Kültür ve çağdaş dünyanın saldırıları – J. Petras

Giriş

Kültür hakkında yazmak, sanat, ideoloji, eğitim, spor ve başka birçok şey hakkında yazmaktır. Kültür kişilik, estetik, politik ve tarih de dahil olmak üzere sayısız perspektiften tartışma konusu yapılabilir. Ben şimdilik, bir estetik vasat, bir yansıtma ve insani tatmin kaynağı olarak kültürü tartışmayı bir başka yer ve zamana bırakarak, politik mücadelenin bir yönü olarak kültür üzerine yoğunlaşacağım. Özellikle de ideoloji olarak kültür üzerine ve onun sınıfsal ve ulusal bilinçle politik eylemi nasıl etkilediği noktalarına odaklanacağım. İdeoloji olarak kültür insan “öznelliğini”nin ya da daha özel olarak ulusal ve sınıfsal bilinçliliğin yaratımını ve ifadesini içerir: insanlar (sınıflar, cinsler, etnik ve ırksal gruplar) kendi nesnel koşullarını nasıl algılamakta ve etkilemek üzere harekete geçmektedirler. Çağdaş dünyada öznellik çelişkilerin, iktidar yapılarının ve dönüşüm hareketlerinin anlaşılmasında temel bir yer tutmaktadır. Politik bilinçlilik olarak “öznellik” nesnel gerçeklikle dinamik diyalektik ilişkisi içinde anlaşılabilir. İnsanların ve sınıfların kendi nesnel koşulları karşısında nasıl tepki verdikleri, kendisi de sırası geldiğinde öznellik üzerinde etkide bulunan maddi gerçekliklerini biçimlendirmektedir.
İdeolojik inançlar ve politik eylem, (krizler, sınıf yapısındaki konum, aşağı ve yukarı doğru hareketlilik, devletin doğası gibi) sosyo-ekonomik koşulları; politik örgütlenmeler, önderlik, kitle iletişim araçları, dinsel kurumlar ve geleneklere yuvalanmış olan sosyal örgütlenmelerle aileyi ve mahalli pratikleri de içeren çoklu belirlenimlerin ürünüdür.

İdeoloji ve Büyük Sorunlar

Çağdaş dünyada sınıfsal ve ulusal bilinçliliği Büyük Sorunlarla ilişkileri içinde anlamak için bunların yapısını belirlemek önem kazanmaktadır.
İnsanlığın büyük çoğunluğunun karşı karşıya olduğu beş büyük saldırı mevcuttur. Bunlar:

1-ABD’nin Bush’un “sürekli savaş” doktrini aracılığıyla dile getirilen emperyalist dünya egemenliği zorlaması. Bu Balkanlar, Afganistan ve Irak’taki fetih savaşları; Kuzey Kore, İran ve Doğu Arabistan’a yönelik savaş hazırlıkları ve Kolombiya’ya Kolombiya Planı yoluyla askeri müdahale, Küba karşısındaki saldırgan tutum ve Venezüella’daki askeri darbeye verilen destekle örneklenmektedir.

2-Latin Amerika’nın, FTAA’nın [Amerikalar-arası Serbest Ticaret Anlaşması ç.n.] dayatılması ve egemenliğin ABD güdümlü bir FTAA komisyonuna devredilmesi yoluyla, yeniden sömürgeleştirilmesi. Washington’un, ABD’nin uluslararası ve ulusal yasaları çiğneme hakkını teyid eden “extra territoriality-sınır ötesilik” doktrinine başvurması. ABD’nin, askeri güçlerine sınırsızca suç işleme izni vermek amacıyla Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni reddetmesi. ABD kendi askeri ve istihbarat ajanlarının herhangi bir ülkenin sınırları içindeki politik muhaliflerine karşı suç işleme -suikast gerçekleştirme- hakkı bulunduğunu varsaymaktadır.

3- Üçüncü Dünyanın -özellikle de Latin Amerika’nın- (özellikle eski SSCB ve Latin Amerika’dan milyonlarca kadın ve çocuğun cebri cinsel ticarete zorlanması anlamına gelen) beyaz kölelik de dahil olmak üzere, daha eski ve daha sert sömürü biçimlerine kapı aralayan bir tarzda yağmalanması; ekonomik yağma (uluslararası bankacılık sistemi aracılığıyla yüz milyarlarca dolarlık özel tasurruf ve kamusal gelirin çalınarak ABD ve Avrupa’ya transfer edilmesi); ekonominin (sanayi, finans, ticaret gibi) tüm temel sektörlerine el konulması ve Latin Amerikan ekonomilerinin koruyucu sınırlar ve ihracat teşvikleri kaldırılarak serbest ticaret yoluyla sanayisizleştirilmesi. Sonuç Latin Amerika’nın birçok parçasında kapitalizm-öncesi ekonomik ilişkilere geri dönülmesidir. Örneğin, Arjantin’de artık takas ekonomisi 4 milyondan fazla insanı kapsamaktadır. Latin Amerika’da iş gücünün yüzde 60’dan fazlası, basit meta değiş tokuşuyla uğraşan informal ya da geçimlik ekonomide yer almaktadır.

4- ABD emperyalizminin imparatorluk inşa etme projesine karşı bir tepki olarak dünyanın her yerinde, ama en dolaysız biçimde Latin Amerika’da güçlü sosyo-politik hareketlerin eşitsiz gelişimi.

5- Siyasal sınıf üzerinde, ortanın solundan aşırı sağın sandıksal partilerine kadar, emperyalist projeye uyarlanma ve yağma -yeniden sömürgeleştirme sistemine ikna edilmeye varan bir ABD hegemonyası. Örneğin, Amerikan Devletler Örgütü (OAS) ve kerameti kendinden menkul “Venezüella’nın Dostları”, ABD işbirlikçisi “golpistaların” politik gündemini Venezüella Başkanı Chavez’e karşı kışkırtmak üzere müdahalede bulunmaktadırlar.

Emperyalist savaşlar, yeniden sömürgeleştirme ve yağma sorunları – bunlar imparatorluğa karşı örgütlenen popüler sınıf güçleriyle devletlerine karşı köklü bir saldırıyı tırmandırmaktadır. Bu yazının ana varsayımı imparatorluk inşa etme projesi tarafından yaratılan nesnel gerçekliklerin dünya çapındaki anti-emperyalist, anti-kapitalist kitle hareketlerinin gerekli ama yeterli olmayan koşullarını oluşturmuş olduğudur. Sosyo-ekonomik koşulların dünya çapındaki daralması ancak nesnel öğelerin mevcudiyetiyle köklü bir dönüşümün temelleri haline getirilebilir. İmparatorluğun tırmandırdığı saldırı karşısında öznel ya da “kültürel öğe”nin önemini göstermek için., farklı ülke deneyimlerini karşılaştırmak yararlı olacaktır.

Karşılaştırmalı Öznellikler: Arjantin ve ABD

Birleşik Devletler ve Arjantin’de 2001-2002 yıllarında on milyarlarca dolarlık tasarruf ve emeklilik fonlarının kaybıyla sonuçlanan büyük çaplı yolsuzluk ve soygunlar yaşandı. ABD örneğinde bu soygunlar hükümetin düzenleyici kurumlarının da yardımı sayesinde çok uluslu şirketler, özel yatırım bankaları, şirket yöneticilerince gerçekleştirildi. Arjantin’de ise, soyguncular hükümetin dolaysız yardımıyla çalışan özel, çoğunlukla da yabancılara ait bankalardı.
Arjantin’de hükümetin istifasını zorlayan popüler isyanlara varan kitle protestoları yaşandı. Ardından binlerce insan mahalle meclislerini oluşturdu ve hükümeti sıkıştırmak üzere işsiz işçiler hareketleriyle ittifaklar içinde birleşti.

Birleşik Devletlerde kitle hareketleri yoktu -sadece bireysel şikayetler, özel hoşnutsuzluklar ve şirketlere karşı yerel düşmanlıklar. Politik sisteme yabancılaşma arttı. Az sayıda grup fonlarını geri alma umuduyla şirketlere karşı yasal dava açmak üzere avukatlar tuttu. Yoksullaşan orta sınıfın çoğu daha uzun çalışma saatlerinin altına imza attı, emekliliği erteledi ve yaşam standartlarını düşürdü. Birçok küçük yatırımcı emeklilik fonlarındaki yatırımlarını geri çekti. Sonuçsuz kongre oturumları ve yeni devlet düzenleyicilerinin atanması hiçbir şey değiştirmedi. Sistem sorgulanmadı, şirketler aynı biçimde çalışmayı sürdürdüler ve – seçmenlerin üçte ikisinin midesi oy kullanmayı kaldırmazken- Başkanla partisi Kongre’deki “çoğunluklarını” güvence altına aldılar.

Bu iki örnek benzer kitlesel soygun ve önemli miktarda tasarruf kaybının neden bu denli farklı öznel tepkiler yarattığı sorusunu ortaya atmaktadır. Yanıt her ülkenin farklı politik-kültürel-ideolojik bağlamları içinde bulunmaktadır.

Arjantin’de geniş politik ve sosyal hareketler mevcuttur: işsiz “piqueterolar” gösteriler yapmakta ve ana yolları kesmekte; aktif sol partiler politik hayata müdahale etmekte; isyankar kamu çalışanları sendikası konfederasyonu aktif biçimde muhalefe
t etmektedir; genel kamuoyunda “serbest pazar” ideolojisi yaygın biçimde reddedilmektedir. Arjantin’deki kitle gösterilerinin önünü açan öznel koşullar kolektif eylemi cesaretlendiren bir politik kültürün, gelir kaybında bankaların ve rejimin taşıdığı politik-ekonomik sorumluluğu ortaya çıkartan bir ideolojinin ve piqueterolara dayalı başarılı bir politik eylem modelinin ürünüdür. Muhalefetin “politik kültürü” kitle iletişim araçlarının hükümete verdiği desteğe karşın yaygınlaşabilmektedir. Meclis hareketi kendi iletişim ağlarını yaratmakta ve varolan alternatif iletişim araçlarından yararlanmaktadır. Meclis hareketi ve kitlesel eylem iktidardaki rejime sıkıca bağlı olan resmi sendika bürokrasisinin herhangi bir desteği olmaksızın gerçekleşmiştir.

Birleşik Devletler’de, soygundan etkilenen milyonlar gösteri ve protesto kültürünün bir parçası değiller. Onlar en fazla büyük şirket soyguncuları tarafından finanse edilen iki kapitalist partiden birini destekliyorlar. Ait oldukları “sivil örgütler”in geri kalanı muhafazakar ya da apolitik ve hükümetin soygundaki sorumluluğunun ve soygunun niteliğinin kavranmasını sağlayacak bir çerçeve sunmuyorlar. Ait oldukları sivil örgütlerin hiçbiri politik eylem için bir araç sunmuyor. Milyonlarca kurbanın zihinsel dizgesi devlete, şirkete ve aileye bağlılık ekseninde dönüp duruyor. Bir kez devlet ve şirket onlara ihanet ettiğinde, en fazla kişisel huzur sunan ve kolektif eylem için bir temel oluşturmayan aileye geri koşuyorlar. Kolektif eylem referansı ya da örgütü olmayan, başarılı popüler seferberlik örneklerine sahip bulunmayan kurbanlar genellikle kişisel çözümlere dönüyor, kayıplarını sessizlik ve iktidarsız bir yalıtılmışlık içinde sineye çekiyorlar. Büyük soyguncularsa utanmazca işlerine geri dönüyorlar.

Bu karşıt “öznellikler” -sosyo-ekonomik koşulların olumsuzluğu açısından benzerlik gösteren ABD ve Arjantin arasındaki toplumsal eylem ve toplumsal örgütlenme düzeyi farkı politik kültür, ideoloji ve politik müdahalenin belirleyici önemine işaret etmektedir. Birleşik Devletler’deki örtük slogan “Gemisini kurtarabilen, kaptan”dır. Arjantin’deki popüler slogansa “Birimizi atan, hepimizi atar”. Köklü fark Arjantin’de, ABD şirketler dünyasının dikey bağımlılık karakteristiğine karşıt biçimde doğmakta olan dayanışma kültürüdür.

Karşılaştırma: Brezilya ve Venezüella

1990’larda Brezilya ve Venezeülla artan sosyal eşitsizlikler ve daralan gelir kalıplarıyla bir ekonomik durgunluk döneminden geçtiler. Her iki ülkede de sonuç alıcı politik değişimler açısından uygun nesnel koşullar mevcuttu. Her iki ülkede de seçmenlerin büyük bir çoğunluğu Venezüella örneğinde popülist ya da ortanın solu bir başkanı, Hugo Chavez’i ve 2002 yılında Brezilya’da Lula da Silva’yı seçti. Ancak bunun hemen ardından, Chavez uzun bir işveren lokavtı ve greviyle karşı karşıya kaldı. Seçmenlerin önemli bir azınlığı (sayılar tartışmalı) istifa etmesini istedi ve sağcı liderleri destekledi. Seçimler sonrasında Chavez’in desteği gerilerken, Lula’ya verilen destek yükseldi. Bir başka deyişle, genel olarak benzer ekonomik koşullar altında seçilmiş bir başkanın iktidarı altında sağa doğru ve yeni seçilmiş bir adayın iktidarı altında sola doğru bir kayma gerçekleşti.
Öznellikteki değişim ve fark politik, sosyal ve kültürel bağlamın tartışılmasını gerektirmektedir. Öncelikle Chavez rejimi, Lula’nın hala muhalefette olduğu ve sosyo-ekonomik sorunların sorumluluğunun önceki Cardoso rejimine yüklenebileceği bir ekonomik daralma döneminden geçmiştir. İkincisi, Chavez rejimi, orta sınıflar göreli bir ekonomik statü kaybı yaşarken, kamu yatırımlarını en yoksulların (eğitim, sağlık ve barınma) hizmetlerinin iyileştirilmesine yoğunlaştırdı. Brezilya’da yeni seçilen Lula rejimi yönetici ya da üst-orta sınıfların iktidar ve ayrıcalıklarına dokunmaksızın yoksullara açlığı ortadan kaldırma sözü vererek desteğini artırdı. Üçüncüsü, Venezüella’daki emperyalizm yanlısı kitle iletişim araçları, Chavez’in ABD dış politikasından, özellikle de Kolombiya Planı, FTAA ve Afganistan, Irak ve diğer yerlerdeki fetih savaşlarından bağımsızlığını ilan etmesiyle birlikte sürekli ve kahredici bir propaganda savaşı başlattılar. Lula ise tersine, bir kez seçildikten sonra, Bush’tan bir “müttefik” olarak söz etmekte, FTAA hakkında “uzlaşma” sözü vermekte ve (anayasal hükümete desteğini güçlendirmek yerine) darbecilerle Chavez hükümeti arasında “arabuluculuk” önermektedir. Lula, merkezci bir gündemi benimseyerek, mali güçlerin desteğini ve kitle iletişim araçlarının “yansızlığını” güvence altına almıştır.

Venezüella kitle iletişim araçlarının sürekli olarak devam ettirdikleri yalancı ve aşağılayıcı propaganda askeri isyanı ve seçilmiş Chavez hükümetinin devrilmesini kışkırtmaktadır. Medyanın saldırısı orta sınıfların Chavez’e karşı dönmesi ve sokağa çıkmasında etkili oldu. Venezüella medyası diktatöryal bir devletin başına geçmiş, Castro komünizmiyle bilgi ve iş birliği yapan ve ekonomiyi tahrip eden bir otoriter başkan imgesini başarıyla propaganda etti. Medyanın bu tamamiyle yanlış imgeyi hazırlamaktaki etkinliği, orta sınıfların önemli bir bölümünün doğrudan deneyim tarafından yalanlanan bu yalana inanmasıyla ortaya çıkmaktadır.

Venezüeallalıların, özellikle de rejimi devirmeye çalışanların büyük çoğunluğu, Chavez’in ya da onun anayasal önergelerinin onaylandığı yedi tane serbest seçime özgürce katılmış ve oy kullanmışlardır. Rejim güçler ayrılığı ilkesine saygıda kusur etmemiş ve basılı ve elektronik basına bir başka batılı seçim sisteminin kaldırabileceğinin çok ötesinde hoş görü göstermiştir. Hükümet askeri isyan ve seçilmiş hükümetin şiddetle devrilmesine yolaçanlar da dahil olmak üzere kitle gösterileri ve yürüyüşlere karşı hoşgörülü ve kollayıcı bir yaklaşım benimsedi. Hükümet, özellikle orta sınıflar açısından, yaşam standartlarında büyük iyileşmeler sağlayamazken, devlet petrol şirketi patronlarının petrol üretimini sabote etmesine değin hükümetin gösterdiği ekonomik performans eski rejime göre göreli bir iyileşme sağladı. Yaşam standartlarındaki keskin düşüşün ana nedeni patronlar ve devlete ait petrol şirketlerinin yöneticileri tarafından örgütlenen petrol sanayi lokavtıdır, onlar kendi kendilerini doğrulayan bir peygamberlik örneği sergilediler – çöküşü “öngördüler” ve sonra da gerçekleşmesi için ellerinden geleni yaptılar. Hükümetse tersine üretimi yeniden başlatma ve gelirlerin daha fazla düşmesini engelleme mücadelesi veriyordu.

İdeolojik ve politik alanda ABD yanlısı muhalefetin kültürel savaşı kazanmakta olduğu açıktır. Olağanüstü pahalı kitle iletişim propagandasının kısmen ABD istihbarat ajanları tarafından muhtemelen karşılandığı konusunda çok az şüphe ve birçok tarihsel önörnek mevcuttur. Diğer türlü lokavtın neden bu kadar uzun sürdüğünü anlamak imkansızdır. Reklam gelirleri olmayan ve sürekli yüksek maliyetle çalışan özel medyanın, kısmen CİA’dan örtülü fonlar tarafından finanse edilmeksizin, yaklaşık 2 ay boyunca günde 24 saat, haftada 7 gün demeden tam kadro çalışmayı kaldırabilmesi imkansızdı. Benzer CİA örtülü teşvikleri Şili’de El Mercurio, Nikaragua’da La Prensa ve Washington’un bağımsız rejimleri devirmek istediği ülkelerdeki birçok müttefik basın kurumunu finanse etmek için kullanımıştır.

Bu da darbe yanlısı, Chavez karşıtı ve ABD yanlısı propagandanın, Brezilya’da hayal edil
emez bir biçimde, ülkeyi kutuplaştırma ve özellikle de orta sınıfları “kazanma” konusunda neden başarılı olduğu sorusunu ortaya çıkarmaktadır.

İşin anahtarı ülke içinden ve kent yoksullarından çok Miami’ye kulak kabartan Caracas orta sınıfının “politik kültürü”dür. “Miami kompleksi” özelde Florida ve genelde ABD’ye sık sık yapılan geziler, tatiller ve tüketim harcamalarına dayanmaktadır. Bu kompleks ABD yüksek tüketim kalıplarının ve Caracas orta sınıflarının varlığının merkezini oluşturan “tüketim kültürünün” yeniden üretilmesine katkıda bulunmaktadır. Venezüella orta sınıfının “sınıf referansı” Miami’de yaşayan üst-orta sınıflardır. Mimiklerine kadar onların yaşam tarzlarından esinlenmektedirler: sınırsız kredi kartı harcamaları ve düşük ücretli Haitili hizmetçiler.

Orta sınıfın yaşam standartlarında son yirmi yılda ortaya çıkan düşüş ve bozulma bazılarının Chavez’e oy vermesine neden olmuştu. Onun yolsuzlukları engelleyeceği ve Miami vizyonlarını ayakta tutacak bir gelir artışı sağlayacağı umudundaydılar. Sorun, Chavez ABD ile çelişkiye düşünce ortaya çıktı. Bu çelişki Venezüella’da iki etki yaratmaktadır: Washington’un sermaye ve sendika seçkinleri arasındaki politik işbirlikçileri “hareketlendiler”. Sonra da Chavez’e karşı orta sınıflara başvurdular. Büyük ölçüde beyazlardan oluşan orta sınıf yoksullara meyleden bir siyah başkanla, Miami kompleksiyle kurdukları özdeşlik arasında bir seçimde bulunmaya zorlandı. Orta sınıflar arasındaki çekinik (beyaz orta sınıf egemen olduğu sürece çekinik kalan) ırkçılık, seçkinler tarafından harekete geçirildi ve “model”lerinin -zengin beyaz Miami seçkinlerinin yaşam tarzının karşısına yerleştirildi.

Bu karşılaştırmalar kültür, ideoloji ve kitle iletişim araçlarının, benzer ekonomik koşullar karşısındaki farklı politik tepkilerin biçimlenmesindeki önemine ışık tutmaktadır. Emperyalizm yanlısı medya propagandası seçmenlerin sol tarafından örgütlenmemiş olduğu ve bir dayanışma kültürünün mevcut olmadığı bir bağlamda özellikle etkili olmaktadır. “Mimetik-tüketimci” kültürün egemenliği otoriter ideolojinin nüfuz etmesine ve ABD yanlısı politik liderlerle uzlaşmaya katkıda bulunmaktadır.

Sağcı medyanın etkisi ortak mücadeleler ve deneyimlere dayanan, eşitlikçi ideolojilerden etkilenen, (özellikle “yatay” bir yapıya sahip olan) kitlesel popüler örgütlenmelerin olduğu yerlerde sınırlı kalmaktadır. Hem Arjantin hem de Brezilya’da, kitle iletişim araçları birörnek biçimde iktidardaki sağ kanat seçkinlerin tarafında bulunmakla birlikte, yine de her iki örnekte de propaganda mesajı kitleler tarafından reddedilmiştir. Arjantin’de, kitle hareketi iflas etmiş De La Rua rejimini devirirken; Brezilya’da nüfusun yüzde 60’dan fazlası oylarını, merkez solun adayı olduğuna inandıkları birisi için kullanmıştır.

Kültür ve Savaş

Bugünün büyük sorunu emperyalist savaştır -özellikle de Washington’un Irak’a yönelik saldırı ve işgaliyle Kuzey Kore’ye yönelik tehditleri. Washington’un propaganda makinası, tıpkı işbirlikçi rejimleri ve Avrupalı “müttefikleri”ninkiler gibi savaşı meşrulaştırma, muhalifleri yansızlaştırma ve özellikle de siyaset sınıfı içindeki kararsızları kazanma yönünde küresel bir çaba yürütmektedir. Bush rejiminin en gözü dönmüş, -dünya kamuoyunu ihmal etmeye en kararlı olan- militarist kesimleri için bile işbirlikçilerin desteklerini güvence altına almak için bir “rasyonel” sunma ihtiyacı mevcuttur.
Kitle iletişim araçları -özellikle de ABD’ye ait olanlar – resmi çizgiyi sunarak ve meşrulaştırarak ve alternatif eleştirel sesleri ya da büyük protestolar hakkındaki haberleri dışlayarak dünyayı savaş yanlısı propagandayla doyurdular. Yine de kamu oyu yoklamaları Avrupa ve Latin Amerika’daki insanların ezici bir çoğunluğunun ABD’nin savaş konusunda ikna edici olduğuna inanmadığını gösteriyor ve Fransa gibi bazı ülkelerde yüzde 75’den fazlası emperyalist savaşa karşı çıkıyor. ABD’de bile yoklamalar bölünmüş bir kamuoyuna işaret ediyor. Birçokları savaşı desteklemekle birlikte, bu yılın 18 Ocak’ındaki 700 binlik kitle gösterilerinin de işaret ettiği gibi muhalefet büyüyor. Dahası savaşı destekleyenler arasında bile, çoğunluk bunu koşullu olarak yapıyor – sadece Birleşmiş Milletler bir savaş kararını onaylarsa savaşı destekliyor.

Kitle iletişim propagandası daha az inandırıcı ve esas olarak siyasal seçkinler arasındaki savaş yanlısı duyarlılığı güçlendirme ve savaşa söz olarak karşı çıkanları hareketsizleştirme işine yarıyor.

Savaşa karşı politik muhalefet popüler bilinç yaratma kavgasında alternatif medya (elektronik medya) ve kamusal gösteriler yoluyla destek kazanmayı başardı. Eleştirel kültürel şahsiyetlerin, aydınlar ve özellikle, hıristiyan ve müslüman dini liderlerin sesleri kamu oyunu hareketlendirmeye katkıda bulundu. Kurumsal güçler arasındaki büyük orantısızlığa, medya ile ABD emperyal devleti arasındaki yakın bağlara karşın, dünya kamuoyunun çoğunluğu henüz ikna edilemedi. Savaşa karşı dünya çapındaki gösterilerin çapı ve militanlığı yükseliyor ve Avrupa’daki siyasal sınıfın bazı kesimlerini etkilemeye başlıyor.

Vahşi egemenliğe dayalı emperyal militarizm “kültürü” yine de, özellikle İsrail devletiyle ittifak içinde olan bazı ABD’li entellektüellerle hıristiyan köktendinciler tarafından savunulabiliyor. Dünyada “sürekli savaş” ve içerde baskı Üçüncü Reich imgelerini canlandırıyor… Saldırgan savaşlara (“önleyici savaş”) verdikleri destek ve politik cinayetler, vahşi müdahaleler ve ekonomik şantaja duydukları heves Washington’un Küresel İmparatorluk istemini sorgulayabilecek tüm ve bütün rejimlerin taciz edilmesi anlamına geliyor. Bitimsiz emperyalist fetih savaşlarına bağlanmış totaliter entellektüellerin ortaya çıkışı Irak’a yönelik kitlesel şiddete verdikleri destekle görüntüleniyor.

Birleşmiş Milletler ABD işgalinin 10 milyon ölü ve yaralıya mal olacağı tahmininde bulunuyor. 10 milyon ölü ve yaralı ön bilgisiyle açıkça savunmasız bir halka saldırmak taammüden bir soykırım eylemidir -ancak Yahudilere, Çingenelere ve Sırplara karşı gerçekleştirilen Nazi Holocaust’larıyla kıyaslanabilir ya da belki onu bile aşar. Bu soykırım siyasetlerine iştahla destek veren totaliter entellektüeller, sivillerin ABD’nin dünya egemenliği uğruna teröristçe bombalanmasının utanmaz savunucularıdır.

Kitle iletişim araçları milyonlarca muhtemel kurbanla ilgili BM raporunu ya görmezlikten geldi ya da iç sayfalara gömülecek bir başka haber unsuru gibi küçümsedi.

Taammüden soykırım, insanlığa karşı bilimsel olarak planlanan suç ABD’de yazılı ve görsel basındaki Hiristiyan köktendinci liderler ve sağcı Yahudi entellektüeller tarafından meşrulaştırılmaktadır. Denizaşırı büyük Batılı hükümetler (özellikle de İngiliz, İtalyan ve İspanyol rejimleri) tarafından desteklenmektedir. ABD başkanı hükümetin üç kolu ve kitle iletişim desteğiyle kendisini soykırım gerçekleştirme konusunda utanmazca özgür hissetmektedir.

Bizi ilgilendiren, Bush, Rumsfeld ve Wolfowitz ile diğer soykırım pratisyenlerinin kişisel patalojilerinden çok. Eduardo Pavlovshy’yi tekrarlarsak, soykırımın kurumsallaştırılmasıdır. Soykırım siyasetlerinin yürütücüleri hakkındaki kişisel kanılarımıza takılırsak sorunun anahtarını gözden kaçırırız: bir kurum olarak soykırım.

Kurumsal bağlamda Bush yönetiminin Uluslararası
Ceza Mahkemesi’ni reddetmesi mantıksaldır. Uluslararası dokunulmazlık kurumsal soykırımın gerekli bir parçasıdır. Bugün totaliter ve savaş karşıtı entellektüeller arasındaki kültürel savaşlar taammüden soykırıma karşı mücadeleden daha önemsiz olmayan köklü sorunlar ortaya koymaktadır.

FTAA,. Direniş ve Kültürel Savaşlar

FTAA temelde Latin Amerika’nın yeniden sömürgeleştirilmesidir. Latin Amerikan ekonomisinin fethi kadar ulusal ve popüler egemenliğin tam olarak kaybı demektir. Ama emperyal güç sömürgeci fethi gerçekleştirmek için kültürel-ideolojik hegemonyaya ihtiyaç duymaktadır.Önceki yeni liberal politikalar FTAA’yı savunmakta olan emperyalizm yanlısı politikacı, entelektüel ve ekonomistler grubunun çekirdeğini yaratmıştır. Bunlar sadece -FTAA’yı açıkça savunan- sağda değil, yerel egemen sınıf sektörleri için bazı yazılı tavizler koparma umuduyla FTAA’yı “reforme etme” görüşmeleri yapmayı kabul eden “merkez sol”da da bulunmaktadırlar.
Yeni liberalizmin yenilgisi ve anti-emperyalist kitle hareketlerinin yükselişiyle birlikte, FTAA’yı savunan sağcı entellektüeller ve politikacılar büyük ölçüde güven yitimine uğradılar. Onların yerinde yeni türden bir sömürgeci entelektüel – bir yandan da daha geniş çerçeveyi “gerçekçilik” ya da “pragmatizm” diyerek kabul eden anti-sömürgeci, FTAA eleştirmeni- zuhur etmektedir. FTAA görüşmelerine onay vermelerini “olumsuz uluslararası bağlam”, “yerel krizin ciddiyeti”, “uluslararası çatışmalardan kaçınma ihtiyacı” ile açıklamaktadırlar. Bu eski-solcu, yeni FTAA savunmacısı entellektüellerin tehlikesi hala solcu mirası taşımaları ve inandırıcı bir tarihe sahip olmalarıdır. Öncelikli ideolojik doğrulamaları yeni seçilen merkez solcu politikacıların Latin Amerika için “yeni bir çağı” temsil ettiklerini öne sürmek ve kitle tabanlarından, geçmiş tarihlerinden, “popüler kökenlerinden” bahsetmektir. Solcu eleştirmenleri yeni liberal ekonomi bakanları ve merkez bankacılarının atanmasını, IMF ile Dünya Bankası anlaşmalarını işaret ettiklerinde, ideologlar “pragmatizm”, “gerçekçilik” ve “ittifak” yapma gereği hakkında konuşmaktadırlar. Demek ki “merkez solun” eski solcu ideologları (özellikle de de en sert eleştirilere uğramasının hemen ardından) FTAA ile görüşmeye giren rejimleri savunmakta zorlanmaktadırlar. “Modası geçmiş ve yenilmiş teoriler” anlatan “skolastik Marksistler”, “ulusal gerçeklikle temasını yitirmiş kafe solcuları” hakkında akıldışı dedikodulara başvurmaktadırlar. Merkez sol rejimin FTAA yöneliminin apolojistleri için anti-entelektüel demogoji son çare haline gelmiştir. Onların “gerçekçiliği” aslında mevcut ulusal ve uluslararası iktidar yapısıyla uyumlulaşmaktır. Marksizm karikatürleri merkez solun emperyal düzene tabi olmasını eleştiren anti-emperyalist entellektüellerin karalanmasıdır. “Kafe Markistleri” sataşması aslında FTAA karşıtı gösterilerle uğraşan solcu entellektüellerin praksisiyle kendileri arasında büyümekte olan mesafeye dayanmaktadır.

Birçok eski “solcu” politikacı ve entellektüelin yeni merkez sol rejimlerin aparatüslerine içerilmesi solcular açısından büyük bir saldırıdır. Solcu entellektüelin temel görevi devlet aygıtıyla birleşerek onun içinde savaşmak değildir – bu stratejik ekonomik ve baskıcı konumları FTAA yanlısı bakanlar ve görevliler tarafından denetim altında tutulan umutsuz bir topraktır. Gerçek kafa tutuş devlet aygıtının dışında büyümekte olan kitlesel köylü ve kentli hareketlerine bakmaktır. Emperyalist sömürünün milyonlarca kurbanını içeren bu kitle hareketlerinin içinde sandıksal siyaset, yeni seçilmiş merkez sol rejimlerle ilişki ve FTAA ile ilişki konularında büyüyen bir tartışma yeşermektedir. Bu tartışmaların sonuçlanması önümüzdeki on yılın Latin Amerikası üzerinde temelden bir etkide bulunacaktır.

Sandık ve Hareket Siyasetleri

Devrimci hareket konumu, sandıksal siyaseti, kitle mücadelesine tabi bir öğe, sandıksal partiyi ise kitle taleplerini ilerletmek ve parlamento dışı eylemi desteklemek üzere bir “araç” olarak görür. Kitle hareketiyle sandıksal siyaset arasındaki bu ilişki Bolivya’da cocaleros [koka yaprağı üreticisi köylüler-ç.n.] tarafından yürütülen ve tüm ülkede desteklenen popüler seferberlik ile örneklenmektedir. MAS, [Sosyalizme Doğru Hareket Partisi-ç.n.], kitle hareketinin sandıksal “aracı”, sokaktaydı, vekiller yol kesme eylemlerinde eylemcilerle birlikte saldırıya uğrayıp yaralandılar.
Sınıf mücadelesi daha geniş ve daha kurumsal kitlesel popüler hareketler içinde de sürmektedir. Örneğin, Ekvador’da, sandıksal siyasetle bütünleşmiş ve merkez sol rejimlerin parçası olmuş Yerlilerin çoğu, yerel tüccarlar, ulaşımcılar ve denizaşırı NGO’lardan fon alanlardır. Aracılar olarak kar elde etmekte ve kendilerini yukarı doğru hareketli orta sınıfın bir parçası olarak görmektedirler. Bu tip bir yerli lidere çift-dilli eğitimle ilgili soru sorduğumda, bana bunun “yoksul insanlar” için olduğunu, kendi çocuklarını “hayatta başarı elde etme yolu bu olduğu için” İspanyolca eğitim veren okullara gönderdiğini anlattı. “Yerli toplulukları” içinde büyümekte olan sınıfsal ayrışma tüm bir etnik gruba aynı kültürel yakıştırmalarda bulunmak uğruna sınıf analizini reddeden kimlik ideologlarının imgesini çatırdatmaktadır. Etnik gruplar içindeki sosyo-ekonomik bölünmelerin merkeziliği bu hareketlerin reformist sandık partilerine dönüşmesi gibi. çok önemli politik sonuçlara gebedir .

Reformist sandıksal yaklaşım sağcı yeni liberal partilerle sandıksal ittifakı güvence altına almak için FTAA karşıtı referandumu reddeden Brezilya İşçi Partisi tarafından sergilenmektedir. Porto Alegre’deki Dünya Sosyal Forumu sırasında Lula dünyanın mali sınai oligarşileri tarafından örgütlenen DSF ve Davos Toplantılarına katılmayı tercih etti. 52 milyon Brezilyalı toplumsal değişim umuduyla Lula’ya oy verirken, Lula kitle hareketlerine ve hatta İşçi Partisine bile danışmadan stratejik ekonomik takımını yeni liberal ünlülerden seçti. İşçi Partisinin kitle hareketlerinden sağcı oligarkları “yabancılaştırabilecek” tüm mücadeleleri askıya almasını talep eden seçim kampanyasından da belli olduğu üzere Brezilya’da sandıksal siyaset kitle hareketine egemen olmuştur.

Sandıksal partilerle kitle hareketleri arasındaki gerilim entellektüellerin kutuplaşmasında yansımasını bulmaktadır. Sandıksal siyaset partileriyle organik ilişki içindeki entellektüeller için, ideolojik görüşleri ve değerleri iktidara kısa vadede ulaşma ve kamu görevinin gereklerini yerine getirme öğelerini içermektedir. Hareketlerle ilişkili olan entellektüellerse sağa kayan merkez sol rejimlerle ilişkilerinde daha gerçekçi ve özerk bir konumu korumakta ve alternatif bir anti-emperyalist dönüşüm projesinin inşası perspektifini güçlendirmektedirler.

Merkez sol entellektüeller iktidar, prestij ve medya onayına değer verirken, hareket entellektüellerinin değer verdikleri şeyler sömürülenlerin örgütlenmesi, eleştirel düşünce ve politik bağımsızlık gibi şeylerdir.

Bugün Latin ve Kuzey Amerika ile dünyanın geri kalanında, bu tartışmalar ve seçimler sol entellektüellerin karşısında durmaktadır: emperyalist sistemin ve onun bölgesel bloklarının parçası olmak ya da sistemi yıkmayı hedefleyen küresel ve yerel kitlesel sınıf hareketlerinin parçası olmak. Bu FTAA’yı destekleyenlerle FTAA’yı reddedenler, (“tüm” halk adına yönetme adına) mevcut iktidar yapısını destekleyenlerle sömürülenler için harekete geçenler arasındaki bir seçi
mdir. Savaş karşıtı harekette de ABD’nin emperyalist savaşına karşı çıkanlarla BM Güvenlik Konseyi bunu onaylamadığı için karşı çıkanlar bulunmaktadır.

Kültürel savaşlar -ideolojik tartışmalar- ekonomik çıkarların basit yansımaları değildir, onlar aynı zamanda iktidar bloklarını – emperyalist savaş ya da barış, yeniden sömürgeleştirme ya da yoksullaşmış sınıflara yanıt olan kırılgan bağımsız devletler gibi sorunlar hakkında karar verecek olan partileri ve hareketleri üretirler de.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur