“Haklı Savaş” – Immanuel WALLERSTEIN

Korkak ve satılmış Avrupalı politikacılar, dünyanın dört bir yanındaki dini liderler, emekli generaller, özgürlüğün ve ABD’nin eski dostaları ne derlerse, ne yaparlarsa yapsınlar, geri dönmeyecek. Asla hiçbir savaş daha başlamadan bu kadar çok tartışma konusu olmamış ve dünya kamuoyundan bu kadar az destek almamıştı. Farketmez! Amerikan iktidar hesaplarına dayalı savaş kararı Beyaz Saray tarafından çok uzun süre önce alınmıştı.

Kendimize, neden diye sormalıyız. Başlangıç olarak, ABD hükümetinin gerekçeleri konusunda ısrarla ileri sürülmekte olan başlıca iki kuramı ele alalım. Bunlardan birincisi, savaşı destekleyenlerin kuramıdır. Onlar, Saddam Hüseyin’in dünya barışına karşı büyük bir tehdit oluşturan berbat bir zalim olduğunu ve ne kadar erken önlenebilirse, verebileceği zararın da o kadar kolay engellenebileceğini ileri sürmektedirler. İkinci kuramsa esas olarak savaş karşıtları tarafından ileri sürülmektedir. Onlar da ABD’nin dünya petrollerini denetlemekle ilgilendiğini savunuyorlar. Irak bu maceranın kilit noktasıdır. Hüseyin’in devrilmesi ABD’yi sürücü koltuğuna yerleştirecektir.

Her iki kuramın da geçerliliği yoktur. Dünyadaki hemen herkes Saddam Hüseyin’in berbat bir zalim olduğunu düşünmekle birlikte ancak çok az kimse onun dünya barışına yönelik acil bir tehdit olduğuna ikna olmuşlardır. Çoğu kimse onu jeopolitik oyunun dikkatli bir oyuncusu olarak görmektedir. Elbette kitle imha silahları denilen silahlardan biriktirmektedir. Ancak karşı saldırılardan korktuğu için, bunları herhangi bir hedefe karşı kullanacağı şüphelidir. Bu silahları kullanması, Kuzey Kore’ye kıyasla daha çok değil, daha az muhtemeldir. Köşeye sıkışmıştır ve hiçbir şey yapılmazsa muhtemelen bu köşeden çıkamayacaktır. El Kaide ile olan ilişkisine gelince, bu hiç de inandırıcı değildir. El Kaide ile taktik ve marjinal bir biçimde ilişkilenmiş olabilir, yani bir zamanlar ABD hükümeti tarafından yapılmış olanın onda biri kadar bile değil. El Kaide’nin, güçlenmesi durumunda, imha edilecek dönekler listesinin başlarına yerleştireceği şahıslardan birisi durumundadır. ABD hükümetinin bu iddiaları açıklama değil, propagandadır. Başka gerekçeler olmalıdır.

Peki ya alternatif kuram, her şeyin petrolle ilgili olduğu kuramına ne demeli? Petrolün dünya ekonomisinin işleyişi içinde yaşamsal bir öğe olduğu kuşku götürmez. Ve bütün diğer büyük güçler gibi Birleşik Devletler’in de petrolü mümkün olduğunca fazla denetim altında tutmak isteyeceği de kuşkusuzdur. Ve Saddam Hüseyin’in devrilmesi durumunda dünya petrol kartlarının bir miktar yeniden dağıtılacağı da kuşku götürmez. Ama bu pire için, bu yorgan yakılır mı? Petrolle ilgili üç önemli nokta vardır: petrol sanayinin karlarına katılmak; (diğer tüm üretim türleri üzerinde büyük bir etkisi olan) dünya petrol fiyatlarını düzenlemek; ve sunum kaynaklarına erişim (ve diğerlerinin erişiminin potansiyel olarak engellenmesi). ABD, bu üç temel açıdan da bugün zaten iyi durumdadır. Halihazırda ABD petrol şirketleri dünya karlarından aslan payını almaktadır. Petrol fiyatı Suudi Arabistan hükümetinin çabaları sayesinde 1945’den bu yana çoğunlukla ABD tercihleri doğrultusunda düzenlenmektedir. Ve ABD dünya petrol arzı üzerinde nispeten güçlü bir stratejik denetime sahiptir. ABD’nin konumu belki bu üç alanda da güçlenecektir. Ancak bu küçük iyileşme için savaşın mali, ekonomik ve politik maliyeti göze alınabilir mi? Bush ve Cheney petrol sanayinden geldikleri için bu avantajın ne kadar küçük olacağını kuşkusuz bilmektedirler. Petrol, en fazla, başka gerekçeler için göze alınan bu girişimin cabası olabilir.

O halde neden? Şahinlerin gerekçeleriyle başlayalım. Birleşik Devletlerin dünya içindeki konumunun en azından Vietnam Savaşından bu yana hızla gerilediğine inanıyorlar. Bu gerilemenin temel nedeninin ABD hükümetlerinin dış politika alanındaki güçsüzlüğü ve sallantılılığı olduğunu ileri sürüyorlar. (Yüksek sesle ifade etmeye cüret edememekle birlikte )bu durumun Reagan döneminde bile geçerli olduğuna inanıyorlar.Tek bir çıkış yolu, basit bir yol görüyorlar. ABD kendisini güçlü bir biçimde ortaya koymalı ve çelik iradesini ve ezici askeri üstünlüğünü sergilemelidir. Bu bir kez yapıldığında, dünyanın geri kalanı diğer her konuda ABD üstünlüğünü tanıyacaktır. Avrupalılar hizaya girecektir. Potansiyel nükleer güçler projelerini iptal edeceklerdir. ABD doları yine yükselecektir. İslami köktendinciler ya zayıflayacak ya da çökeceklerdir. Ve biz de yeni bir zenginlik ve yüksek karlılık çağına ayak basacağız.

Bütün bunlara gerçekten, büyük bir kesinlik ve kararlılıkla inandıklarını anlamak zorundayız. Bütün dünyada bir savaş başlatmanın hikmeti hakkında yapılan tartışmaların sağır kulaklara çarpmasının nedeni de budur. Herkesin yanlış yaptığına ve üstelik herkesin kendi yaptıklarının yanlışlığını anlayamayacağına emin olduklarından tamamen sağırca davranmaktadırlar. Şahinlerin bu kendine güven duygularının bir başka öğesinden daha bahsetmekte fayda var. Hızlı ve nispeten kolay bir askeri zaferin elde olduğuna da inanıyorlar – aylar ya da daha uzun değil, haftalar sürecek bir savaş olacağına inanıyorlar. ABD’nin ve BK’ın neredeyse tüm önemli emekli generallerinin bu askeri plan konusundaki şüphelerini açıklamış olmaları da gözardı edilmektedir. Hemen hepsi sivil olan şahinler onlara yanıt vermeye bile tenezzül etmiyorlar. Elbette, hala görevde olan kaç ABD’li ya da BK’lı generalin aynı şeyleri söylediğini, ya da en azından düşündüğünü, bilemiyoruz.

Bush yönetiminin tam yol ileri, düşman çatlatma yaklaşımının Birleşik Devletlerin dünya üzerindeki konumu açısından dört büyük olumsuz etkisi oldu. Jeopolitik konusunda en basitbilgilere sahip herkesin bilebileceği gibi, 1945 sonrasında, Birleşik Devletlerin korkması gereken koalisyon Fransa, Almanya ve Rusya arasındaki koalisyon olmuştur. ABD siyaseti bunu imkansız kılmak üzerine oturtulmuştur. Böyle bir koalisyonun oluşmasının muhtemel olduğu her dumunda, ABD, bu üçlünün en azından birisinin ayağını kaydırmak üzere harekete geçmiştir. DeGaulle 1945-46’da Moskova’ya yönelik ilk jestlerini yaptığında ve Willy Brant Ostpolitik’i ilan ettiğinde de böyle olmuştur. Böyle bir ittifakın oluşmasının bu derece güç olmasının her türlü nedeni mevcuttu. George Bush bu engelleri yenmiş ve ABD’nin bu kabusunun gerçekleşmesini sağlamıştır. 1945’den bu yana bu üç güç ilk kez önemli bir konuda ABD’ye karşı açıkça biraraya gelmişlerdir. ABD’nin bu açık duruş karşısındaki tepkisi ise ittifakın harcını daha da güçlendiren bir etki yaratmıştır. Eğer Donald Rumsfeld Arnavutluk ve Makedonya’nın ve hatta Polonya ile Macaristan’ın desteğini bu yeni üçlünün suratına çarpmanın bir anlamı olacağına inanıyorsa, gerçekten çok saf olmalıdır.

ABD açısından Paris-Berlin-Moskova ekseni karşısındaki mantıki yanıt Çin, Kore ve Japonya ile jeopolitik bir ittifaka girmek olacaktır. ABD şahinleri böyle bir yanıtın kolayca elde edilemeyeceğinden de emin olmalıdırlar. Kuzey Kore’yi tehdit etmekte, iddialarını ciddiye almayarak Güney Kore’yi taciz etmekte, Çin’i eskisinden de daha fazla pimpiriklendirmekte ve Japonya’ya nükleer bir güç haline gelip gelmemeyi düşündürmektedirler. Bravo! Ve petrol. Dünya petrol fiyatlarını denetlemek yukarıda petrolle ilgili olarak bahsi geçen üç konunun en önemli olanıdır. Bu açıdan Suudi Arabistan kilit konumdaydı. Suudi Arabistan son 50 yılda bu işi ABD için basit bir nedenle yerine getirmişt
i. Hanedanlığın devamı için ABD askeri korumasına muhtaçtı. ABD savaşa koştu, bunun Müslüman dünyası içindeki en önemli açık etkisi, ABD’li şahinlerin Suudiler konusundaki hoşnutsuzluğuydu, Şaron’un tam desteği Suudilerin, yüksek sesle, ABD’nin kendileri için koruyucu mu saldırgan mı olduğu konusundaki şüphelerini derinleştirdi. İlk kez, saltanat ailesinin ABD ile olan ilişkileri gevşetme yanlısı olan fraksiyonu güç kazanıyor gibi görünüyor. ABD ise Suudilerin yerine koyacak birşey bulmakta zorlanacak. Unutmayalım ki Suudiler ABD jeopolitik çıkarları açısından İsrail’den bile daha önemliydiler. ABD İsrail’i iç politika nedenleriyle desteklemektedir. Suudi rejimini ise, ona ihtiyacı olduğu için. ABD İsrail olmadan da ayakta kalabilir. Ama Müslüman dünyasında yaşanacak politik kargaşadan Suudi desteği olmaksızın çıkabilir mi?

Son olarak, ABD yönetimleri son elli yıldır nükleer kutuplaşmayı durdurmaya çalışıyorlar. Bush yönetimi ise iki kısa yıl içinde Kuzey Kore’nin, ve şimdi de İran’ın nükleer programlarını hızlandırmalarına ve bunu açıklamaktan korkmamalarını sağlamıştır. Eğer ABD, Irak’ta ipuçlarını verdiği gibi nükleer silahlar kullanırsa, bir tabuyu devirmiş olacak ama bir düzine daha ülkenin bu silahlardan elde etmek için hızlı bir rekabet içine girmesini güvence altına alacaktır.

Eğer Irak savaşı ABD açısından başarılı biçimde yaşanırsa, ABD belki bu dört jeopolitik engelden bir miktar kurtulabilecektir. Eğer savaş kötü gelişirse, her negatif etkinin ağırlığı acilen artacaktır. Son zamanlarda Büyük Britanya ve Fransa’nın Rus tiranlığına karşı uygarlık, Hıristiyanlık ve özgürlük mücadelesi üzerinden başlattıkları Kırım Savaşı ile ilgili birşeyler okuyorum. 1923 yılında Britanyalı bir tarihçi o zamanki gerekçeler hakkında şunları yazmış: “İngilizlerin lanetlediği şeyler, eğer gerçekten de olmuş olsalardı, hemen her zaman lanetlenmeyi hak eden şeyler olacaklardı.” 1853 tarihli The Times, savaşın en güçlü destekçileri arasındaydı. 1859’da, editörler pişmanlık içinde üzüntülerini bildiriyorlar: “Asla bu kadar değersiz birşey için bu denli büyük bir çaba gösterilmemişti. Bu kadar çok büyük bir çaba ve sonsuz miktarda fedakarlığın boşu boşuna harcandığını en ufak bir isteksizlik duymadan kabul ediyoruz.” George Bush koltuğunu bıraktığı zaman, Birleşik Devletleri göreve geldiği zamankinden çok daha zayıf halde bırakacak. Yavaş bir düşüşü çok daha hızlı bir düşüşe çevirmiş olacak. Acaba 2005 yılının New York Times’ı da benzer bir editörden yazısı mı yayınlayacak?


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur