“Artçı şok” – Immanuel Wallerstein

11 Eylül’ün en endişe verici tarafı, ABD’nin, tarihinde ilk defa kendisini incitilebilir durumda bulması gerçeğidir. Amerikan toprakları içinde gerçekleşen bu şiddet düzeyindeki bir dolaysız saldırı, daha önce akla gelebilecek bir şey değildi. Dünyanın (tümü de bu çeşit incitilebilirlik duygusunu uzun süre yaşamış olan) geri kalan bölümlerinin ani tepkisi, kitlesel ölçekli bir sempatiydi. Olaydan bir gün sonra yayınlanan Le Monde’un baş köşesinde “şimdi hepimiz Amerikalıyız” diye yazıldığını hatırlayın.

18 aydan kısa bir sürede Bush yönetimi bu sempatiyi boşa harcadı ve şimdi de kendisini diplomatik olarak yalıtılmış durumda buluyor. Bu ikinci büyük şok, 11 Eylül’ün artçılı. ABD 1945’den beri kendi küresel politikalarını güvenilir müttefiklere (Batı Avrupa, Kanada, Japonya ve Güney Kore) sahip olduğu güvencesiyle sürdürdü. O ya da bu müttefiğin, şu ya da bu politikadaki düzenlemeleri olursa olsun ve ne kadar şikayette bulunurlarsa bulunsunlar (özellikle Fransa’nın ünlü olduğu bir taktik), ABD, karar verme anı geldiğinde müttefiklerinin arkasında hizaya gireceğinden her zaman emindi.

Amerikan hükümeti Şubat 2003’e kadar müttefiklerinin dünya politikası üzerine kendi liderliğine tabiyetinin değişmez olduğu ve bu konuma güvenilebileceği konusunda emindi. Aniden her şey değişti. Fransa ve Almanya şimdi de Rusya ve Çin, dünya kamuoyunun büyük bir çoğunluğu tarafından desteklenen bir “isteksizler koalisyonu”na önderlik ediyorlar. 15 Şubat’ta dünya çapında gerçekleştirilen kitlesel barış gösterilerinin en kalabalık olanları, ABD’nin Irak karşısındaki konumunu en gösterişli biçimde destekleyen üç ülkede, Büyük Britanya, İspanya ve İtalya’da yaşandı. Mart başında BM Güvenlik Konseyi Irak’a karşı savaşı yasallaştıracak Amerikan-İngiliz-İspanyol kararını oylayacak. Karşılarında, askeri eylem gerektiren bir nedenin henüz olamadığını söyleyen bir Fransız-Alman-Rus “memorandum”u bulacaklar. Gerçek bir veto olmasa bile ABD çözümünün ihtiyacı olan dokuz oyu toplayabileceği çok kuşkulu.

Şu anki sonuç ABD (ile Büyük Britanya) ve Fransa ve Almanya arasındaki bir bağırtı maçı. Keskin çığlıkların çoğu Fransız-Alman tarafından çok Amerikan tarafından geliyor. ABD’de zaman geçirmiş ve ABD’ye en dostça yaklaşan Fransız liderlerinden birisi olarak düşünülen muhafazar bir politikacı olan Jacques Chirac, nedensiz yere kötüleniyor ve hatta şeytan gibi gösteriliyor. Avrupa ve Amerika arasındaki ilişki basının bundan sonra düzeltilebilir mi ya da bir boşanmanın ortasında mıyız diye sorduğu noktaya gelecek kadar nasıl kötüleşti? Bunu anlamak için öyküyü başından, yani 1945’den, almalıyız.

1945’de ABD mutlak biçimde güçlüydü ve Batı Avrupa, savaşın getirdiği ekonomik yıkımdan çok kötü şekilde acı çekmekteydi. Dahası, Avrupa nüfusunun sağlam bir yüzde 25’i komünist partilere oy vermekteydi. Geri kalanların büyük çoğunluğu doğal olarak, kendi komünist partilerinin Avrupa’nın göbeğinde üstlenmiş büyük Kızıl Ordu ile birleşmesinin, komünist olmayan devletler olarak varoluşlarına karşı bir tehdit oluşturmasından korkmaktaydılar. Batı Avrupa ve ABD’nin, 1949’da NATO’nun oluşumuyla sağlamlaşan ittifakı, ABD dışlamacılığından Amerikan emperyalizmine göre daha fazla korkan bir nüfus çoğunluğunun güçlü desteğine sahipti. ABD, uluslararası Avrupa yapılarının kurulmasını, temelde Almanya’nın ittifakın yapılarına girmesini Fransızlar için kabul edilebilir bir şekle getirmenin bir yolu olarak, teşvik etti ve destekledi.

1960’ların sonlarına doğru, Atlantik Paktı için Avrupa hevesinin fiziki ve siyasi tabanı dağılmaya başladı. Batı Avrupa ekonomik olarak yeniden canlandı ve artık ABD’ye dayalı değildi. Tam aksine, ekonomik bir rakip olmaya başladı. Komünist partilerin iç güçleri yok olmaya, bir Sovyet tehdidi ise çok uzak görünmeye başladı. Bu sırada, güçlü bir Avrupa, Atlantik Paktı için bir risk olarak görünmeye ve Avrupa kurumlarına olan Amerikan hevesi de azalmaya başladı. ABD, İngiliz yamasını (gerçekten de deGaulle işi aceleye getirmişti) Avrupa’yı sulandırması umuduyla teşvik etti. Ve sonrasında, ABD benzer bir umutla “doğuya” doğru hızla genişleme baskısı yaptı.

1989/1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşü (ABD’nin müttefikleri üzerindeki kontrolü açısından bakıldığında) bir felaketi temsil etti. ABD liderliğini ayakta tutan en büyük nedeni yok etti. Şimdi Batı Avrupa kimden korkacaktı? ABD Batı Avrupa’ya Amerikan liderliğine inançla yapışması için bir neden önermek amacıyla, Sovyetler Birliği yerine bir başkasını aradı. Basitçe, ABD’nin önerdiği “Kuzey”in “Güney”e karşı sınıf çıkarıydı: ABD ve Batı Avrupa’nın küresel düzen, neoliberal küreselleşme ve “Güney” ülkelerinin askeri kontrolü (yani nükleer silahsızlanma üstüne devamlı ve yoğun ısrar).

Bunlar gerçekte ortak çıkarlardı ama hiçbiri geçmişteki Sovyet askeri tehdidinin gerektirdiği bir aciliyette değildi. Ve Batı Avrupa sorunlara kendi yaklaşımının en az Washinton’unkiler kadar akılcı ve kullanışlı olduğunu fark etti. Birinci Bush ve Clinton günlerinde bu faklılıklar ciddi tartışmalara neden oldu ama bu tartışmalar uygar boyutlarda kaldı. Başkan ikinci Bush ile şahinler bu tartışmaların üzerine geldiler. Onlar Irak’da Filistin’de ya da Kuzey Kore’de ne yapılması gerektiğinin incelikleri üzerine tartışmakla ilgili değildiler. Ne yapılması gerektiğini bildiklerini sanıyorlar ve Batı Avrupa’ya (bir zamanlar olduğu gibi) ABD’nin sorgulanmaz liderliğini kabul ettirme konusunda endişe duyuyorlardı. Avrupa’ya karşı (göçmenlerin artlarında bıraktığı) eski Amerikan saygısızlığını miras aldılar.

Ama, jeopolitik gerçekler bugün oldukça farklı. Batı Avrupa Bush’un politikalarının Saddam Hüseyin’i hedeflediği kadar kendilerini de hedeflediğini hissediyor. Bush’un güçlü ve politik olarak bağımsız bir Avrupa olasılığını (tam da bu Avrupa için anayasal bir yapılanmanın nazik bir noktada bulunulduğu şu anda) yok etmeyi denediğini görüyorlar. Ayrıca, Fransa’da Sosyalistler’in yenilgisi ve Almanya’da Sosyal Demokratlar’ın zaferi Bush için iki ciddi geri adımdı. Fransa’da Sosyalistler’in yenilgisi garip anayasasıyla Fransa’ya, kararlı olma otoritesini elinde tutan bir cumhurbaşkanına sahip olma şansı verdi, çünkü iktidarı başka bir partinin başbakanıyla paylaşmak zorunda değildi. Chirac Fransa’nın çıkarlarını deGaulleciliği savunmakta gördü. Böylece Chirac Fransız kamuoyunun ve politikacılarının, bir sosyalist başbakanın asla sahip olamayacağı büyük desteğini aldı. Diğer yandan Almanya’da yalnızca bir sosyal demokrat-yeşil koalisyonu bu kadar net bir duruş alabilirdi. Bu politik olarak da ödüllendirici bulundu.

Rumsfeld’in “eski Avrupa”nın yalıtılacağına dair tüm yaygarasının hiçbir temele sahip olmadığı görülüyor. Avrupa’da, Doğu Avrupa dahil, kamuoyu yoklamalarının ABD’nin aleyhine olmadığını gösteren tek bir ülke yok. Önleyici savaşlara tek taraflı biçimde girmeyi düşünen ABD, çembere alınmış ve sınırlanmış bir Saddam Hüseyin’den çok daha tehlikeli olarak görülüyor. Avrupa Amerika karşıtı değil ama kesinlikle Bush karşıtı. Bu sırada, Doğu Asya’da da aynı şeyler olmakta: Japonya, Güney Kore ve Çin, Kuzey Kore’yle başa çıkma konusunda Amerikan yaklaşımına karşı birleştiler.

Eski yöntemlere asla geri dönmeyeceğiz. Şimdi olacaklar Irak savaşının askeri gidişatına çok bağlı. Avrupa bu işten çok daha güçlenerek çıkabilir ya da eskiyip yıp
ranabilir. Ama ABD’nin, Batı Avrupa’nın ve Doğu Asya’nın otomatik desteğine dayanma yeteneği büyük olasılıkla sonsuza kadar yok oldu.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur