Aydın sorumluluğu: Küba, ABD ve İnsan Hakları – J. Petras

Önde gelen tanınmış aydınların Madrid gazetelerindeki düzinelerce makalesine, saatler süren televizyon ve radyo propagandasına ve sendika bürokratlarıyla parti ağalarının yoğun çabalarına rağmen, çoğunluğunu Kübalı sürgünlerin oluşturduğu sadece 700-800 kişilik bir topluluk Küba’ya yönelik saldırıya katılmıştı. “Belli ki” diye düşündüm, “en azından İspanya’da Küba karşıtı aydınlar fazla bir ikna gücüne sahip değiller.” Ama Castro karşıtı yazarların politik iktidarsızlığı aydınların genel olarak önemli bir rol oynamadıkları anlamına gelmiyor; ne de dinleyicilerinin kitlesel olmayışı, özellikle de ABD savaş ve propaganda makinesinin desteğini elde etmişlerse, sözlerini dünya çapında duyurabiliyor ve yayabiliyorlarsa, kaynaktan yoksun olduklarını gösteriyor. Aydınlar arasında Küba’daki insan hakları ve ABD emperyalizmi üzerine büyüyen tartışmayı anlamak için bir adım geri çekilmek ve aydınların rolü, ABD-Küba çatışmasını belirleyen bağlam ve temel konuları ele almak gerekiyor.

Aydınların rolü

Aydınların rolü önemli konuları açıklığa kavuşturmak ve her bir tarihsel dönemde barışa, sosyal adalete, ulusal bağımsızlığa ve özgürlüğe yönelik temel tehditleri tanımlamak olduğu kadar, aynı ilkelerin esas savunucularını belirlemek ve desteklemektir. Aydınlar emperyal saldırı altındaki ülkeler ve halklar tarafından alınan savunmacı önlemlerle, emperyal güçlerin fethi amaçlayan saldırgan yöntemleri arasında bir ayrım yapma sorumluluğuna sahipler. Emperyal ülkelerin fethi amaçlayan şiddet ve baskı etkinlikleriyle, militarist ve terörist saldırı altındaki ülkeleri ahlaki bir eşdeğerlik içinde değerlendirmek ikiyüzlülüğün zirvesidir. Sorumlu aydınlar siyasal bağlamı eleştirel biçimde değerlendirmekte ve emperyal güçlerle onların, kendileri tarafından “itirazcılar” olarak tanımlanan maaşlı yerel memurları arasındaki ilişkiyi tahlil etmektedirler – loş ışıkları ve politik zorunluluklar uyarınca ahlaki yaptırımlar dikte etmemektedirler. Ahlaki otoriteyi arkasına alarak konuşma iddiasındaki adanmış aydınlar, özellikle de emperyalizmin eleştirmeni olma iddiasını sürdürenler ise, özellikle bağımsız Üçüncü Dünya ülkeleri tarafından işlenen insan hakları ihlalleri hakkındaki emperyal retorikle ilişkili olarak iktidarı, devleti ve medya manipülasyonunu mistik tüllerinden arındırmak hakkında politik bir sorumluluğa sahipler.
Yakın zamanda Yugoslavya’nın ABD tarafından yıkılmasına, Kosova’da 250 bin Sırp, çingene ve diğerleri üzerinde uygulanan etnik temizliğe, ABD’nin “insani müdahale” propagandasını yutarak destek veren ya da sessiz kalan çok sayıda özgün “ilerici” Batılı aydın gördük. ABD’li aydınların tümü (Chomsky, Zinn, Wallerstein vd.) Afganistan’da Sovyet destekli laik Afganistan hükümetine karşı savaşan ABD-finansmanlı vahşi kökten dincileri – Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal ettiği ve ülkeye dünyanın her yerinden giriş yapan kökten dinci fanatiklerin “kendi kaderini tayin etme hakkını” savunan “itirazcılar” oldukları gerekçesi altında- desteklediler ve eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbig Bryzinski tarafından yürütülen amaçlı propaganda oyununu başarıyla yürürlüğe koydular. Bu prestijli aydınlar, Küba’nın ahlaki ihlalleri konusunda, bu ülkenin ABD istihbaratının maaşlı memurlarını tutuklamasını ve üç terörist korsanın idamını ABD emperyalizminin soykırımcı savaş suçlarıyla eşitleyen bilgisiz kınamalarına inandırıcılık kazandırmak amacıyla, geçmişlerini, kendilerinin ABD dış politikasının ezel-ebed “eleştirmenleri” olduklarını söyleyerek aklamaya çalışıyorlar. Ahlaki eşdeğerlik yanlıları Küba’ya mikroskopla, ABD’nin suçlarına ise teleskopla bakıyorlar – ki bu da onlara imparatorluğun liberal kesimleri arasındaki belirli bir kabul edilebilirlik kazandırıyor.

Ahlaki emirler ve Küba gerçeklikleri: Gayrı Dürüst Bir Tutum Olarak Ahlakçılık

Aydınlar ABD-Küba çelişkisinde bölündüler: Benedetti, Sastre, Petras, Sanchez-Vazques ve Pablo Gonzales ve diğerleri Küba’yı savunuyorlar; aralarında Vargas Llosa, Savater ve Carlos Fuentes’in de bulunduğu sağcı aydınlar beklendiği gibi Küba’ya yönelik alışıldık kınamalarını yayınladılar; ve başka açılardan ilerici küçük bir grup aydın -Chomsky, Saramago, Sontag, Zinn ve Wallerstein- kendilerini sağcı/ istihbaratçı Küba muhaliflerinden ayrıştırma çabasıyla eski kritik önermelerini yukarı sallayarak, Küba’yı lanetleyen koroya katıldılar. Büyüyen anti-emperyalist harekete en fazla zarar veren de bu ikinci “ilerici” gruptur ve bu eleştirel notlar onları hedeflemektedir. Propagandaya dayalı ahlakçılık ölümcül bir karışımdır -özellikle de ahlaki yargılar prestijli solcu aydınlardan ve propaganda aşırı sağcı Bush yönetiminden geldiğinde.
Küba’nın “ilerici” eleştirmenleri, şöyle böyle ve genel olarak, ABD’nin Küba’ya karşı düşman bir saldırgan konumunda olduğunu biliyorlar ve Küba’ya kendi kaderini tayin hakkını “cömertçe” lütfediyorlar – ve sonra da bir dizi temelsiz suçlamaya ve konuları açıklığa kavuşturma ve “ahlaki emirler” açısından… anlamlı bir temel oluşturmaya hizmet edecek herhangi bir özel bağlamdan yoksun çarpıtmalara başlıyorlar. ABD istihbaratının bilgilerine dayanan solcu eleştirmenler, Küba hükümetinin gazeteciler, özel kütüphane sahipleri ve demokratik haklarını kullanmaya çalışan şiddet içermeyen politik etkinlikler içindeki siyasal parti üyeleri de dahil olmak üzere bireyler ve itirazcılar üzerindeki baskılarını kınıyorlar.

“İlericilerin” bilmedikleri ya da anlamakta isteksiz oldukları şeyse tutuklananların ABD hükümetinin maaşlı memurları olduğudur. ABD dış politikası uyarınca hibe ve borç dağıtan temel ABD federal kurumu olan Uluslararası Kalkınma Ajansı’na (AİD) göre, AID, USAID’in (1996 Helms-Burton anlaşmasından doğan) Küba Programı altında 1997’den bu yana Castro rejiminin muhaliflerine, Küba hükümetinin, bir dizi ABD stk’sı, üniversitesi, vakfı ve diğer cephe örgütüyle işbirliği içinde yıkılması lehine propaganda, toplantı ve yayın yapmak amacıyla 8.5 milyon dolar transfer etmiştir. (USAID Küba programının profili için – AID web sitesi)

USAID programı, olağan pratikte olduğu gibi, ödemeleri Küba hükümetine değil ama doğrudan Kübalı “itirazcı” yandaşlarına aktarmaktadır. Fonlama ölçütleri açıkça belirlenmiştir – ödeme ve hibelerin alıcıları – kuşkusuz ki ABD’nin Irak’taki sömürgesel diktatörlüğüne benzeyen- “serbest piyasa” ve “demokrasi” yönündeki ABD yönetimli bir “rejim değişikliğine” açık bağlılıklarını göstermelidirler. Helms-Burton yasası, USAID Küba Programı ve onların maaşlı Kübalı memurları, tıpkı ABD ilerici manifestosunda olduğu gibi, “Küba’da özgürlüğün bulunmamasını, masum itirazcıların tutuklanmasını lanetlemekte ve Küba’da demokratik bir rejim değişikliği çağrısı”nda bulunmaktadırlar. Tuhaf rastlantılar biraz tahlil gerektiriyor. Küba Özgür Basını’ndan (Cuba Free Press) – AID cephesi- 280 bin dolar alan Kübalı gazeteciler itirazcı değil maaşlı memurlardır. CIA’nın cephe örgütü “Özgürlük Evi”nden 775 bin dolar alan Kübalı “İnsan Hakları” grupları itirazcı değillerdir – özellikle de misyonları Küba rejiminde “geçişin” (yıkılmanın) gerçekleştirilmesi olarak belirlendiğinde. ABD hükümetinin ABD siyaseti doğrultusunda hibe ve fon sağladığı Kübalı “itirazcıların” (memurların) listesi uzun ve ayrıntılıdır ve tüm ilerici ahlakçı eleştirmenler tarafından ulaşılabilir durumdadır.

Önemli
olan nokta Küba hükümetinin tutuklanan muhaliflerinin ABD hükümetinin, USAID tarafından belirlenen ölçütler uyarınca ve Havana’daki ABD Çıkar Seksiyonu başkanının yönetim ve denetimi altında, Helms-Burton anlaşmasının hedeflerini elde etmek amacıyla ödeme yaptığı maaşlı memurları olmasıdır. ABD Çıkar Seksiyonu başkanı James Cason 2 Eylül 2002 ve 2003 Mart ayları arasında Kübalı “itirazcılarıyla” evinde ve bürosunda bir dizi toplantı yapmış, onlara ne yazacakları, nasıl örgütlenecekleri hakkında emir ve talimatlar vermiş ve Küba hükümeti hakkında en gayrı diplomatik bir tarzda açık suçlamalarda bulunmuştur. Washington’un Kübalı memurlarına USAID tarafından elektronik ve diğer iletişim araçları, kitaplar ve diğer propaganda malzemesi ile ABD’nin cephe örgütü “Uluslararası Emek Dayanışması için Amerikan Merkezi” kanalıyla ABD yanlısı “sendikaları” fonlamaları amacıyla para sağlanmıştır. Bunlar patronları ve ABD ajanı olarak oynadıkları rol konusunda bilgisiz olan iyi niyetli “itirazcılar” değillerdir, çünkü USAID raporu (“ABD kurumsal bağlamı” başlıklı bölümünde), şunları belirtmektedir: “Küba programı, demokrasiye geçiş içindeki müttefiklere ve ülkelere mali destek sunarak ABD’nin ekonomik ve politik dış politika çıkarlarını desteklemek üzere kurulan Ekonomik Destek Vakfı kanalıyla fonlanmaktadır.” Dünyanın hiçbir ülkesi kendi emperyal çıkarları doğrultusunda hareket eden yabancı bir güç için maaşlandırılan ve bu doğrultuda çalışan yerel vatandaşlarını “itirazcılar” olarak adlandırmaz ve onlara hoşgörü göstermez.

Bu durum özellikle ABD Yasası’nın Madde 18, 951. Bölümü altında, “Birleşik Devletler içinde yabancı bir hükümetin ya da görevlinin yönetimi ve denetimi altında çalışmaya yeltenen kimseler adli kovuşturmaya ve 10 yıl hapis cezasına tabidir” diyen ABD için geçerlidir. Tabii ki elbette ücretli bir yabancı ajan olarak kayıtlı değilse ya da İsrail hükümeti için çalışmıyorsa. ABD’li “ilerici” aydınlar tahlilci ve eleştirmen olarak sahip oldukları sorumluluklardan geri çekilmekte ve devlet istihbaratının, ABD tarafından maaşlandırılan memurları, “özgürlük” için mücadele eden “itirazcılar” olarak tanımlamalarını yutmaktadırlar. ABD ajanı-itirazcıların bazı savunucuları memurların “skandal ölçüde uzun cezalar” aldıklarını iddia etmektedirler. Amprik miyopluk bir kez daha yalancı ahlakçılıkla birleşmektedir. Küba bir savaşla karşı karşıyadır.

Bush hükümeti Küba’nın kitlesel imha ve savaşa tabi askeri hedefler listesinde olduğunu açıkladı. Ve eğer bizim ahlakçı aydınlarımız bilmiyorlarsa: Bush, Rumsfeld ve Yönetimdeki savaş tellalı siyonistler söylediklerini — yapıyorlar. Chomsky, Zinn, Sontag ve Wallerstein’in ahlaki emirlerinin ciddiyetsizliği, ABD’nin kitle imha silahlarıyla, önceden açıklanmış bir biçimde oluşturduğu büyük ve açık savaş tehdidinin farkında olmamalarıdır. Kübalı sürgünlerin çoğunun ABD’de yaşadığı, ABD basınını okudukları ve militarist açıklamaları soykırımsal eylemlerin ne denli hızla takip ettiğinin farkında oldukları bilindiğinde, bu durum özellikle önemlidir. Ama bizim ahlakçılarımız bağlamla da, Küba’ya yönelik yakın ya da uzak ABD tehdidiyle de canlarını sıkmıyorlar, bunların tümünü ABD istihbaratına, sadece ABD dış politikasına muhalif olmakla kalmadıklarını, ama aynı zamanda, ABD’ye muhalif tüm bağımsız ülke, sistem ve lideri de kınadıklarını göstermek üzere, görmezlikten gelmeye çabalıyorlar.

Bir başka deyişle, Mr. Ashcroft, Küba “terörünün”, “savunucularını” ezdiğiniz zaman, hatırlayın ki, biz farklıyız, biz Küba’yı da lanetledik, biz de bir rejim değişikliği çağrısında bulunduk. Küba eleştirmenleri ABD’nin Küba’yı zaptetmek için çoktan yürürlükte olan iki uzun vadeli askeri-politik stratejiye sahip olduğunu ihmal ediyorlar. Washington terörist hava korsanlarına sığınma hakkı vermekte, Küba’nın turizm temelli ekonomisini istikrarsızlaştırma çabalarını desteklemektedir; Küba liderlerini katletme girişimlerinde bulunan terörist Küba Amerikan Vakfı ile yakın çalışma ilişkileri içindedir. Dominik Cumhuriyeti, Kolombiya ve El Salvador’da yeni ABD askeri üsleri ve Guantanomo’da genişleyen bir toplama kampı bulunmaktadır – bunların hepsi bir işgali kolaylaştırmak içindir. ABD ambargosu İtalya ve İspanya’daki sağcı Berlusconi ve Aznar rejimlerinin desteğiyle sıkılaştırılma sürecindedir. Çıkar bölümü başkanı James Cason’un Kübalı izleyicileriyle uyum içinde maaşlı memurlar/”itirazcılar” arasında yürüttüğü saldırgan ve açık politik etkinlikler Kübalıların rejime ve devrime olan bağlılıklarını ortadan kaldırmayı hedefleyen iç stratejinin bir parçasıdır. Bu iki taktik ve onların stratejik ortaklıkları, sapık bir Washington, bıçağı Küba’nın gırtlağına dayamışken bile, herkes için her yerde özgürlük hakkında ahlaki emirler yayınlama lüksünü tercih eden prestijli aydınlarımız tarafından görmezlikten gelinmektedir.

Hayır teşekkürler, Chomsky, Sontag, Wallerstein- Küba’nın, saldırganlarının kıçına tekmeyi basması ve onları dürüst bir hayat sürmeleri için şeker kamışı kesmeye yollaması meşrudur. Üç feribot teröristine verilen ölüm cezası ağır bir cezadır – ama korsanların ellerinde ölümle yüz yüze kalan kırk Küba yolcusuna yönelik tehdit de öyle. Yine ahlakçılarımız hava korsanlarının vahşi eylemlerini ve diğerlerinin zamanın örtemediği diğer herzelerini tartışmayı unutuyorlar. Ahlakçılar bu terörist desperadoların Küba’yı terk etmek için neden yasadışı yollar aradıklarını anlayamıyorlar. Bush yönetimi gitmek isteyen Kübalı göçmenlerin vize programlarını pratik olarak iptal etti. 2002’nin ilk dört ayından 2003’e kadar geçen sürede vize onayları 9000’den 700’e düştü. Bu Küba’ya yönelik terörist eylemleri teşvik etmenin ve ilerici ABD ve Avrupalı aydınlar düzeninin “Amin” köşesindeki “hık diyiciler” korosunu kışkırtarak katı önlemleri kınamanın akıllıca bir taktiğiydi. Küba ile ilgili bu ahlaki kınamalara bilgi sunan sadece cehalet mi, yoksa yanı sıra başka şeyler de var mı – ahlaki şantaj gibi? Kübalı meslekdaşlarını kendi rejimlerine, kendi halklarına sırtlarını çevirmeye zorlamak gibi, yoksa -“Castro apolojistleri” olarak daha fazla yalıtılıp damgalanmak üzere- bu prestijli aydınların aşağılamalarıyla yüz yüze bırakmak gibi.

Saramago’dan Kübalı arkadaşlarını terk ederek ABD’nin maaşlı memurlarının davasına katılma yönünde açık tehditler. Küba’yı bir daha ziyaret etmeme ve konferansları boykot etme yönünde örtük tehditler. İmparatorluğun tırpanını kaparak, dünyanın herhangi bir başka ülkesinde soruşturmaya uğrayacak olan maaşlı ajanların özgürlüğü gerekçesiyle, kitlesel imha tehdidine hedef olduğu bir anda Küba’yı biçmek ahlaki korkaklık mıdır? Devrimin istihdam, eğitim, sağlık, eşitlik alanlarındaki büyük kazanımlarını, Küba’nın emperyal savaşlar karşısındaki kahramanca ve ilkeli muhalefetini -ki böyle anılmaya değer tek ülkedir- ve 50 yıldır işgale karşı direnme kapasitesini tamamen görmezlikten gelmek açık bir gayrı dürüstlük örneğidir. Bunlar ABD’li aydınlar için hiçbir şey ifade etmiyor -skandal olan esas budur!! Dünyanın her yerinden 30 milyon insanla birlikte ABD’nin savaşına muhalefet etme “cüretinin” ardından bu, saygınlık arayışı açısından bir geri çekilme, bir lekedir. Şimdi -Küba’yı lanetleyerek, rejim değişimi çağrısında bulunarak, “piyasa dostu” Kübalı memur-itirazcıların davasını destekleyerek işleri “dengeleme” zamanı değil. Soros ve AB
D istihbaratı tarafından soyulup soğana çevrilen Doğu Avrupalı ve Rus “itirazcıları” destekleyen aynı ilerici aydınları hatırlayalım.

“İtirazcılar” ülkeyi Rus mafyasına teslim ettiler, yaşam beklentisi beş yıl düştü (10 milyonu aşkın Rus ulusal sağlık sisteminin çöküşü nedeniyle genç yaşta öldü), bunlar olurken Doğu Avrupalı “itirazcılar” Gdansk tersanelerini kapattılar, NATO’ya katıldılar ve ABD’nin Irak fethi için cephane taşıdılar. Ve Kübalı “itirazcıların” şimdiki destekçilerinin hiçbiri arasında anti-komünist yayınlarından ve ABD’nin Orta Doğu ve Orta Avrupa’daki imparatorluğunun askerleri haline gelen “itirazcıları” destekleyen manifestolarından kaynaklanan felaketli sonuçlar üzerine hiçbir eleştirel yansıma olmadı. ABD’li ahlakçılarımız asla, tekrar ediyorum asla, geçmişteki ya da bugünkü ahlaki başarısızlıkları üzerine eleştirel bir tutum takınmadılar, çünkü, biliyorsunuz, onlar “her yerde özgürlük” savunurlar. “Yanlış” insanlar iktidara geldiğinde ve “diğer” imparatorluk yönetimi aldığında ve milyonlar, iyileştirilebilir hastalıklardan ölürken ve beyaz insan ticareti halkaları genişlerken bile. Yanıt her zaman aynı: “İstediğimiz bu değildi – biz bağımsız, özgür ve adil bir toplum istedik- rejim değişikliği isterken, itirazcıları desteklerken, İmparatorun “herşeyi ele geçireceğin”den, tek süper güç haline geleceğinden ve dünyayı sömürgeleştirmeye başlayacağından asla şüphelenmedik.”

Ahlakçı aydınlar sonuçlar konusundaki politik sorumluluklarını kabul etmeli ve ne imparatorluk inşa etme işindeki geçmiş uyumluluklarının, ne de Küba’ya karşı bugün yürütülmekte olan skandal kınamalar konusundaki soyut ahlaki duyarlılıklarının arkasına saklanmaktan vazgeçmelidirler. Yaptıkları ya da söyledikleri şeylerin sonuçlarının ne olduğunu bilmiyormuş gibi davranamazlar. ABD’nin Küba’ya karşı planları hakkında bütün gördüklerinden, duyduklarından ve okuduklarından sonra masummuş gibi davranamazlar. Birleşik Devletler’deki (Chomsky, Zinn ve Wallerstein tarafından imzalanan) Küba karşıtı deklarasyonun ilk yazarı ve teşvikçisi, kendinden menkul bir “demokratik sosyalist” ve Küba hükümetinin şiddet kullanılarak yıkılmasını hayat boyu – son 40 yıl boyunca- savunmuş olan Joanne Landy’dir. ABD hükümetine yarım yüzyılı aşkın bir süredir emperyal siyasetler konusunda danışmanlık yapmakta olan temel kurumların başında gelen Dış İlişkiler Konseyi (CFR) üyesidir. Landy Afganistan ve Yugoslavya’daki ABD işgalini ve – açık askeri destek çağrısında bulunarak- 2000 Sırbın öldürülmesi ve Kosova’da yüzbinlerce Sırbın ve diğerlerinin etnik temizliğe uğramasından sorumlu olan Arnavut terörist gruplarını savunmuştur. Bu aşırı sağcı bukalemun tarafından kaleme alınmış olan bir makalede Küba’nın sosyal kazanımlarının ve emperyalizme karşı muhalefetinin sözünün hiç geçmemiş olması şaşırtıcı değildir. Kaydedilmelidir ki, Landy CFR’de etkili konumlara tırmanma süreci boyunca Çin, Vietnam ve diğer toplumsal devrimlerin sert bir karşıtı olmuştur. “İlerici” aydınlar, bütün o keskin zekalarına rağmen, Küba karşıtı yaygarayı başlatan yazarın güvenilmez siyasetini es geçmişlerdir.

Aydının günümüzdeki sorumluluğu

Küba’nın birçok eleştirmeni sanki işin içine kimin karıştığından ve sonuçların ne olduğundan bağımsız olarak tüm durumlara uygulanabilir olan sadece tek bir ilkeler dizisi varmışçasına “ilkelerden” sözediyorlar. Küba hükümetini devlet istihbaratıyla birlikte devirmeye çalışanların “özgürlüğü” gibi “ilkeler”den sözetmek Küba’yı – Allende’nin Pinochet tarafından devrildiği- bir başka Şili haline getirmek ve devrimin popüler kazanımlarının yıkılmasına yol açmak demektir. Bunlar, yani ulusal güvenlik ve halk egemenliği, ABD’nin Kübalı memurlarının özgürlüğünden daha temel ilkelerdir. Burada, özellikle de ABD’li ilerici sol arasında, Üçüncü Dünyanın kurbanlarına, yenilgilerden ızdırap çekenlerine dair bir sempati ve başarılı devrimlere karşı duyulan bir korku var.
Öyle görünüyor ki ABD’li ilerici aydınlar devrime bağlanmaktan kaçınmak için her zaman bir bahane buluyorlar. Bu bazıları için eski “Stalinizm” korkusudur – ya devlet ekonomide temel bir role sahip olursa; ya da bu kitlesel seferberlikler de olabilir- “plebisiter diktatörlükler”den korkarlar, ya da bu “baskıcı polis devleti” olarak adlandırdıkları, terörist etkinlikleri başarıyla önleyen güvenlik birimleri olabilir. Batının en sadık ve çürümüş sendikal aparatıyla dünyanın en geri politik ulusu içinde yaşarken, bazı üniversite kentleri dışında hiçbir pratik politik etkide bulunmazken, ABD’nin pratik aydınları Latin Amerika’daki devrimci hükümetlerin ya da militanların başlarının üzerinde sallanan günlük tehdit ve şiddet hakkında hemen hiçbir pratik bilgiye ya da deneyime sahip değillerdir. Politik algıları, herhangi bir politik etkinliği kınamak ya da onaylamak üzere kullandıkları ölçütleri, kendi kafalarının dışında, kapitalist özgürlüğün tüm ayrıcalıklarından faydalandıkları ve Üçüncü Dünyalı devrimcilerin kendilerini savunmak zorunda oldukları risklerin hiçbirisiyle karşılaşmadıkları kapalı, ilerici üniversite yerleşimlerinin dışında bir yerde mevcut değildir.

Biraz alçakgönüllük lütfen, sayın prestijli, eleştirel, özgürlük aşığı aydınlar. Biraz derinlere doğru bakın ve Miami kökenli bir terörist örgüt tarafından kaçırılmak isteyip istemeyeceğinizi kendinize sorun. Kendinize Havana’daki büyük bir turistik otelin kafesinde otururken ölümcül bir bombaya hedef olup olmak istemeyeceğinizi sorun – Başkanın kardeşi Jeb’le birlikte bira içen teröristlerden bir hoş geldin mesajı. Nazi Almanya’sından bu yana görülmüş en vahşi emperyal rejimin hedef listesinin başında yer alan bir ülkede yaşamanın nasıl bir şey olduğunu düşünün – ve belki de o zaman Küba güvenlik politikalarına yönelik kınamalarınızı yumuşatma ve ahlaki emirlerinizi çerçevelendirme ihtiyacı yaratan ahlaki duyarlılıklarınız uyanışa geçer. Bense eleştirel aydınlar için kendi “ahlaki emirlerimi” belirterek sonuca varmak istiyorum.

1. Avrupalı-ABD’li aydınların ilk görevi dünyayı fethetmeye çalışan kendi emperyal yöneticilerine muhalefet etmektir.

2. İkinci görev emperyal militaristlerle popüler/ulusal direnişler arasındaki mücadelelerle ilgili ahlaki konuları açıklığa kavuşturmak ve birisinin kitlesel terörüyle diğerinin bazen aşırıya kaçsa bile meşru olan diğeri üzerindeki güvenlik önlemlerini eşitleyen ikiyüzlü önermeyi reddetmektir.

3. Ahlaki yargılara varmadan önce olgulara ve konulara ilişkin politik ve kişisel standartlar oluşturmaktır.

4. İktidarsız aydınların iktidarı tehdit etmedikleri için toplanma, tartışma ve eleştirme konusunda ulaşabildikleri özgürlüklerden yoksun olan, mükemmel olmayan muzaffer halk mücadeleleri ve devrimci rejimleri desteklemeyi reddederek “imparatorluğun ahlaki kahramanı” olma ayartmasına karşı direnmektir.

5. Kendisini, devrimcileri savunma cesareti gösteren ilericileri lanetleyen Yargıç, Savcı ve Jüri yerine koymayı reddetmektir. En çarpıcı son örnek, Susan Sontag’ın, bütünselliğe sahip olmamakla ve Küba terörünün apolojisti olmakla suçladığı Kolombiyalı Nobel Ödülü sahibi romancı Gabriel Garcia Marquez’e yönelik çiğ saldırısıdır. Sontag bu kanlı suçlamaları Bogota, Kolombiya’da yaptı. Kolombiyalı ölüm mangaları rejimle ve orduyla birlikte çalışıyor ve dünyanın başka yerlerinden çok daha fazla sayıda sendikacı ve gaz
eteciyi öldürüyorlar, Castro rejiminin “apolojisti” falan da değiller. Bu, Yugoslavya’daki ABD emperyal işgalinin ve bombardımanının hevesli savunucusu ve kökten dinci Bosna rejiminin apolojisti olan, Kosova’da Sırpların ve diğerlerinin etnik temizliğine ve öldürülmesine sessizce tanıklık eden aynı Sontag’dır. Sahiden de ne ahlaki bütünlük! New York aydınları arasında bulunan ahlaki üstünlük yaratan değerli duyarlılıklar Sontag’ın Marquez’i ölüm mangalarına hedef göstermesine ve büyük bir ahlaki açıklamada bulunduğunu hissetmesine izin vermiştir.

6. ABD’li-Avrupalı aydınlar kendi politik ümitsizlikleri ve sonuçsuz konumlarıyla adanmış Latin Amerikalı aydınların konumunu birbirine karıştırmamalıdırlar. Yapıcı diyalog ve tartışmaya her zaman yer var ama asla hayatları gündelik olarak tehdit edilen bireyleri lanetleyen kişisel saldırılara değil.

Eleştirel aydınlar için iyi zamanların kutlamalarında ve daha az tehditkar zamanların çağrılı konferanslarında “Küba dostu” olmak kolaydır. Ama totaliter bir imparatorluk, bu kahraman adayı tehdit ettiğinde ve ağır ellerini savunucularının boynuna geçirdiğinde “Küba dostu olmak” daha zordur. Küba böyle zamanlarda – sürekli savaşlar, soykırım ve askeri saldırganlık zamanlarında- eleştirel aydınların, tüm Avrupa ve özellikle de Latin Amerika’dan zaten gördüğü üzere, dayanışmasına ihtiyaç duyuyor. Bizlerin, Birleşik Devletler’deki önemli ve prestijli ilerici aydınlarımızla ve tüm o saygıdeğer ahlaki duyarlılıklarımızla, kendisini ABD’nin pençelerine karşı savunmak için mücadele eden yaşayan, kahraman bir devrimin varlığını hatırlama ve kendinden menkul deklarasyonlarımızı alçak gönüllükle bir kenara bırakarak, o devrimi savunma ve 1 Mayıs’ı önderleri Fidel Castro ile birlikte kutlayan 1 milyon Kübalıya katılma zamanımız gelmedi mi?

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur