“Niçin NATO?” – Immanuel WALLERSTEIN

Öyleyse, neden diye sormaya ihtiyacımız var. NATO hangi amaca hizmet ediyor? Ne yapmaya niyetli? Yanıtı kime sorduğunuza bağlı. NATO’nun bir yapı olarak devamını sağlayan dört önemli oyuncu var: ABD, Soğuk Savaş yıllarından beri üye olan diğer devletler (1952’den beri 15 tane), merkez ve doğu Avrupa’daki yeni ya da üye olmaya eğilimli ülkeler ve Rusya. Her birisi değişik bir perspektife ve farklı motivasyonlara sahip.

Önce Batı Avrupa devletlerinden başlayalım. NATO kurulduğu zaman Batı Avrupa devletleri onu Sovyetler Birliği’nden geleceği düşünülen olası bir askeri tehdide karşı bir askeri koruma olarak gördüler. Onu, ABD askeri birliklerinin konuçlanmasını ve ABD’nin bir saldırı durumunda (hatta Berlin ablukası gibi askeri bir durumda bile) askeri güç kullanarak onlara katılmaya kendisini sorumlu hissetmesini sağlamanın bir yolu olarak gördüler. Kuşkusuz bu ülkelerde NATO’ya karşı düşman, ya da enazından isteksiz, kişiler ve hareketler vardı: komünist partiler, pasifist hareketler ve diğer bazıları. Fakat bu ülkelerdeki nüfusun çoğunluğunun NATO’yu kuvvetle destekledikleri açıkça söylenebilir.

Bazı şikayetlerde de vardı. Bazı sömürge sahibi ülkelerin hükümetleri NATO’nun kendi sömürge bölgelerini de kapsaması gerektiğini düşündüler. Ama ABD bunu kategorik olarak reddetti ve askeri gücünü ve hatta siyasi desteğini bile ulusal kurtuluş hareketleri ile mücadele eden Avrupa devletlerine adamak istemedi. NATO Avrupa/Kuzey Atlantik bölgesinde çatışmalarla sınırlı kalacak şekilde tanımlandı. Bu zaman boyunca, ABD NATO kuvvetlerinin komutanlığını bir amerikalı subayın yapmasında ısrar etti ve bu, Batı Avrupa’lılar tarafından hem anlaşılır hem de ABD’nin anlaşmaya sadık kalmasının bir garantisi olması açısından kabul edilebilir bulundu.

Batı Avrupa’lılar ekonomik ve siyasi olarak güçlenmeye ve Avrupa Birliği’ni kurmaya başladıklarında, bir Avrupa ordusu düşüncesi ciddi olarak tartışılmaya başlandı. Fransa ve Almanya 1987’de kendilerini bu amaca adadılar. ABD ise bu plana tamamen soğuktu. Kamuoyu önünde kesin bir şekilde dillendiremedi ama bu ideali yavaşlatacak ve/veya sabote edecek herşeyi yaptı. Ve açıkça ve yüksek sesle her Batı Avrupa’lı gücün bir şekilde NATO’ya “girmesinde” ısrar etti. Buna rağmen Varşova Paktı’nın ve 1991’de Sovyetler Birliği’nin kendisinin çözülmesiyle birlikte bir Avrupa ordusu kurma çabaları tekrar yükselişe geçti.

ABD’nin pozisyonu öncellikle bağımsız bir Avrupa ordusunun gerçekleşmemesi için planlanmış iki eylemde yeraldı. İlki bir Avrupa gücü için NATO içinde bir rol icat etmekti: Avrupa’lılar savaş (esas olarak ABD tarafından) bir kere kazanıldığında “barış gücü” olacaktılar. Bu rol Bosna, Kosova ve şimdi de bir şekilde Afganistan’da uygulanıyor. Böylece Avrupa’lılar hoş olmayan, kirli ama uzun dönemde de o kadar önemi bulunmayan, ABD’nin kendi kamuoyu bakış açısından siyasi olarak kabulünü zor bulduğu bir “temizlik” görevi yapmak zorundaydılar.

Ve NATO “genişletilecek.” Bu niçin önemliydi? İttifak şimdi kime karşı silahlanıyordu? Doğu/Merkez Avrupa ülkelerinin NATO’ya dahil edilmesi (üçü üye, diğerlerinin de işlemleri devam ediyor) iki şeyi başarmak için planlandı. Amaç, Batı Avrupa’lıların Rusya ile aralarında olabilecek herhangi siyasi/askeri düzenlemeyi, olanaksızlaştıramasa bile, çok daha zorlaştırmaktı. Bu ABD’nin ana jeopolitik kabusu. Bu, diğer kabustan (çin’in büyüyen askeri gücü) çok daha öncelikli.

İkinci olarak, amaç Batı Avrupa siyasal-kültürel birliğini, Avrupa Birliği’nin karar mekanizmalarına Amerika’lı unsurlar sokarak, daha da güçleştirmekti. NATO bir kere genişlediğinde Avrupa Topluluğu’da aynı şekilde acilen “genişleme’ye zorlanacaktı. Böyle bir genişleme yalnızca Avrupa’nın güçlü bir siyasi merkez kurma yeteneğini çok karmaşıklaştırmakla kalmayacak aynı zamanda Batı Avrupa kaynaklarını (ABD’ninkileri değil) doğu/merkez Avrupa ülkelerinin ekonomik koşullarını iyileştirmeye adayarak onu ekonomik olarak da zayıflatacaktı.

Doğu/Merkez Avrupa’lılar tabii ki kendilerine biçilen rolü oynamaktan mutlular. Avrupa’nın bir parçası olmayı ve Batı Avrupa’lılarla kültürel olarak eşit kabul edilmeyi çok istiyorlar. Ama daha da çok Amerikan dünyasının bir parçası olmayı ve nasıl olursa olsun (dünyevi bir cennet ve Rusya karşıtı gördükleri) ABD’yle bağlantılı olmayı istiyorlar. En son istedikleri şey ise herhangi bir Avrupa’lı yapıya Rusya’nın dahil edilmesi.

Ruslar tüm bunları tabii ki açıkça görüyorlar. İlk önce NATO’nun genişlemesini tehditlerle durdurmaya çalıştılar. Ama tehditler palavraydı ve kimseyi özellikle de ABD’yi, etkilemedi. Böylece durumu NATO’nun içinden daha kolay kontrol edebileceklerini hesaplayarak şimdi arka kapıdan sızmaya karar verdiler. Rusya’yı yarı NATO üyesi yapacak yeni bir özel düzenleme (konuşulduğu biçimiyle 19+1) onaylanmak üzere.

Neler olduğuna dair iki tane soru sorulabilir. Batı Avrupa’lılar bunun olmasına neden izin vermekteler? Ve ABD gerçekten ne istiyor? Birinci sorunun yanıtlanması ikincisine göre daha güç. Batı Avrupa’lılara dair yanıtın çeşitli unsurları var. Avrupa’da geniş bir yaşlı kuşak (tabii ki yüksek siyasi konseylerde ağırlıklı olarak temsil ediliyorlar) ABD’ye hala “minnetkar”lar ve bu şükranın bedelini ödeme gereği hissediyorlar. Ve Batı Avrupa’lıların arasında, ABD ile birlikte uygar olmayan halkların taleplerine karşı durma gerektiğine katılanlar var.

Ama belki de bundan daha önemlisi ise (kısa-dönem jeopolitik planların oldukça uzağında) Avrupa’lıların siyasi birliktelikte daha ne kadar ileriye ve daha ne kadar hızla gidilmesini arzu etmeleri konusunda tam emin olmamaları gerçekliğidir. Ve böylece Rusya’yı kendi evlerine daha ne kadar çok ve ne kadar hızlı çekmek konusunda da emin değiller. Eğer Avrupa kendisini dünya sahnesinde görece birleşik siyasi ve ekonomik bir güç olarak öne sürecekse, Rusya’ya tabii ki hem Avrupa’nın askeri gücüne ek hem de Avrupa iç pazarında bir kilit unsur olarak ihtiyacı var.

ABD için ise, gayet ilginç, tüm bunlardan sonra, ABD NATO’ya en az ihtiyaç duyan ve isteyen ülkedir. ABD NATO’yu temelde Batı Avrupa’nın kendisini ABD etki ve kontrolünden koparmasını engellemek için istiyor. Ama NATO’yu askeri olarak istemiyor. 11 Eylül’den sonra ABD’nin tepkisi bunu açıkca gösterdi. 13 Eylül’de NATO adına Lord Robertson anlaşmanın daha önce hiç uygulanmaya konmamış 5. maddesi gereğince tam askeri yardım önerdi. Teklif sessizce reddedildi. ABD NATO’yu bir askeri yük olarak görüyor. Kosova’da NATO bayrağı altında yapılan savaşta, ABD silahlı kuvvetleri askeri kararlar için diğer NATO üyelerinden izin almak zorunda kaldı. Bu ABD’nin takdir etmediği bir engeldi ve bunun tekrarlanmasına izin vermeyecek. ABD NATO’ya ihtiyacı olmadığına ve dünyadaki askeri durumları kendisinin halledebileceğine tamamen inandı. Avrupa’lılar ABD’nin istediği gibi lojistik destek vermek ve barış gücü olmakla yetinmeliler.

Bugünlerde ilginç olan şey, NATO’nun kararlılığını ve belki de gerçek varlığını zayıflatmak için en büyük uğraşı ABD’nin veriyor olmasıdır.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur