Sendikal Harekette Korporatist Arayışlar / Yüksel Akkaya

Korporatizm, devlet tarafından tanınan veya tescil edilen, lider seçimi ile talep ve desteklerin ifadesinde belirli denetimlere uyma karşılığında kendi alanlarının sınırları içinde tekelci temsil hakkı bağışlanan, sınırlı sayıda merkezileşmiş, zorunlu üyelik temeline dayanan, rekabetçi olmayan, hiyerarşik ve işlevsel açıdan farklılaşmış kurucu birimlere sahip bir çıkar temsili sistemidir.

Bu tanıma göre korporatizmde çıkarlar ayrıcalıklarla donatılmış çıkar örgütleri tarafından temsil edilirler ve bu temsil sosyal kontrol boyutunu da taşıyan uzlaştırma şeklinde gerçekleşir. Devlet çıkar örgütlerinin bazılarına yapısal ve fiili ayrıcalıklar tanıyarak koruyup gözetmekte, bunun karşılığında da bu örgütlerin işlev alanını, temsil edeceği çıkarları, üyelerin niteliğini, örgütün yapısını, faaliyetlerini, liderliğin nasıl ve kimlerden oluşacağını denetlemektedir.

Bir başka tanıma göre ise, korporatizm, büyük çıkar örgütlerinin yalnızca çıkarların ‘ifadesinde’ veya ‘uzlaştırılmasında’ değil, değerlerin bir otoriteye bağlı olarak dağıtılması demek olan kamu politikalarının oluşturulmasında, uygulanmasında birbirleriyle ve devletle işbirliği yapmalarıdır. Bu tanıma göre devlet, aynı zamanda pazarlıkçı bir konuma geçmektedir. Bürokrasi ile büyük çıkar örgütleri içiçe geçtiğinden çıkarların temsili geleneksel anlamını yitirmekte, devletle çıkar gurupları arasında üst düzeyde bir işbirliği doğmaktadır.

Korporatizmin bir başka ayırt edici özelliği çıkar gurupları arasında iktisadi politikaların oluşturulması sırasında üst düzeyde bir işbirliğinin ortaya çıkmasıdır. Kuşkusuz bu işbirliği, uygulamada, her yerde aynı şekilde olmamakta farklı boyutlar ve özellikler taşımaktadır.Burada vurgu daha çok iktisadi politika alanına yapılmakta ve özellikle istihdam düzeyinin istikrarlı tutulmasına yönelik olmakta, gelir politikası da bu amacı gütmektedir. Korporatizm, sınıf çatışmalarının düzenlenmesi önemli bir unsurdur. Çünkü, korporatist politikanın oluşturulması için çıkar gurupları arasındaki çatışmalara devletin müdahale ederek uzlaştırması gerekir. Amaç, sanayileşmiş bir toplumdaki çelişkilere maruz kalarak giderek örgütlenen çıkarlar arasındaki çatışmaların nasıl ve kimin yararına çözülebileceğini anlamanın ötesinde, bu çatışmaları yumuşatmaktır. Çünkü, korporatist politikalar kapitalist toplumlarda örgütlenmiş sosyo-ekonomik gurupların temsilini liderlik düzeyinde, devletle işbirlikçi ilişkilere dönüştürür, toplumsal kontrolünü kitleler düzeyinde sağlamayı temel ilke edinir. Yani, devlet, işçi ve işveren örgütlerinin özerkliklerini sınırlayarak onları devlet politikaları doğrultusunda harekete geçirir ve yönetsel bir kontrol aracı olarak kullanır. Bu süreçte sendikaların kamu politikalarının oluşturulma sürecine dahil edilmeleri istihdam, kriz, rekabet gibi söylemlerle etkisizleştirilen işçi sınıfının siyasi sistem için bir tehdit oluşturması önlenmiş olunur, böylece işçi sınıfının var olan egemenliği sarsmayacak taleplerde bulunması sağlanmak istenir. Bu durumda, işçi sınıfı ve sendikalar mevcut çalışma ilişkilerini bir veri olarak kabul etme karşılığında sisteme dahil edilmeyi kabul etmektedirler, yani “katılım” adı altında mevcut sistemle bütünleşerek taleplerini ılımlılaştırmaktadır.

Böylesi bir korporatist ilişkide sendikalar sınırlamalar ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Devlet sendikaların faaliyet alanlarını, temsil ettikleri üyelerin nitelik ve sayısını, çıkarların ise kapsamını, içeriğini ve ifade ediliş biçimlerini denetim altında tutar, sendika liderlerinin seçiminde ve gelirleri üzerinde doğrudan ya da dolaylı olarak söz sahibi olur, sendikaların kamusal kararları şu veya bu şekilde üyelerine benimsetme taahhüdünde bulunmalarını bekler. Böylece kamusal olan özel olanı belirler, çoğulcu çıkar gurubu paradigmasının öngördüğü sınırsız sayıda, gönüllü üyelik ve rekabet esasına dayanan, lider seçiminde ve çıkarların ifadesinde denetlenemeyen, özel alanı kamu alanına yansıtan örgütler evreninin varsayımları işlemez . Bu sınırlamalara karşılık olarak elde edilen ayrıcalıklar, teşvikler ise şöyledir: Bu örgütler devletin yardımı ile diğer rakip örgütler arasından sıyrılarak tekleşirler, tekelci temsil hakkına kavuşurlar. Merkezi ve bürokratik bir yapıya , zorunlu üyelik hakkına kavuşurlar, üyelerini de ilgilendiren kamu iktisadi politikalarının son aşama kararlarının verildiği ekonomik ve sosyal kurul, komite ve konseylere katılırlar.

Devlet, bir yandan sendikaların bazılarına yapısal ve fiili ayrıcalıklar tanıyıp, kollarken diğer yandan da bu sendikaların işlev alanlarını, temsil edeceği çıkarları, üyelerinin niteliklerini, örgütün yapısını, uygulayacağı eylem biçimini ve örgütlerde liderlerin kimlerden ve nasıl oluşacağını denetlemektedir. Ayrıca, sendikanın kendisi de katıldığı iktisadi planlama ve gelir politikaları vb. kurumlarda alınan kararların yürütülmesini üyeleri üzerinde uygulayacağı disiplin ve denetimle sağlamaktadır, ki, bu bir tür sosyal kontrol mekanizmasıdır. Devletçe sağlanan yapısal korporatist nitelikler ve sosyal kontrol yöntemleri, sendikaları diğer çıkar gruplarına göre daha çok etkileyip kısıtlamakta, işçi sınıfına daha büyük bir darbe vurmakta ve işçi örgütleri sistemle bütünleştirilmekte, sınıfsal talepleri kabul edilebilir sınırlara indirgenmektedir.

Yukarıda belirtilen yaklaşım ve sonuçta şaşılacak bir yan yoktur. Çünkü, iktisadi alanlarda giderek işlerlik kazanan korporatizm, ulusal ekonomiler arasındaki rekabetin, mülkiyetin yoğunlaşmasının, kamu politikasının genişleyen rolünün ve sınıfları siyasi sürece katmak biçiminde ussallaştırılan karar verme mekanizmalarının yol açtığı, istikrarlı, burjuva-egemen bir rejim ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Korporatizm, nihayetinde, kapitalist toplumlarda, sendikaların da içine dahil edildiği çıkar gurupları arasında iktisadi politikanın biçimlendirilmesi sırasında var olan üst düzeyde işbirliğidir. Çünkü, kapitalizmin tekelci aşamasında, “küreselleşme” diye adlandırılan süreçte, sermaye ve emek arasındaki paylaşıma ilişkin çatışmanın ekonominin sürekli büyümesinin gerekleri ile bağdaştırılması gerekmektedir. İşte tam da bu noktada korporatist politikalar devreye girmekte, emek ile sermaye arasındaki bölüşüm sorununu ve toplumsal sınıf çatışmalarını düzenleyerek sistemi rahatlatmaktadır.

Sermaye ile emek arasındaki çatışmaların devletin siyasal ve makroekonomik işlevlerini sekteye uğratmaması için sendikaların siyasi denkleme dahil edilmesi gereği, korporatizmin ekonomik büyüme ve istikrar ile iç içe giren bir sınıflar arası “işbirliği” ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Sınıflar arası işbirliği ile ekonomik performans arasında belirgin bir korelasyon bulunmakta, ekonomik büyüme, istikrar ve krizi aşma böylesi bir uyuma bağlı görülmektedir. Türkiye’de son yirmi yıldır sendikal hareketin izlediği rota korporatist ilişkilerin pekiştirilmesi yönünde seyretmektedir. Kuşkusuz bu işçi sınıfı için oldukça tehlikeli bir serüvendir. İş yasasının böyle bir sürecin ürünü olması tehlikenin boyutunu göstermesi babında çok önemlidir.

Korporatist ilişki içinde olan sendikalar iş yasasına karşı güçlü bir direniş göstermek yerine, işbirliğini tercih etmiş, işçi sınıfının tepkisini dindirecek pasif ama etkisiz eylemlerle yetinmiştir. Kuşkusuz, bu tutum 15-16 Haziran ruhu ile hiç örtüşmemektedir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur