Birgül Ayman Güler Kimi Temsil Ediyor? / Osman Zeki

Türk İş işçilere, kapitalistler ve ortaklarının devletini aynı zamanda kendisi de bir kapitalist organizasyon olan devleti savunmalarını öğütlüyor. Kuruluşundan itibaren, devletten bağımsız kalmamaya özel bir önem atfeden Türk İş’ten başka türlü bir açıklama gelmesi garip olurdu. İş yasasına karşı hiçbir şey yapmayan bu “büyük” konfederasyon, Türk Silahlı Kuvvetlerinin gelir kaynağı olan (Tekel, Milli Piyango vb.) kuruluşların özelleştirilmesi gündeme gelince ayağa kalkarak, vatanına sahip çıktığını gösterdi.

Türk İş bunları yaparken, bu işin kuramcıları bildikleri bütün sol, sosyalist argümanları kullanarak işçi sınıfı ile ulusal devletin çıkarlarının içinde bulunduğumuz dönemde aynı olduğu yalanını yaymaya başladılar. Onlara göre küreselleşme emperyalizm demekti ve ulusal egemenlikleri parçalama hedefi vardı. Aynı zamanda sosyal haklar da küresel sermayenin saldırısı altındaydı o zaman ulusal devlet ve işçiler birlikte anti-emperyalist bir mücadele vermeliydiler.

Şu tip gerçekler ise gözlerden saklanmalıydı. Ulusal diye adlandırılan devlet, kapitalist bir devletti ve ülke içinde yeterli sermaye birikimi olmadığı gerekçesiyle köylülüğün mülksüzleştirilmesi ve proletaryanın kamu işletmelerinde sömürüsü yoluyla özel sermayeye birikim olanakları yaratmıştır. 10 yılda demir ağlarla ördüğü ülkeyi 70 yıl sonunda devlet kuruluşlarını satın alabilecek birikime sahip çok sayıda kapitalist yarattığı bir noktaya getirmişti. Dünyanın tek bankası sahibi olan ordusu olan TSK, mali oligarşinin (Oyak) ve yüksek ücretli işçi aristokrasinin (subaylar) örgütü olarak (bu emperyalizmin ta kendisidir) ülke işçi sınıfının sömürüsüne bilfiil ortak olmasının yanı sıra, devlet gelirlerinden aldığı paylarla ülkenin en güzel koylarında ve limanlarında yaptırdığı tesislerde ücretsiz emek (erat) kullanımı yoluyla kendi vatanını savunuyor. Küresel sermaye gruplarıyla çeşitli nedenlerle girdiği şirket ortaklıkları, dünya silah tekelleriyle paylaştıkları rüşvetler, emperyalist merkezlerin vurucu gücü gibi özelliklerini saymıyoruz.

İşte işçilerden sahip çıkmaları istenen vatan bu!
Sadece işçilerden değil, kamu reformunun hedef tahtasında duran kamu çalışanlarından da istenen bu. Kamu çalışanları sendikaları şimdi dergilerinin, panellerinin kapılarını, işçi sınıfına kapitalistlerin devletini savunmayı öneren “ulusalcı” gericilere açmış durumdalar.

ESM sendikasının dergisinin Mayıs 2003 tarihinde yayınlanan sayısında Birgül Ayman Güler’in “Kamunun Yeniden Yapılandırılması” başlığında bir makalesi yayınlandı. Bu makalede Güler, neo-liberalizmin kamunun yeniden yapılandırılması girişimlerine karşı kamu istihdam rejiminin özel sektör istihdam rejiminden ayrı tutulmasını savunmanın çalışanların ve kamu hizmetinin çıkarına olduğunu iddia ediyor. Özetle söylemeye çalıştığı şu: çalışanların ortak örgütlenmesi bugün savunulmaması gereken bir taleptir. Savunulması gereken tek bir kamu istihdamı esas olarak da devlet memurluğu statüsünün kalmasıdır. Kamu çalışanlarının mücadele diliyle ifade edecek olursak, ortak örgütlenmeye hayır, ortak çalışanlar yasasına hayır.

ESM bilindiği gibi sendikalar yasasının doğurduğu ve kökeni Enerji Yapı Yol Sen olan bir sendikadır. Enerji Yapı Yol Sen işkolu şartına uymayı reddettiği, farklı statülerde çalışanların ortak örgütlenmesini savunduğu için KESK’ in kurucu üyesi olmasına rağmen, yasaya uyum sürecinde KESK’ liler tarafından KESK dışında bırakılmış bir sendika. ESM’ nin dergisinin sayfalarından fışkıran fikirlere bakılırsa, sadece kendisi değil fikriyatı da dışarıda bırakılmış durumda.

Şimdi gelinen noktada Birgül Ayman Güler gibilerinin ağzından, devlet memurluğunun işçi sınıfının diğer kesimlerine sırt dönerek savunulması bir politik hat olarak ağırlık kazanmaya başlıyor. İşçi sınıfının ayrıcalıklı kesimleri, sınıfın bütünüyle birleşmeyi hedefleyen bir örgütsel hat, mücadele anlayışı geliştirmedikleri sürece bu ayrıcalıklarını koruyamayacaklar. Devlet memurları da buna dahil. İşçi sınıfının ortak örgütlenmesi hedefine sırt dönenler, kendileri kapitalist devletin kucağında bulacaklar.

Birgül Ayman Güler makalesinde bunu açıkça ifade ediyor. Devlet, neo liberallerin söylediği gibi küçültülmemeli, piyasayı takip ederek düzenlemek yerine piyasanın öncüsü olmalıdır. Türkiye’nin az gelişmiş bir kapitalizmden kurtulması ve gelişmiş kapitalist bir ülke olması hedefinin gerçekleştirilmesinde devlete rol biçilmektedir. Sonuçta, varılmak istenen hedef gelişmiş bir kapitalist ülke (emperyalist diye okuyun) olmaktır. Devlet düzenleyici rolünü piyasaya göre değil toplumsal ihtiyaçlara göre yapmalıdır. Makaleden toplumsal ihtiyacın ne olduğunu öğrenemiyoruz ama 1930’lardan beri devletin düzenleyici rolünün özel kapitalist tekeller yaratmak için kaynakların transferi noktasında toplandığını biliyoruz. Gelişmiş kapitalist bir ülke büyük tekellere sahip bir ülke olacaktır ve bu tekellerin kasalarına transfer basbayağı toplumsal bir ihtiyaçtır. Kalkınmacılık burjuva dünyasında başka bir anlama gelmez. Üçüncü olarak Güler, kamu mekanizmaları yaygınlaştırılması gerektiği söylüyor. Bu da anlamlı çünkü kamunun piyasaya açılması günün koşullarında “ulusal” sermayenin değil ulusötesi sermayenin işine gelmektedir. Bu emperyalistleşme niyeti olan bir ülke açısından birikim olanaklarını başka sermaye gruplarına kaptırmak anlamına gelecektir. Kamuculuk, yerel kapitalistlerin çıkarının orta vadeli olarak korunmasına hizmet eden bir proje olarak parlatılmaktadır.

Güler’ in bitirici vuruşu ise devletin demokratikleştirilmesi. Ona göre devlet akil adamlarla sınırlı olmamalı, toplumsal ilerici demokratik güçlerin katılımını içermelidir. Devlette akil adamların olduğunu ama bunların kitlesel desteğe sahip olmadıklarını bu söylenenlerden çıkarabiliyoruz. Kamu çalışanları sendikaları, kamu da örgütlü Türk- İş bu akil adamlara destek vermelidir ki demokratik bir görünüm ortaya çıkabilsin.

Söylenenlerin özü, kapitalistlerin genel çıkarlarına karşı çıkmayan ama hepsinden önemlisi devlete göbekten bağlı bir sendikacılık hareketinin yaratılmak istenmesidir. Bu doğal çünkü gerçekten de sendikacılık hareketi bir yol ağzında bulunuyor. Ya sınıfın en geniş kesimleriyle birleşerek anti-kapitalist militan bir mücadelenin bir parçası haline gelmek ya da sermaye ve devlet katında kendilerine sunulan meşruiyeti kapmak için kendi arasında kapışmaktır. Bu ikincilerin her türlü gericiliği içlerine almak ve bunları pazarlamaktan başka seçenekleri de kalmamıştır.

Fiili meşru mücadele, ortak örgütlenme konusunda yıllarını inançla harcayanların yaşanan tıkanma durumunun etkisiyle “bari bunu savunalım, elimizde ne kaldı ki” düşüncesiyle attıkları adımlar kendilerini cehenneme götüren iyi niyet taşlarından başka bir şey değildir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur