal harekete yönelik yeni liberal saldırılara karşı bir örgütlenme seferberliği başlattı. Tek tek işkolu sendikalarının örgütlenme çalışmalarının yanısıra, AFL-CIO bu çabaları ortak ve kollektif hale getiren bir çalışmaya girişti. AFL-CIO son genel kurulundan sonra örgütlenmeye 20 milyon dolarlık bir fon ayırdı. 1998 yılı bütçesinin üçte birini örgütlenme için kullanmayı benimsedi; işkolu sendikalarından da aynı karrı almaları istendi. Örgütlenme seferberliği çerçevesinde üç yeni proje hayata geçirildi: Örgütlenme Enstitüsü, Sendika Yazı Projesi ve Sendika Kenti Projesi.
Örgütlenme enstitüsü 1989 yılında sendikal örgütlülüğü geliştirmek için kuruldu. Enstitü sendikal örgütlenmeci olarak çalışmak isteyen kişilere çeşitli düzeylerde kurslar veriyor ve bu kursları bitiren örgütlenmeciler çeşitli sendikalarda ve işçi bölgelerinde çalışmaya başlıyor. AFL-CIO’ya bağlı 16 işkolu sendikası bu enstitünün eğitim programının uygulanmasına doğrudan katılıyorlar. Enstitünün temel amacı “örgütsüzleri örgütleyebilecek” kadroları yetiştirmek. Sendika yazı (union summer) projesi kapsamında ise AFL-CIO özellikle üniversite öğrencileri arasından sendikal örgütlenmeye ilgi duyan gençleri yaz aylarında örgütlenme faaliyetine katıyor.

Bu konuya ilgi duyan üniversite öğrencileri yaz mevsiminin başlangıcında kısa bir kursa alınıyor; daha sonra cep harçlığı karşılığı sendikasız işçilerin yoğun olduğu bölgelerde sürmekte olan örgütlenme faaliyetlerine katılıyorlar. Sendika kenti (union city) kapsamında AFL-CIO işçilerin oturduğu kasabalarda veya banliyölerde, kentsel yaşamın sendikaların katılımıyla düzenlenmesine yönelik bir projeyi hayata geçirmeye çalışıyor. Eğitim, sağlık, ulaşım, çevre, kültürel etkinlikler gibi konularda sendikal katılımı öngören bir çaba sürdürülüyor. Sendika Kenti’nde sendikal hakların güvence altında olduğu yeni bir dayanışma kültürünün egemen olacağı bir yaşam biçiminin kurulması amaçlanıyor. Bir kasaba ya da semt Sendika Kenti ünvanı almak istiyorsa, o kentteki sendikal birimler biraraya gelerek bir yerel meclis oluşturuyor ve AFL-CIO’ya başvuruyor. Başvuru kabul edilirse, AFL-CIO buraya belli bir fon ayırıyor, sendika toplantılarının bir kısmı burada yapılıyor; özel mitingler, şenlikler tertip ediliyor; dayanışma projeleri (yaşlılara, çocuklara, ev kadınlarına vb. yönelik) yaşama geçiriliyor. Bütün bu çalışmalar sonucunda AFL-CIO özellikle hizmet işçileri arasında ve yeni sanayi bölgelerinde örgütlülüğünü arttırmaya başladı. Göçmenlerin sendikal örgütlülüğü son yıllarda hızla yükseliyor. En önemli kazanımlardan biri ise akademik dünyada (akademisyenler ve öğrenciler) ve medyada emeğin sorunlarına yönelik ilginin hayli artmış olması.

II) İngiltere’de TUC Deneyimi

İngiliz İşçi Sendikaları Konfederasyonu, TUC, geçen 20 yılda 5 milyon üye kaybetti. TUC bu eğilimi tersine çevirmek ve örgütlenmeyi sendikal faaliyetin birinci maddesi yapmak için 1998 Ocak ayından itibaren “Yeni Sendikacılık” kampanyası başlattı. Bu kampanyanın sloganı, “Ya Örgütleneceğiz Ya da Fosilleşeceğiz!” TUC bu amaçla yeni bir Örgütlenme Akademisi kurdu. Akademide 1000 aday arasından seçilen 36 örgütlenmeci adayının eğitimi 26 Ocak 1998 tarihinde başlatıldı. Bu 36 adaya gelecekteki sendikal önderler olarak bakılıyor. Eğitimi TUC’a bağlı 18 işkolu sendikası finanse ediyor. TUC örgütsel yapısında sadece işkolu sendikaları yer almıyor. TUC Yönetim Kurulu’nda işkolu sendikalarının yanısıra bölge komiteleri de yer alıyor. İngiltere’deki altı bölgede TUC’un bölge faaliyetleri bölge sekretaryaları tarafından koordine ediliyor. Bölgedeki sendikaların temsilcilerinden oluşan bölge meclisi düzenli toplantılar yapıyor. Ayrıca yaklaşık 300 kasaba veya kentte TUC bölge konseyleri bulunuyor. Bu konseyler TUC politikalarını o bölgede yaşama geçirmek ve bölgedeki sorunları çözmek için çalışıyor. TUC Genel Konseyi’nde kadınlara ve siyah işçilere kota var.
III) Güney Afrika’da COSATU Deneyimi

Güney Afrika Sendikalar Konfederasyonu COSATU 1985 yılında kuruldu ve aradan geçen 13 yılda 2 milyon üyeli bir konfederasyon oldu. COSATU ırk ayrımcılığına karşı mücadele ile işçi haklarının geliştirilmesi mücadelesini birlikte yürüttü. COSATU’nun bu denli hızlı büyümesinde, kullandığı örgütlenme yöntemleri önemli bir işlev üstlendi. COSATU’dan önceki örgütlenme faaliyetleri tek tek işyerlerinde sürdürülüyor ve yavaş işliyordu. Bu faaliyet küçük kazanımların korunmasını amaçlıyor ama büyük kaynak tüketimine yol açıyordu. COSATU’nun kurucu sendikalarından NUM (maden işçileri sendikası) bu biçimi değiştirdi ve bölgede kitle mobilizasyonu temelinde kısa sürede örgütlendi. Bu örgütlenmede işçilerin işyerinden ve işyeri dışındaki yaşamından kaynaklanan sorunları ile işçi ailelerinin ve çevre halkının sorunlarını bir bütün olarak ele alan bir yaklaşım benimsendi. İşkolu ve bölge örgütlenmesinin içiçe yürütüldüğü bu model COSATU’nun temel örgütlenme biçimini oluşturdu.
IV) Güney Kore’de KCTU Deneyimi

Güney Kore’de devlete yakın olarak bilinen FKTU federasyonu bulunuyordu. Ancak 1980 sonrasında işçi mücadelelerinin artmasıyla birlikte işçilerde yeni bir konfederasyon arayışları başladı. 1987 büyük işçi eyleminin ardından Kore İşçi Sendikaları Konfederasyonu (KCTU) kuruldu. KCTU başlangıçta devlet tarafından tanınmadı, sendikacılar tutuklandı. Uzun bir süre yasal olarak faaliyet yürütememesine rağmen kullandığı mücadele ve örgütlenme biçimleriyle, geçen yıllarda kendini kabul ettirdi. Son yıllarda Güney Kore’de yapılan büyük işçi eylemlerinin önderliğini KCTU çekti. Zaman içinde FKTU da bu eylemlere katıldı. KCTU ICFTU’ya da üye oldu. KCTU’nun ilkelerinin içinde örgütsüz işçilerin örgütlenmesine özel bir önem veriliyor çünkü sendikalaşma oranı sadece yüzde 13. Bunun için aktif örgütlenme kampanyaları düzenleniyor. KCTU’nun örgütsel yapısında işkolu sendikaları ile bölge konseyleri bulunuyor. Genel Kurul’un delegeleri işkolu sendikalarından geliyor. Genel Yönetim Kurulu’nda bölge başkanları da yer alıyor.
D) TÜRKİYE’DE SENDİKASIZLAŞTIRMA

Türkiye’de sermaye sınıfının stratejileri bir yapısal değişimle beraber karşımıza çıkıyor ve bu emek hareketini de çok ciddi olarak etkiliyor. Türkiye kapitalizmi 1980’lerden sonra bir “yenilenme” (!) dönemine girdi. 1990’lardan itibaren bu “yenilenme” küreselleşme olgusu ve stratejisiyle bütünleşti. Son ekonomik programlar bu konudaki nihai adımların atılmasını öngörüyor. Örneğin tarım alanındaki politikalar sonucu kentlere yoğun bir işgücü akımı olacak. DPT´nin tahminine göre Türkiye´de kentleşme yüzde 80-90 düzeyine çıkacak. Bunun sosyo-ekonomik tabloyu ciddi ölçülerde değiştireceğini görmek lazım. Sermayenin dünya çapında izlediği stratejiye daha önce değinmiştim. Bunun Türkiye´deki yansıması kamu alanında taşeronlaştırma ve özelleştirme ile serbestleşmedir. Diğer yandan özellikle sanayi alanında organize sanayi bölgeleri şeklinde bir organizasyon gelişiyor. Bu gelişme, Türkiye´de ücretli işçilerin sayısının dokuz-on milyona çıkmasını doğuran etkendir. Bunun daha da hızlanacağı görülüyor. Bugün kriz ortamında üretim ve yatırım aksamış durumda ama bu belki de “standardı ne olursa olsun yeter ki üretim ve istihdam olsun” yaklaşımının egemen olması için bilerek tercih ediliyor. Türkiye eninde sonunda düşük standartta da olsa bu günkü işsizlerinin bir bölümüne ve kentlere akacak yeni işsiz kitlelerine belirli bir istihdam yaratmak zorunda.
Bunun emek hareketine yansıması ise şöyle: Bugün Türkiye´de çeşitli sektörlerde ve çeşitli bölgelerde organize sanayi bölgeleri var. Seksen yeni organize sanayi bölgesinin planlandığını biliyoruz ve tarımdaki reform sonucu kırdan kente göçün artmasıyla birlikte kuralsız, kayıt dışı, çok düşük ücretle çalışan yeni bir işgücünün kentlerin çevrelerinde toplanacağını bugünden kestirmek mümkün.

Bu organize sanayi bölgelerinde işverenler örgütleniyor; yani bunlar bir yandan TOBB’a ya da TÜSİAD´a üye olabiliyorlar, ama ayrı tarz bir örgütlenmeleri de var. Organize sanayi bölgelerindeki işverenler dernek kuruyorlar ve bu derneklerin amaçlarından biri buralardaki işçilerin örgütlenmesini engellemek.8 Bu çok önemli; yani işçi sınıfı içerisindeki heterojenleşme, sınıf bilincinin zayıflaması gibi olumsuz etmenlerin dışında çok temel ekonomik sebeplerden kaynaklanan örgütlenme talebi bile böylesine bir duvarla karşı karşıya kalıyor. Bir de buna hukuksal yapıda 12 Eylül sonrası sendikalaşmayı engelleyen antidemokratik düzenlemeler katıldığında gerçekten sermaye sınıfının kendi içerisinde, sınıfsal temelde yeni döneme uygun çok ciddi stratejiler oluşturmuş olduğu görülüyor.

Bu sorun sadece hukuksal yapıda demokratikleşmeyle, bir takım hakların kağıt üzerinde kazanılmasıyla çözülebilecek bir sorun değil çünkü bu sorun, aynı zamanda işçi sınıfın yapısındaki değişikliklerden de kaynaklanıyor. Geçmişte ücretli emekçilerin büyük ölçüde düzenli istihdam içinde düzenli işçilerinden oluştuğunu ve büyük ölçekli kamu ya da özel sektör işletmelerinde çalıştığını görüyorduk. Oysa şimdi işletme yapıları esnekleşiyor, küçülüyor ve buna bağlı olarak istihdam biçiminde de ciddi değişiklikler söz konusu.

Türkiye için bunların en önemlisi kayıtdışı istihdam. Ama bunun yanısıra geçici ya da sabit süreli taşeron işçiliği gibi belli bir düzene dayanmayan istihdam biçimleri de gelişiyor. Kadınların istihdamı arttıyor, gençlerin istihdamı arttıyor, çok yaygın bir çocuk işçilik kullamını var ve bütün bunlar aslında Türkiye´de bir yeni işçi kitlesinin ortaya çıkmasına yol açıyor. Öte yandan çok ciddi bir gelişme ise 1980 sonrasında kamu emekçilerinin, yani memurların işçileşmesi.

Kısacası çok parçalı, heterojen yeni bir işçi kitlesiyle karşı karşıyayız. Yeni işçiler geleneksel tarzda örgütlenemiyorlar; bir başka deyişle kendiliğinden bir biçimde, sadece ekonomik temelde bir sendikaya üye olup toplu pazarlık mekanizmasından yararlanamıyorlar. Bunun önünde ciddi hukuksal engeller var; bunun önünde sermayenin stratejisinden kaynaklanan engeller var, ama bunun önünde bir de bu çok parçalı işçi sınıfının, yeni işçi kitlesinin kendiliğinden bir sınıf bilincine ulaşması önündeki engeller de var. Dolayısıyla kendiliğinden bir işçi sınıfı bilincinin doğmasını engelleyen bu ortam aynı zamanda bu kitle içerisinde milliyetçiliğin, dinsel ideolojinin ve bir takım cemaat kalıplarının etkili olmasını getiriyor.

Peki bütün bu gelişmeler karşısında sendikal hareket ne yapıyor? Türkiye´de sendikal hareketin bütün bunlar karşısında esasen hala varolanı koruma güdüsüyle hareket ettiğini görüyoruz; varolanı koruma, yani tutuculuk. Ama bunun bir çıkış olmadığı, olamayacağı giderek daha fazla sendikal aktivist tarafından görülüyor. Bunun nedeni de şu: on milyon ücretli emekçi içerisinde örgütlü işçilerin sayısı bir milyona inmiş durumda. Oysa sınıfsal çelişmeler devam ediyor, sınıfsal mücadele her alanda sürüyor; yaşanan kriz sınıf çelişkisini hızla derinleştiriyor. Dolayısıyla “nasıl bir örgütlenme, nasıl bir örgüt yapısı ve sermayenin politikaları karşısında ne tür bir yeni mücadele stratejisi” oluşturulması birincil mesele olarak emek hareketinin gündemine girmiş durumda.

Alında Türkiye’de bu konuda bazı olumlu adımlara da kısaca değinmek gerekiyor. Birincisi 1990 sonrasında kamu emekçilerinin yenileyici bir dinamik olarak emek hareketine katılmasıdır. Kamu emekçilerinin mücadelesi emek hareketinin bütününe teşmil edilebilecek özellikler taşımaktaydı. Hakların kazanımını yasalarda değil meşrulukta arayan fiili mücadele ve işçi sınıfının bir parçası olma bilincinin giderek yaygınlaşması olumlu özelliklerin öne çıkanlarıdır. Ayrıca kamu emekçileri hareketi işçilerle birlikte örgütlenme, yatay örgütlenme (yerel-bölgesel örgütsel birimler vb.) ve gelişkin bir iç demokrasi gibi yeni bir emek hareketinin yaratılması açsısından son derece önemli konularda da potansiyel bir güce sahipti.

Ama ne yazık ki bu potansiyel güç hayata geçirilemedi. Ayrıntılarına burada giremeyeceğim bir süreç sonunda kamu emekçileri hareketi, yenileyici özelliklerini sınıfın bir bileşeni olarak işçi sınıfının diğer kesimleriyle buluşturma ve ortak örgütlenme yerine dünyada örneği çok az olan “memurların üst örgütü”ne dönüştürüldü; yatay örgütlülükleri de içeren yeni bir örgütsel yapı yerine klasik örgüt yapısı benimsendi; emekçi inisiyatifini temel alan bir sendikal demokrasi yerine “fikirler koalisyonu” işleyişi belirledi. Sonunda grevsiz ve toplu sözleşmesiz dernek statüsünde bir “sendika yasasıyla” boğuşma noktasına gelindi. Buradan nereye gidilebilir? Bunu sadece kamu emekçilerinin meselesi olmaktan çıkarıp “Türkiye’de işçiler ve kamu emekçileri yeni emekçi kesimleri de örgütlenmenin odağına alarak yeni bir emek hareketi inşa edebilir mi?” sorusuna dönüştürmek gerekiyor.

Diğer taraftan Emek Platformu adıyla çeşitli meslek gruplarını ve işçi Konfederasyonlarını biraraya getiren bir bütünleşme yaşandı. Her ne kadar bir süreklilik arz etmese de ve kurumsal bir yapıya kavuşmasa da geleceğe dönük ciddi bir açılım yarattığı açıktır.

Yine örgütlenmenin odağa alındığı bir çalışma Türk-İş tarafından başlatıldı ve bu konuda sendikalarla birlikte ortak proje üretimi konusunda çeşitli toplantılar yapıldı.

Yine Sendikalar Kanunundaki örgütlenmenin ve sendikal birleşmelerin önündeki engellerin kaldırılması yönünde yapılan tartışmaların yaşandığı bir ortamda Çalışma Bakanlığının Sendikalar Kanununda değişiklik yapılması doğrultusunda sendikalara sunduğu teklif eğer örgütlenmenin önündeki yasal engellerin kaldırılması yönünde gerekli baskı hükümet üzerinde kurulabilirse yeni gelişmeler için uygun bir ortam yaratılabilir.

Kısacası Türkiye’de yeni bir emek hareketinin ipuçları vardır. Türk-İş, DİSK, Hak-İş Konfederasyonları, bağlı sendikalar ve Kamu emekçilerinin sendikalarında yaşanan sorunların aşılması ve örgütlenmeye ivme kazandırmak için ciddi tartışmalar devem etmekte ve çeşitli projeler hayata geçirilmektedir. Kısacası temel tartışmalar yapılmış, bazı örgütsel kararlar bile alınmış ve fakat bu kararlar henüz hayata geçirilememiştir.

Ama artık zorunluluklar dönemindeyiz; eskisi gibi kalma tercihimiz artık geçersizdir. Ya imkanlarımızı ve çabalarımızı yeni bir emek hareketinin inşasına yönelteceğiz ya da İngilizlerin dediği gibi “fosilleşeceğiz”! Ama yeni bir emek hareketi atölyelerden, mahallelerden, bürolardan, okullardan, hastanelerden, fabrikalardan serpilmeye devam edecek..

Arjantin’deki İşsiz İşçiler Hareketi ve örgütlenme deneyimi, tüm dünyada artık sıkça gördüğümüz sendikal birleşmeler, AFL-CIO’nun uygulamaya geçirdiği örgütlenme kampanyası, genç işçilere dönük aktif örgütlenme kampanyaları gibi strateji ve projelerin hayata geçirilmesi günümüz koşullarında gereklilikten öte bir zorunluluk haline gelmiştir.

E) SONUÇ

Neo-liberal ekonomi politikalarının uygulanmaya başlandığı 1980’li ve özellikle küreselleşme olgusunun ağırlığını hissettirdiği 1990’lı yıllarda tüm dünyada sendikasızlaştırma yönünde çeşitli girişimlere sıkça rastlanmış, üretim ve birikim sürecinde yaşanan değişime bağlı olarak işçi ve işyeri tipindeki değişim sendikaları zayıflatmıştır.
Bunun temel nedeni, bir örneği geçtiğimiz aylarda Türkiye’de uygulamaya sokulan Esnek istihdam modeli, kayıt dışı çalışmanın teşviki, bir avuç çekirdek işgücü dışında kalan çevre işgücünün her türlü güvenceden yoksun oluşu, özelleştirmeler, taşeron uygulamaları, işsiz sayılarındaki artış, sendikalların kamuoyunda prestij kaybına uğraması ve yukarıdaki bölümlerde ortaya koyduğumuz işgücü piyasasındaki değişimdir. Buna sendikal yapıların dönüşüme gerekli cevabı verememesi de eklenince yaşadığımız çöküntü kaçınılmaz olmuştur.

Yukarıda bir kısmını aktardığımız olumlu gelişmeler, geleceğe dönük olarak bizleri umutlandırmaktadır. Bundan sonraki süreçte, işsizlik olgusu yeni iş yasası kapsamında yaşanacak değişimle birlikte düşünüldüğünde çekirdek işgücünün ve geleneksel sendika üyelerinin haricinde kalan işçilerin örgütlenmesine dönük daha ciddi sorunlar yaşanacağı muhakkaktır.

Küreselleşme ile yayılan teknolojik devrim emek dünyasında ve istihdamın yapısında köklü bir değişim yaratmaktadır. Ancak, sendikalar ve daha genel olarak emek hareketleri, sermaye dönüşümlerim yansıtan pasif aynalar değildirler: kimlikleri ve stratejileri sık sık tazelenir ve yeniden biçimlendirilir. Tıpkı toplumsal hareketler gibi, sendikalar ve emek hareketleri de hatalı ve kötü gidişatlardan ders çıkarır, her derde deva olacağı öne sürülen kabul görmüş reçeteleri yeniden gözden geçirir ve yüzleştikleri sorunlara daha yapıcı yaklaşımlar geliştirirler (Bu yaklaşımlara örnek olarak “Yeni Sendikal Stratejiler” bölümünde ele aldığımız deneyimleri gösterebiliriz).

Sendikalar kendilerini yeniden işlevsel kılabileceklerini göstermiş, hatta ‘bilgi çağını’ yakalamak için yeni arayışlar içerisine bile girmişlerdir. Sendikaların kendi web sitelerini kurmaları ve “siber grev gözcüsünün” ortaya çıkışı, işgücü örgütlenmesinde de yeni bir çağın sinyallerini veriyor, İngiliz TUC (Sendikalar Kongresi) lideri John Monks, Liverpool’da sendikacılar için modern elektronik altyapısını hizmete soktuğu sırada yaptığı konuşmasında “bilgi teknolojisinin hızına ayak uydurmakta geç bile kaldık, oysa gelecekte sendikaların bulunması gereken yer bu” diyordu. Modern iletişim yöntemleri, sendikalar arası diyalogu ve sermayeye karşı devam eden örgütlenme mücadelesini pekiştirmektedir.

1990’ların ortasında tüm Kuzey’de sendikalar yeniden canlanmaya başladı. Örneğin 1990’larda Fransa, Belçika, Yunanistan, İspanya ve Kanada’da, bütünüyle olmasa da hemen hemen Güney’dekilere eş genel grevler baş gösterdi. Sendikalar, neo-liberalizmi idare etmekle meşgul olan sosyal demokrat partilerden boşalan işçi sınıfı liderliğine yeniden soyundular.

Toplumsal yeniden oluşum, bir on yıl alabilir, yahut 1980’ler sonrası Kuzey’de işçi sınıfı tecrübesinde olduğu gibi yoğun bir iktisadi yeniden yapılanma sürecinin ardından on yıldan fazla da sürebilir. Bu iyiye gidiş, biraz düzensiz, kararsız ve sallantılı bir yapıda olmasına karşın yine de gerçek bir görüntü sergiliyor. ILO, 1997 yılında yayınladığı Küresel İstihdam Raporunda yüzyılın sona erdiği bu dönemde dünya genelinde sendikaların durumunu ‘yıpranmış fakat meydan okumak için ayağa kalkmakta’ şeklinde nitelendirir.Geçen on yılda işgücündeki sendika üyelerinin oranı tüm dünyada, kimi yerlerde keskin bir düşüşe varan ölçüde, azalmıştır. Ne var ki rakamlar hikayenin yalnız bir bölümünü anlatmaktadır. Bölgeler arasında ve her bölgenin sınırları, içinde sendika üyesi çalışan sayısında hatırı sayılır değişimler yaşanmıştır. Örneğin genel eğilimin aksine 1980’lerin ortasından 1990’lara kadar İspanya ve Hollanda’da sendika üyeliklerinde önemli artışlar görülmüştür. Düşüş en fazla Doğu’da yoğunlaşırken Güney önemli ilerlemelere sahne olmuştur. Ayrıca birçok ülkede sendikaların ulusal politikalar üzerindeki etkisi artmış durumdadır ve yukarıda gördüğümüz gibi, sendikalar tarafından da yeni davranış ve stratejiler dağarcığı geliştirilmiştir. Geçmişte olduğu gibi, rakamsal düşüşlere sahne olan dönemler aynı zamanda siyasi yenilenmenin yaşandığı dönemlere rastlamaktadır. ILO’ya göre burada söz konusu olan ‘rakamların ağırlığından ziyade militan sendikacılıktır’ (ILO, 1998 Küresel İstihdam Raporu). Çoğu işçi, yegane temsil edilme aracı olan sendikayı terk etme lüksüne sahip değildir. Sendikalar i98o’lerde ya-şanana benzer çekilme dönemlerinin ardından kendilerim yeniden gerekli kılmak için mücadele verirler.Emek hareketinin karşı karşıya kaldığı sorunlara gelince, 1999-2000’de ILO ve ICFTU sponsorluğunda gerçekleştirilen elektronik konferansta geliştirilen liste konuya giriş için iyi bir başlangıç olabilir. 20. yüzyılda örgütlü emek konulu bu konferans için hazırlanan arka plan belgesi aşağıdakileri içeriyordu:

1. İstihdam ve sendika üyelik kalıplarının değişimi – kol işçiliğinin ve kamu sektörünün düşüşü,

2. Emek-idare ilişkilerindeki değişimler – tarihsel sermaye-işgücü toplumsal uzlaşmasının zayıflaması,

3. Sendikaların kamusal statüleri – sendikalar üzerindeki yasal kısıtlamalar ve endüstriyel ilişkilerde devletin rolünün azalması,

4. Ekonomik ortamın düşmanca tutumu – Altın Çağ’ın sona ermesi, esnek finansal kapitalizmin üstünlüğü,

5. Uluslararası ekonomi – küreselleşmenin şimdiye kadar istihdam ilişkilerinde süregelen ulusal düzenlemeye meydan okuması.

En ilgi çekici olansa, farklı sendikalardan bu gündeme ilişkin gelen yanıtların alanı ve derinliğiydi. Doğru soruları sormak, yolun yarışım aşmak demektir ve sendikalar (biraz geç de olsa) Kuzey çalışanlarının yüz yüze geldiği esas sorunlara hitap etmeye başlamışlardır.

Yeni idari stratejiler, sendikaları daha ulusalcı bir yaklaşıma zorladı. Kuzey varoşlarının aşırı sömürülmüş giyim sanayisi işçileri (genellikle göçmenler) ise neo-liberalizmin empoze ettiği koşullara karşı alışılmadık şekillerde yanıt vermişlerdir. Geleneksel sendika stratejileri, sendikasız ve on derece kötü çalışma koşullarıyla işçi çalıştıran acımasız işverenler tarafından sindirilmiştir. Bundan dolayı, Andrew Ross’un ifade ettiği gibi, “eylemciliğin başı çeken yönü, büyük, ünlü şirketlerin imajım hedef alan kampanyalara çevrildi” (Alıntı: Munck, 2003, 128). Özellikle ABD’de herkesçe bilinen markalara karşı yürütülen bu tür kampanyalar başarılı olmakla kalmamış, üretimle tüketim arasındaki ve Kuzey’le Güney işçileri arasındaki kopukluğu da (hem teoride hem de uygulamada) gideren bir köprü görevi görmüştür.Emeğin uyanışına dair aşırı bir iyimserliğe kapılmadan önce, emeğin karşı karşıya kaldığı çok ciddi sorunlara da eğilmekte fayda var. Manu-el Castells, sendika dışından ama geniş anlamıyla ilerici bir konumdan sendikalara şunu tembihlemektedir: “Eğer sendikalar yatırımın belirlediği çerçeve içinde pazarlığa devam ederlerse, yatırımın küreselleşmesi ve bilgilendirilmesi karşısında alt olacaklardır” (Alıntı: Munck, 2003,128).
<

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur