‘İş güvencesine veda’ – Aziz Çelik – Radikal

25 bin işyerinde geçerli olacak

TBMM’de İş Yasası görüşmeleri sırasında yapılan değişiklerle iş güvencesinde üç noktada önemli gerilemeler yaşandı. Yapılan birinci değişiklikle yasadan faydalanacak olan çalışanların sayısı iyice daraltıldı. Mevcut haliyle 10 ve daha fazla işçi çalıştırılan işyerlerinde uygulanan yasa, yapılan değişiklikle 30 ve daha fazla işçi çalıştıran işyerleri için geçerli olacak. 30’dan az işçi çalıştıran işyerlerinde keyfi işten çıkarmalar devam edecek. Ülkemizde 4.8 milyon sigortalı çalışanın 2.3 milyonu 30’dan az işçi çalıştıran işyerlerinde çalışıyor. Böylece sigortalıların yüzde 48’i yasa kapsamı dışına çıkarıldı. Ayrıca toplam 723 bin işyerinin 698 bini yasa kapsamı dışına çıkmış oldu. Yasa toplam işyerlerinin sadece yüzde 3.5’inde, 25 bin işyerinde geçerli olacak. Ancak uygulamada yasanın kapsamı daha da daralacak. Yasanın yükümlülüklerinden kaçınmak için yapay şirketleşmeler ortaya çıkacak, çok sayıda orta boy şirket 29 kişilik şirketlere bölünecektir. Öte yandan 30 kişi sınırı şirket bazında değil işyeri bazında uygulanacağı için yüzlerce işyerine ya da şubeye sahip pek çok büyük şirket bu yasanın kapsamı dışında kalabilecektir. Çünkü yasa şirketin toplam çalışan sayısını değil her bir işyerinde çalışan sayısını esas almaktadır. Böylece özellikle hizmet sektöründe faaliyet gösteren pek çok büyük şirket; bankalar, gıda-perakende şirketleri, finans ve turizm şirketleri yasanın kapsamı dışında kalacaktır.
30’un altında işçi çalıştıran işyerlerinin iş güvencesi kapsamı dışında bırakılması Anayasa’nın eşitlik ilkesine ve Anayasa Mahkemesi’nin bu konudaki kararlarına aykırılık taşımaktadır. Mahkeme, 3320 sayılı konut edindirme yardımı ile ilgili yasa ve 3417 sayılı Tasarruf Teşvik Fonu ile ilgili yasanın 10’dan az işçi çalıştıran işyerlerinde uygulanmamasını iki ayrı kararında Anayasa’ya aykırı bularak iptal etmişti. Anayasa Mahkemesine göre böyle bir ayrım Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırılık taşımaktadır (1996/20 sayılı karar). Yüksek Mahkeme kararlarına rağmen 30’dan az işçi çalıştıran işyerlerinde çalışanların iş güvencesinin kapsamı dışında bırakılması hukuk devletini ve Anayasa Mahkemesi kararlarını hiçe sayma anlamına gelmektedir. Başvuru halinde bu hükmün Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi söz konusu olacaktır.

Öte yandan bu sınırlama iş güvencesi kurumunun temel felsefesine de aykırıdır. Çünkü küçük ve orta boy işletmelerde çalışanlar daha fazla sosyal korumaya ihtiyaç duymaktadır. Bu tip işletmeler hak ihlallerinin daha yüksek olduğu ve sendikalaşmanın düşük olduğu işletmelerdedir. Nitekim ülkemizde küçük işletmelerin sadece yüzde 4’ü toplu iş sözleşmesi kapsamındayken büyük işletmelerde bu oran yüzde 13.5’e çıkmaktadır.

Yasada yapılan bir başka değişiklik ile geçersiz/keyfi nedenle işçi çıkarmanın yaptırımı azaltılmıştır. Değişiklik öncesi düzenlemeye göre işveren işçiyi keyfi nedenle işten çıkarırsa ve işçi dava açıp kazansa dahi işine dönemiyor; sadece altı ay ile bir yıllık ücreti tutarında bir tazminat alabiliyordu. Diğer bir deyimle İş Güvencesi Yasası keyfi işten çıkarmayı engellemiyor, sadece tazminat mekanizmasına bağlıyor. AKP’nin TBMM’deki girişimiyle 6-12 aylık tazminat sınırları 4-8 aya indirildi. Böylece keyfi işten çıkarmanın yegâne yaptırımı olan tazminat miktarı düşürülmüş, yasanın caydırıcılığı azaltılmış oldu.

Yasada yapılan üçüncü değişikle işverenin ispat yükümlüğü gevşetildi. 3773 sayılı yasada ispat yükümlülüğü işverene aitti. İşveren işten çıkarmanın yasanın öngördüğü geçerli nedenlere dayalı olduğunu ispatla yükümlüydü. Örneğin işçi sendikal nedenle işten çıkarıldığını iddia ettiğinde işveren işten çıkarmanın sendikal nedenle değil yasanın öngördüğü geçerli nedenlerden birine dayanarak yapıldığını ispatla yükümlüydü. Yeni düzenlemede işverenin ispat yükümlülüğü devam etmekle birlikte, işçi işten çıkarmanın geçerli olmayan bir nedene, örneğin sendikal nedene dayandığını iddia ederse bunu ispatla yükümlü kılınıyor. Bu düzenleme işvereni fiilinin nedenini açıklama yükümlüğünden kurtarmakta sendikal nedenli işten çıkarma olaylarında ispat yükümlülüğünün işçiye yüklenmesi anlamına gelmektedir. Bu, 158 sayılı ILO sözleşmesine aykırıdır. Çünkü ILO sözleşmesi ispat yükümlülüğünün işverene ait olduğunu açıkça belirtmektedir.

Demokratik devlete veda

Yapılan bu değişikliklerle iş güvencesinin kapsamı ve yaptırım gücü zayıflatılmış ve adeta bir makyaj düzenlemeye dönüştürülmüştür. Bu düzenleme ile iş hukukunun evrensel ilkesi ve varlık nedeni olan ‘çalışanı koruma’ ilkesi terk edilmiştir. İş hukuku -tıpkı Anayasa hukukunun devlet iktidarı karşısında yurttaşların haklarını güvenceye alması gibi- iktisaden güçlü olan işveren karşısında güçsüz olan çalışanın haklarının güvence altına alınması yaklaşımından doğmuştur. Ancak ülkemizde Anayasa hukuku, nasıl devletin yurttaş karşısında korunması esasına dayalıysa iş hukuku da işçi karşısında işverenin korunmasına dayanmaktadır. İş yasasında ve iş güvencesi konusunda yapılan değişiklikler bunun son örnekleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Anayasa hukuku/siyasal haklar alandaki devletçi-otoriter felsefe ile iş hukuku/sosyal haklar alanındaki neo-liberal felsefe aynı yaklaşımı paylaşmaktadır. Siyasal güç yoğunlaşması/devlet karşısında yurttaşı, iktisadi güç yoğunlaşması/sermaye karşısında çalışanı güvenceye almayan bir sistemden ‘demokratik devlet’ ya da ‘sosyal hukuk devleti’ olarak söz etmek mümkün değildir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur