“Bush Herşeyini Masaya Sürüyor” – Immanuel Wallerstein

Bush, şimdiye dek muazzam biçimde başarısız oldu. Kuzey Kore ve İran (ve belki de şimdiye dek gözlenmemiş olan başkaları da) gerçekte silahlanma projelerini hızlandırdılar. Fransa ve Almanya özerkliğin ne anlama geldiğini gösterdi. Ve Birleşik Devletler Güvenlik Konseyi’ndeki altı Üçüncü Dünya ülkesinden hiçbirinin Irak konusundaki ikinci önergeye yönelik desteğini elde edemedi. Yani, Bush, pervasız bir kumarbaz gibi iflasa doğru gidiyor. Çok kısa bir zaman içinde bir savaş başlatarak ezici ve hızlı bir zafer kazanacağı üzerine bahse tutuşacak. Bahsin konusu çok basit. Bush ABD’nin bu tür bir askeri sonuç elde etmesi durumunda, hem silahlanıcıların hem de Avrupalıların yolundan çekileceklerine ve gelecekte tüm ABD kararlarını kabul edeceklerine inanıyor.

Olası iki askeri sonuç var: Bush’un istediği (ve beklediği) ile bir başkası. Bush’un Iraklıların hızla etkisizleştirilmesi sonucuna ulaşması ne derece olası? Pentagon gerekli silahlara sahip olduklarını ve bu işi hızla bitireceklerini söylüyor. Hem Amerikalı, hem Britanyalı çok sayıda emekli generalse bu konudaki şüphelerini dile getirdiler. Benim tahminimse (ki bence olacağı da bu) hızlı, toplam bir zafer pek muhtemel bir sonuç olmayacak. Ben Irak önderliğinin umutsuz kararlılığı artı Irak milliyetçiliğinin kabarması artı Kürtlerin (ondan nefret etmemeleri nedeniyle değil, ABD’nin kendilerine yönelik niyetlerine duydukları temelli güvensizlik nedeniyle) Saddam’la savaşma konusunda ilan edilmiş isteksizlikleri gibi öğelerin, ABD açısından savaşı birkaç haftada sona erdirmeyi olağanüstü zorlaştıracağını düşünüyorum. Savaş muhtemelen aylarca sürecek ve bir kez aylar sözkonusu olduğunda önce İngiliz sonra da ABD kamuoyunda, hangi rüzgarın nereden esebileceğini kim bilebilir ki? Haydi ABD’nin kolay bir zafer elde edebileceğini varsayalım. Bu noktada bile, Bush’un kazanan değil, sadece kaybetmeyen konumunda olacağını söyleyebilirim. Çünkü bir zafer de jeopolitik durumu az çok bugün olduğu yerde bırakacaktır. Öncelikle, zaferden sonra Irak’ta ne olacağı sorusu var. En azından bunu kimsenin bilmediği ve ABD’nin kendisinin de ne yapmak istediği konusunda hiç de açık bir vizyona sahip olmadığı söylenebilir. Bildiğimiz tek şey ortaya sürülen çıkarların karmaşık, çeşitli ve tam anlamıyla koordinasyonsuz olduğudur. Bu bir anarşik karmaşa senaryosudur. ABD açısından savaş sonrası karar alma sürecinde önemli bir rol oynamak uzun süreli bir askeri varlık ve büyük tutarda (gerçekten büyük bir tutarda) para gerektirecektir. ABD ekonomisini ve ABD iç politikasını inceleyen herhangi birisi Bush yönetiminin orduyu orada çok uzun bir süre boyunda tutmak konusunda büyük zorluklarla karşı karşıya kalacağını ve bu politik oyunu oynamak için para bulmak konusunda daha da fazla zorlanacağını bilir. Üstelik, dünyanın yüzyüze olduğu diğer sorunlar olduğu gibi kalacaktır. Öncelikle, bir Filistin devletinin kurulması yönünde herhangi bir gelişme yaşanması ihtimali bugünkünden bile daha az olacaktır. İsrail hükümeti bir ABD zaferini kendi katı çizgisini pekiştirmek için kullanacak ve daha da sertleşecektir. Arap dünyasının öfkesi, bu eğer mümkünse, bugünkünden de daha fazla kabaracaktır. İran elbette, nükleer silahlanma çabalarını durduracak değildir. Tersine, İran, Saddam Hüseyin’in yoldan çekilmesiyle birlikte bölgedeki kaygılarını artıracaktır. Kuzey Kore provokasyonlarını tırmandıracak ve Güney Kore, müttefiki ABD ve onun askeri eylem sıkıştırması karşısında kendisini daha da rahatsız hissetmeye başlayacaktır. Ve Fransa muhtemelen uzun vade için kuyu kazmaya devam edecektir. Yani, dediğim gibi, Irak’ta elde edilecek hızlı bir ABD zaferi bizi jeopolitik statüko ile baş başa bırakacaktır -ki bu da ABD’li şahinlerin niyet ettikleri durum değildir.

Ama bir de askeri zaferin hızla elde edilemeyeceğini varsayalım. O zaman ne olacak? Bu durumda, ABD için tüm operasyon jeopolitik bir felakete dönüşecektir. Pandomim sona erecek ve ABD kendi geleceği üzerinde örneğin bugün İtalya’nın sahip olduğu kadar söz hakkına sahip olacaktır, ki bu da aslında çok fazla bir şey değildir. Neden mi böyle söylüyorum? Öncelikle, Irak’ın kendi içinde neler olacağını düşünelim. Irak direnişi Saddam Hüseyin’i bir kahraman haline getirecek ve o da elbette bu duyguyu nasıl sömüreceğini bilecektir. Hem İranlılar hem de Türkiye Kuzey Irak’a birliklerini gönderecek ve muhtemelen birbirlerine düşeceklerdir. Böyle bir durumda Kürtler İranlıların yanında yer alabilir. Eğer böyle olursa, Irak’ın güneyindeki Şii gruplar ABD askeri girişimleriyle kendi aralarına mesafe koyabilirler. Suudiler kendilerini davetsiz misafirler olarak arabulucu konumuna sürebilir ve muhtemelen her iki cephe tarafından da reddedilebilirler.

Bölgenin geri kalanında, muhtemelen Hizbullah sertleşecek ve muhtemelen Güney Lübnan’ı işgal etmeyi deneyecek olan İsrail’e saldıracaktır. Bu durumda Suriye, Hizbullah’ı kurtarmak ve daha genelde de Lübnan’daki rolünü güvence altına almak üzere savaşa girer mi? Kısmen mümkündür, ama eğer böyle olursa, İsrail Şam’ı (belki nükleer silah da kullanarak) bombalayabilir. Bu durumda Mısırlılar sessiz kalır mı? E tabii, genelde yapmaktan hoşlandığı şeyleri devreye sokacak olan Usama Bin Ladin isimli zatı da unutmamalı. Ve Avrupa? Britanya İşçi Partisi’nde, bir bölünmeyle sonuçlanabilecek olan büyük bir isyan muhtemeldir. Blair bu durumdan yararlanıp Muhafazakarlarla ulusal bir acil durum hükümeti kurabilir. Başbakanlığa devam edebilir ama yeni bir seçim için büyük bir basınç altına girecek ve Blair bu seçimleri kaybedecek, hem de kötü kaybedecektir. Ve bir de Blair’in avukatlarından aldığı o küçük uyarı var: Britanya’nın BM tam onayı olmaksızın Irak’a girmesi durumunda Uluslararası Ceza Mahkemesine çıkarılabileceği uyarısı. Aznar’ın seçimlerdeki geleceği de, İspanya’nın pozisyonu konusunda kendi partisinde patlak veren yaygın muhalefet düşünüldüğünde pek parlak değildir. Berlusconi ve Doğu/Orta Avrupalılar da soğuk rüzgarları hissetmeye başlayacaklardır.

Bu arada, Latin Amerika’da Amerikalar Arası Serbest Ticaret Anlaşması’na (FTAA ya da İspanyolca ismiyle ALCA) elveda demek gerekecektir. Bunun yerine, Lula, Mercosur’un bir ticaret ve döviz birliği olarak canlandırılması için bastıracak ve muhtemelen Şili’yi bile yanına alacaktır. Fox Meksika’da ciddi sorunlar yaşayacaktır. Güney Doğu Asya’da, her ikisi de halihazırda ABD’yle derin bir dostluk içinde olan en büyük iki müslüman ülke (Endonezya ve Malezya), özerk bir eylem alanı yaratmak üzere Avrupa ile yakınlaşmayı deneyecektir. Filipin hükümeti üzerinde ABD ordusunu evine göndermek yönünde güçlü bir basınç oluşacaktır. Ve Çin’in Japonya’ya, bölgede ekonomik bir geleceğe sahip olmayı sürdürme beklentisi içindeyse ABD ile olan politik ilişkilerini gevşetmesini söylemesi olasıdır.

2004 yılının başlarında tüm bunlar Bush yönetimini nereye götürür? Birleşik Devletler’de hızla büyümekte olan savaş karşıtı muhalefet Demokrat Partiyi Bush’un küresel politikalarına karşı gerçek bir muhalefet haline dönüştürebilir. Bu kolay olmamakla birlikte mümkündür. Böyle olursa muhtemelen seçimi Demokratlar kazanır.

Eğer bütün bunlar olursa, Bush gerçekten de rejim değişiklikleri yaratmış olur – ama Büyük Britanya, İspanya ve Birleşik Amerika’da. Ve artık Birleşik Devletler’e yenilemez bir askeri süper güç olarak bakılmayacaktır. Özetlemek gerekirse, Bush eğer kazanırsa, istediğinin çok uzağındaki bir jeopolitik statükoyla karşı karşıya kalacaktır. Kaybederse, gerçekten kaybederse sonu


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur