Uluslararası bir sol için elele PETRAS’la Neuquen’de söyleşi – Elio Brat

Bizim bugün tanıdığımız Petras nasıl oluştu?

Babam balık kesme işinde çalışan bir işçiydi ve ben de o çalışırken ona eşlik ederdim. 14 yaşımda, onunla birlikte çalışırken, ortaokula devam ediyordum. Ta ki tüm geceyi arkadaşlarımla geçirip, sabahın beşinde balık satın almaya gittiğimiz güne kadar; bıçak elimden kaçtı ve neredeyse bütün parmaklarımı kestim. Parmaklarım duruyordu ama büyük sorun çıktı. O zaman babam en iyisinin okula devam etmem olduğunu söyledi, çünkü artık onun işi için uygun değildim. Aklımın başka yerde olduğunu söylüyordu. Bana şöyle dedi: “En iyisi sen okula git çünkü işçi olarak işe yaramıyorsun.” Demek ki işçi olmayı başaramadığım için entellektüel olmuşum değil mi? (gülüyor)
Annemse Osmanlı imparatorluğu yönetimi altında doğmuş eğitimli bir kadındı, bu da en azından, ulusalcı bir yaklaşım içinde olmasına neden oluyordu. Evde Rumca konuşulurdu ve Asya, Türkiye, Filistin ve Ortadoğu ile coğrafi bir yakınlığımız vardı. Ama üniversiteye gittiğimde çok kötü bir zamana denk gelmiştim çünkü Macarhtürcülük zamanıydı ve çok fazla korku, taciz vardı. Anne-babaları en azından sosyal demokrat olan yahudi arkadaşlarım vardı ve mahallemiz gerçekten de özeldi. Bira içip konuşurken politika, din ve varoluşçuluk gibi konular hakkında tartışırdık. Böylece sonunda Boston yakınlarında yaşamakta olduğumuz yeri terkederek California’ya taşındım, çünkü oralardaki üniversitelerin daha ilerici olduklarını duymuştum.

Kültürel asiler dönemine denk gelmiştim. Ama ilk sömestrenin sonrasında üniversiteyi terkettim ve okuyup-yazdıklarımızı birbirimizle tartışmak üzere bir araya geldiğimiz kafe ve barlarda okunan öyküler ve şiirler yazmaya başladım. 1960’da San Francisco’da Marksist gruplarla tanıştım, ve onların fikirlerine ikna oldum -daha doğrusu kendi kendimi Marks, Lenin, Troçki, Gramsci’nin kitaplarını okumaya ikna ettim. Doğrusu Kübalılar giderek daha sola doğru ilerlerken ve kendilerininkinin sosyalist bir devrim olduğunu ilan ederken, kendi kendimi Küba devrimine eşlik ederek radikalleştirdim. Arkadaşlarımın beni yeniden fabrikada çalışmaya ikna ettikleri dönem de aynı dönemdi. Üç yıl boyunca otomatik makinalar üreten bir metalurji fabrikasında çalıştım. İşin aslı kimseyi örgütleyemedik çünkü imalat işçileri yılda yüzde 6-7 ücret artışı elde ediyorlardı o dönemde. Bizi dinleyenler çok azdı.

Hangi örgüttü bu?

Kendisine Sosyalist İşçiler Partisi diyen bir gruptuk, troçkist bir grup.Ama baştan itibaren siyaset hakkında farklı görüşlerim vardı. Fabrikada geçen süre işçiler arasında bir dizi bağlılık yarattı, çoğu aslında güneyli muhafazakarlardı ama MacArthurizme karşı bir bildirgeye imza attığım için beni fabrikadan atmak istediklerinde, artık paylaştıkları çok şey de vardı.San Francisco kent konseyini ele geçirdiğimizde federal polis fabrikaya giderek benim cezalandırılmamı istemiş. Orada işçiler -ki aralarında birçok Kore savaşı gazisi de vardı ve diğerleri de güneyli ortalama ırkçılardı-, benim atılma vaktim gelip çattığında aralarından bir delegasyon seçerek benim görüşlerime katılmadıklarını ama görüşlerimi dile getirme hakkıma da saygı duyduklarını bildirdiler. Sonra işçiler işi durdurmakla tehdit ettiler ve fabrikadaki tüm saygınlığını yitirmekten korkan sendika bürokrasisini de ikna ederek beni işe geri aldırdılar. Böylece kavgayı kazandık ve ben de yeniden işe başladım. Sonra anneme yaptığım bir ziyareti bahane ederek 1 yıllık tazminat vererek beni işten çıkarttılar. Bununla Berkeley üniversitesine geri döndüm ve orada Kennedy’nin Küba’ya karşı yürüttüğü saldırganlık siyasetine karşı mücadeleye katıldım. Orada büyük bir öğrenci hareketi yarattık, aralarında 40’a yakın troçkist militan, anarşist, yeni soldan bir sürü grup vardı. Ama partimiz bütün bu hareketliliği kendisine karşı büyük bir tehdit olarak gördü, çünkü onların dikey yöntemlerini benimsemiyorduk. Sonra aramızda bir dizi ayrım oldu, biz ayrıldık, parti de iki kişi kaldı. Biz de kendimizi savaş karşıtı harekete ve siyah kitle hareketine adadık ki, 30 bin gencin katıldığı ilk büyük öğrenci boykotu denememizi de o zaman yaptık.
O hareket bütün ülkede büyük yankı yaptı. Derken hayatımın o evresini kapattım ve tezimi hazırlamak için Şili, Peru ve Arjantin’e gittim. Ama kendimi Şili’ye yoğunlaştırarak Şili’deki mücadele ve sosyo-ekonomik formasyon üzerine bir tez yazdım. Tezim bir de ödül kazandı ve kitap olarak da basıldı. Kitap biraz kahinceydi çünkü muhtemelen seçimlerin kazanılacağını ama Şili otoriterizminin pusuda olduğunu ve zafere saldıracak birçok güç olduğunu yazmıştım. Bu 1968’deydi ve bu eğilim bana çok açık görünüyordu. Şili’de keşfettiğim bir başka şey ülkenin demokratik sivil yüzünün ardında güçlü bir otoriterizmin saklı olduğu ve yukardan sert bir sınıfsal nefretin mevcudiyetiydi. Orada birkaç yıl Cephe hükümetinin danışmanı olarak kaldım, bir dizi insanla ve parlamento dışı gruplarla ilişkiler kurdum. 11 Eylül 1973 darbesinden dokuz gün önce Şili’yi terkettim çünkü hükümetin üç anayasacı generalin istifasını kabul etmesiyle her şeyin yitirildiğine inanıyordum. Bu bir intihar eylemiydi ve ben de kişisel olarak hükümetin berbat hatalar işlediğine, ordu ile ittifak kurmak ve Hristiyan demokratlar arasında müttefik aramak için kitle mücadelesini ve fabrikalarda örgütlenen işçi hareketini kurban ettiğine inanıyordum. Onların darbeyi kolaylaştırdıklarına inanıyordum ve ben de tek başımaydım.

Cephe Başkan Allende’yi kurtarma sorunuyla yüzyüze değil miydi?

Bunu ona değil ama hükümetle temas kurduğum kişi olan Savunma Bakanı’na söyledim. Dönmemin ardından İtalyan senatör Lesio Basso beni çağırdı ve Latin Amerika’daki insan hakları ihlallerine karşı Russel Mahkemesini kurduk. Mahkemenin kurulma aşamasında basında ve medyada güçlü bir etki yaratıldı. Nobel ödüllü bir düzine insanı ve Garcia Marquez ve Julio Cortazar gibi yazarları ve büyük prestij sahibi matematikçileri işe dahil ettik. Ben de daha az tanınmış birisi olarak doğu jürisine katıldım ama daha çok kuzey Amerikan hükümetiyle ve Brezilya, Şili, Bolivya ve daha sonra sağın işbaşına geldiği bütün ülkelerdeki baskıları tezgahlayan çokuluslu şirketlerle ilgili suçlamaların dokümantasyonu işine katıldım. Büyük bir deneyimdi. Orada Yunan Sosyalist Parti lideri Andreas Papandreu ile tanıştım, oturumlardan birisine katılmıştı. Beni Yunanistan’a çağırdı, 1976’da kısa bir ders vermek üzere oraya gittim, ki kendisini de Atina’daki Sosyalist Partiyi terkedecek bir sonraki başbakan olacaktı. Çok şey tartıştık, marksizmin temel kavramlarını ve bunların Yunanistan’da olup bitenlere nasıl uygulanacağını tartıştık. Tanrım, sanırım iyi bir öğrenci değildi, çünkü sola sinyal vererek iktidara gelip sonra sağa çekti.
Seçimleri kazandığında İtalya’daydım ve ona bir tebrik telgrafı gönderdim. Beni hemen Yunanistan’a çağırdı. Ertesi gün oradaydım ve bana Akdeniz’de sendikalarla, kooperatiflerle ve diğer örgütlerle bağlantılı bir eğitim merkezi sundu. Yaklaşık üç yıl Yunanistan’da kaldım. Kadınların, emeklilerin, sendikaların gelişimiyle ilgili çok zengin bir deneyimdi. Demokratik ilerlemeler vardı ama başkan benim sürekli ısrarlarımı dinlemedi ve borçlu fabrikalara, işçilere devretmek üzere el koymaya cesaret edemedi. Sürekli olarak önce krizi çözelim, sonra düşünürüz diyordu. Bense tam tersine fabrikalara el koyarak krize müdahale etmeyi ve iyileşmeyi böylelikle sağlamayı öneri
yordum. Farklılıklarımız vardı. Sonra iş bir uyum planını uygulamaya gelince, sendikalar greve gittiler -sosyalist sendikalar ve o da hepsini partiden attı. Ben de atılanlarla dayanışma amacıyla istifa ettim. Bu da yaklaşık 86 yılındaydı. Daha önce venezüella’da ve Orta Amerika’da Sandinistalarla birlikte oldum. Sandinistalarla fazla özdeşleşemedim çünkü çok ihtişamlı, dikey ve biraz da oportünisttiler.

Daniel Ortega’yı mı kastediyorsunuz?

Ortega ve kardeşi Humberto, çürümüş bir tarza yönelerek Nikaragua’nın en zengin adamları oldular. Chamarro ile işbirliği yaptı ve Kuzey Amerikalılara madalya verdi. Ama Venezüella’da Carlos Andres Perez’in ilk döneminde, 1976-77 yıllarında bulundum, petrol ulusallaştırılmaları sırasında. Bir yıl sonra da Maracaibo’da ders verirken bir soruşturma yaptım. Ulusallaştırmanın sınıf yapısı ve gelirler üzerindeki etkilerini araştırdım. Ve sadece ulusallaştırmanın beklediğimiz sonuçları vermediğini keşfettim. Yeni yöneticiler de İngiliz aksanıyla konuşuyor, aynı anormal evlerde oturuyor ve eskilerle aynı ayrıcalıkları paylaşıyorlardı. Toplumsal üretim ilişkilerinde birşey değişmemişti. Daha da kötüsü: yeni gelirler, aldıkları kredileri tarıma ve üretime değil, gayrımenkule yatıran sahte tarım sektörüne aktarılıyordu. Orada ulusallaştırmanın sağladığı faydalar üzerine eleştirel bir inceleme yaptım. Şimdi de Chavez’le birlikte eskiden yazdığım kitap şahane oldu.
Başkan Hugo Chavez’e güveniyor musunuz? Bazıları ona yeni Peron diyor?

Benzetme yapmak gereksiz. Chavez kendisine özgü birisi. Kendi tarzında bir popülist. Çok basit, halktan bir adam. İki kez görüştük, bir öğlen bir de akşam yemeğinde. İyi niyetli olduğuna inanıyorum, ama stratejik bir programı yok. Hükümeti birçok iyileşme sağladı. Üreticilerin tümünü birleştirebilme yeteneği anlamında Peron’a benzer bir siyaset yürütüyor. Kapitalistleri, işçileri, tarımı, çiftçileri büyük bir üreticiler bloku halinde biraraya getirmek. Petrol gelirlerini sosyal işleri finanse etmek için kullanıyor. Dahası da var: bağımsız bir ulusalcılığı Birleşik Devletlerle iyi ilişkiler içinde kurabileceğini düşünün. Bu da onun sınırı diye düşünüyorum. Öte yandan, söylemi ve hükümetin sosyal işleri en alta yönlendirmesi üst orta sınıflarda ve egemen sınıfta büyük bir tepki yarattı. Kendisine yönelik büyük bir nefret yarattı ve halk sınıfları onu destekliyor.
Sadece sosyalist bir rejim altında hayal edilebilecek tarzda bir sınıfsal nefret bu. İki taraflı bir nefret: Venezüella Şili’deki kutuplaşmadan bu yana görülmemiş biçimde ikiye bölündü. Dahası: Birleşik Devletlerde aşırı bir hükümet olduğu için rejime yönelik nefret de büyüyor. Bu da bence çok ilginç bir durum yaratıyor çünkü Chavez, Peron’dan farklı olarak, orduya yönelik bir siyasete sahip. Darbeye katılanlara karşı en azından alt düzeylerde iyi bir atak yaptı. İşçileri silahlandırmadı ama komitelerde örgütleniyorlar. Çok çelişkili bir süreç ve liberal bir siyasetle anti-emperyalizmin birleşmesini temsil ediyor. Ekonomik denge en zayıf tarafı çünkü örneğin Merkez Bankası yeni liberal. Ve refah politikaları öneriyor. Borçları ödemeye devam ediyor ama sosyal programı da ilerletmek istiyor. Şimdi petrol fiyatları düşerken, Irak’tan sonra, bir karar alması gerek. Çünkü petrol fiyatlarını daha da düşürecekler ve bu da hükümet gelirlerini dramatik biçimde azaltacak. Bu darbenin mi hükümetin mi güçleneceğini gösterecek olan büyük bir an.

Küba devriminin Komutan Fidel Castro’nun ölümü sonrasında nereye gideceğini düşünüyorsunuz?

Sadece tek bir olasılık yok, olabilecek bir dizi şey var. Bunlardan birisi solun yeni teknokratlar kuşağı olarak adlandırdıkları kümeyle devrim zamanından kalan eski militan kuşağın kolektif yönelimi olabilir. Birlikte belki ilerleyebilir, politik alanı genişletebilir ve ekonomik planları daha organik bir biçimde akılcılaştırabilirler. Bu bir olasılık. Daha çok Küba ile Birleşik Devletler arasındaki koşullara bağlı. Birleşik Devletler Küba’ya yönelik askeri baskıyı sürdürdükçe inanıyorum ki iç koşullar ulusal güvenlik gerekçeleriyle daha sınırlı olacak. Bir başka seçeneğin daha fazla liberalleşme ve siyasal alanda daha büyük bir özerkleşmenin bileşiminden oluşacağına inanıyorum.
Bundan sendikaları ve diğer organizmaları kastediyorum ama bu da demin söylediğim ulusal güvenlik koşuluna bağlı. Üçüncü olarak, daha az karizmatik olan ve kendisinin de yarattığı eski ve yeni kuşaklar arasındaki ve güvenlik siyaseti ile genel olarak siyaset arasındaki bazı çelişkiler konusunda daha kıt bir analiz gücüne sahip olan Raul Castro’nun yönetimi altında bir rejim olabilir. Bence, en muhtemel seçenek üç tartışmayı birbirine bağlayabilecekleri tedrici bir değişim süreci olabilir: etkinlik ve katılım, diğeri ticarette dışa açılma ve devlet şirketlerinin toplumsallaştırılması ve üçüncüsü güvenlik sisteminin Avrupa, Kanada vb ile ilişkilerin derinleşmesi yönünde artan baskılar karşısında ne derece korunabileceği. Bence bunlar çok önemli tartışmalar. Bunlara çeşitli demokrasi tarifleri de dahil. Demokrasi ne ölçüde parti tartışmalarıyla özdeşleşebilir, sivil toplum yapıları ve sendikalar ne ölçüde bağımsız olabilir. Birleşik devletler Küba’ya güçlü biçimde saldırırsa tüm ülke parti önderliği altında tek bir ordu gibi birleşir. Birleşik Devletler geri çekilirse ya da daha geniş seçenekli bir siyaset izlerse Kübalılar da kendilerini daha geniş bir tartışma yapacak kadar güvenli hissederler.

Saramago ve diğerleri gibi Küba’ya yönelik entellektüel eleştiriler konusunda ne düşünüyorsunuz?

Bence solun, örneğin Galeano ve Saramago’nun eleştirileri çok çok ciddi bir şey konusunda hatalı: Küba’nın ulusal güvenlik sorununu tamamen görmezlikten geliyorlar. Terörist eylemler, askeri tehditler, Castro’ya yönelik saldırılar, otellere, iletişim ve ulaşım sistemine yönelik saldırılar devrimi yıkmak amacıyla sürerken, Bush gibi dünya siyaseti açısından faşist ve emperyalist bir hükümete karşı sadece taş atarak mücadele etmeyi önermek bana tamamen sorumsuzluk gibi geliyor. Eleştirilerimizi ve değerlendirmelerimizi Küba’nın içinde bulunduğu bağlama yerleştirmeliyiz.
Küba’ya yönelik eleştiriler arasında kendinize yakın bulduğunuz var mı?

Küba’nın güvenlik sorunu veri olmak üzere, bence tartışmayı ekonomideki tercihler konusunda geliştirmeliler. Sendikalar, entellektüeller ve devrimin lehine savaşanlar buna dahil edilmeli. Kuzey Amerikan hükümeti tarafından finanse edilenler buna dahil değil. Bence temel alan bu. Bence turizmin Küba’nın pirinç ihtiyacını giderebilecek olan alanları etkileyecek oranda ve biçimde yayılması üzerine tartışılmalı. Örneğin biyoteknolojiye verilen önem ve duyulan inanç sorgulanmalı çünkü 40 milyar dolar harcanan biyoteknolojide 25 tane karlı ürün var ki bu da ürün başına yüksek bir maliyet. Anlamaları lazım, biyoteknolojiye sihirli bir inanç besliyorlar. Biyoteknoloji en fazla sınırlı bir alanda deneysel amaçla uygulanabilir ama bence çok riskli. Turizm Küba için çok iyi çünkü altyapısı düzgün kurulmuş. Ama örneğin tamamen Sovyet pazarına bağımlı olan ve üreticilerin doygunluk hissetiği şeker üretiminde olduğu gibi aşırıya kaçılırsa sorun çıkar, Küba ekonomisinin bir dizi alanda çeşitlenmesi lazım. Bence bunlar önemli konular.
Petras, Sovyetleri hatırlıyorsunuz. Gorbaçov büyük bir hain miydi? Putin konusunda ne düşünüyorsunuz? Sovyetler Birliğinin yıkılışını nasıl yaşadınız?

Yıkımın, insani anlamda tam bir felaket olduğunu düşünüyorum. İşçilerin çoğu için yaşam standartı yüzde 80 azaldı ve emekliler herşeylerini yitirdiler. Yaşlılar sokaklarda ve ayda on dolarları bile yok. Yaşam beklentisi 64 yıldan 58 yıla düştü. Fahişelik muazzam arttı. Bulaşıcı hastalıklar. 10 milyon Rus bunlardan öldü ve hiç de ölmeleri gerekmiyordu. Bunun basit bir Gorbaçov sorunu olduğunu düşünmüyorum. O Stalin’in izini sürdü ve Stalin’i destekleyen ayrıcalıklı kast batılı bürokratlara dönüştü, devrimin mirasından çok kuzey amerikan kapitalizmine yöneldiler. Kapitalizm bürokratların tüm yaşam tarzına ve değerlerine sinmişti. Gorbaçov’u iktidara getiren ve izlediği siyaseti belirleyenler de onlardı: retorik olarak sosyalizmden sözederken, kapitalizmi nüfus ettirmek üzere batıyla uyumlulaşmak. Gorbaçov siyasal olarak tam bir aptaldı, kalın kafalı bir aptal. Bush onunla görüştüğünde şöyle dedi, “hiçbir şey elde etmeden istediğimiz herşeyi vermelerini beklemiyorduk.” Gorbaçov politik bakımdan görüşmelerde aptalca davrandı, iktidar bilgisi konusunda aptalca davrandı, hükümet oluşturmada aptalca davrandı. Şimdi ise Pizza Hut’da pizza satan bir aptal olarak yaşamına devam ediyor. Tüm çevrelerde, Birleşik Devletlerdeki gerçekçi çevrelerde bile çok gözden düşmüş bir kişilik. Birleşik Devletlere bir imparatorluk sunan bir aptal yarattılar.
Ya Mao sonrası Çin?

Mao döneminde de bir dizi sınırlılık vardı, bir dizi akıldışı çelişki ve kampanya. Bazıları iyi niyetli, bazılarının berbat sonuçları oldu. Mao döneminin en değerli yönünün toplumsal eşitlik ve alan çalışmaları olduğunu düşünüyorum, 50’li yıllarda sona eren “büyük sıçrayış” maceraları bir yana. Kadınların sağlık, eğitim ve korunma gibi sorunlarını çözdüler. Mao ve bu yeni kapitalizm yanlıları sınıfı üretici güçler üzerindeki baskıları, çiftliklerin genişlemesi üzerindeki sınırlamaları kaldırdıklarında bunu çok akıldışı bir biçimde yaptılar. Dönüşü olmayan bir biçimde kapitalizme geçmek için daha fazla reform yapmaları gerektiğini düşündüler. Bunun sonucunda iki şey oldu: toplumsal sınıflar arasında benzeri görülmemiş bir kutuplaşma çünkü Çin’deki çalışma koşullarının dünyadaki en kötü koşullar olduğunu düşünüyorum. Dünyanın en kötüsü!
Eskiden partideki bürokrasi işçilere özerklik tanımaksızın onları koruma işlevine sahipti. Mao dönemindeki çalışma koşulları çok düzgündü. İşçiler fabrikalarda fazla sıkıntı olmadan çalışıyorlardı. Dinlenme zamanları vardı, öğleden sonra yarım saat kestiriyorlardı, 20 dakika kuşluk vakti… Fazla kazanmıyorlardı ama ezilmiyorlardı. Şimdi daha fazla kazanıyorlar ama tamamen vahşi koşullar altında, özellikle yabancı sermayeli ihracat fabrikalarında. Sonuçta, üretici güçler muazzam oranda büyüdü, sınıf kutuplaşması artarken ve grevler, protestolar çoğalırken. Çin’de yaşanmakta olan isyanlar ve çatışmaların bir parçasını bile bilmiyoruz.

Bence kendisine hala komünist diyen Çin kapitalist partisinin sorumsuzluğu patlayıcı düzeylere ulaştı. SARS salgını kamu sağlığı sisteminin çöküşüne, bürokrasinin kibrine ve tamamen ihracata ve yabancı sermayeye dayanan ekonominin kırılganlığına işaret ediyor. Çin ihracatı denilen şeyin yüzde 50’sini çokuluslu şirketler gerçekleştiriyor ama Çinli gibi görünüyor çünkü orada yerleşikler. Ama kazanımlar ve teknoloji yabancıların elinde. Gelecek on yılda bu kırılganlıklar ve çelişkilerin sistemi hangi derecede sarsabileceğini görmek gerek.

Sizin Neuquen’deki varlık sebebiniz hakkında konuşmadan bitirmek istemiyorum. Zanon’un ve buradaki işçi öz-yönetim deneyiminin anlamı nedir?

Zanon burada sendikalar, TİES, CTA, öğretmenler, üniversite profesörleri, kilise arasındaki toplumsal ittifaklarını genişletir ve derinleştirirken kendisini sürdürme ve zenginleştirmeye dair bir dizi olanak yaratıyor. Zanon’u savunmaya yönelik diğer çabaların da ihmal edilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Sanırım gergin bir süreç yaşanacak. Fabrikalara el konulmasını meşrulaştırma mücadelesi son derece önemlidir ve bu tüm mücadele biçimlerini birleştirmelidir: sokak kavgaları, kurumsal mücadele, yasal mücadele, tüm bu biçimler böylece bir güçler dengesi sağlayabilir ve hükümet de bir daha saldırma gücü bulamaz. Bence Zanon her gün şirkete ilişkin yeni birşey öğreniyor. Meclisi sürdürürken teknisyenlerle birlikte işi profesyonelleştirmeyi öğreniyorlar. Bence önemli olan makinaların onarımı ve yenilenmesi için bir kapitalizasyonu finanse etmeleri.
Tüm para ücretlere ayrılamaz. Tüketimi yatırımla dengelemek gerek. Bu temeldir. Üretim hattını geliştirmek ve Bolivya, Venezüella gibi yerlerde ürettikleri mükemmel ürüne yeni müşteriler bulmaları gerek.

60’lı yılları düşünürseniz Zanon Arjantin açısından alışılmadık bir örnek mi?

Evet ama daha önce de Cordova ve diğer yerlerdeki mücadelelerin ve kavgaların merkezinde böyle öz yönetim örnekleri olmuştu. Önemli olan Zanon deneyiminin uzatılabilir ve alışıldık olmayan bir örneğe dönüştürülebilir olması.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur