Sisteme Karşı Yeni İsyanlar – Immanuel WALLERSTEIN

Toplumsal hareketler ilksel olarak sosyalist partiler ve sendikalar olarak kavranıyorlardı; her devletin içinde burjuvaziye ya da işverenlere karşı sınıf mücadelesini yükseltmeleri bekleniyordu. Ulusal hareketler ise, ya örneğin, İtalya’da olduğu gibi, tek bir ulusun parçaları olarak kabul edilen ayrı politik birimleri birleştirerek, ya da örneğin, Asya ya da Afrika’daki sömürgelerde olduğu gibi, söz konusu edilen milliyet tarafından sömürgeci ya da baskıcı olarak kabul edilen devletlerden koparak, ulusal bir devletin yaratılması için savaşan hareketlerdi. Her iki tip hareket de ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında kayda değer, bürokratik yapılar olarak ortaya çıkıp, zaman içinde büyüyüp güç kazandılar. Her ikisi de kendi hedeflerine herhangi bir başka politik tür hedeften, özelikle de, kendi ulusal ya da toplumsal rakiplerinin hedeflerinden daha yüksek bir öncelik atfetme eğilimindeydiler. Bu durum sık sık karşılıklı sertleşmelerle sonuçlandı. Her iki tip hareket de nadiren politik işbirliğine gittiler ve bunu yaptıklarında da, bu tür bir işbirliğini tekel ittifakları olarak değil, geçici bir taktik olarak görme eğilimindeydiler. Yine de, bu hareketlerin 1850 ve 1970 arasındaki tarihi, bir dizi ortak özellik barındırmaktadır.

Çoğu sosyalist ve ulusalcı hareket kendisi hakkında defalarca devrimci olduğu, yani toplumsal ilişkilerde köklü dönüşümleri desteklediği iddiasında bulunmuştur. Her iki tip hareketin de genellikle, bazen ayrı bir örgütlenme halinde konumlanmış, daha evrimci bir yaklaşımı benimseyen ve bu yüzden de devrimci retoriği yumuşatan bir kanatları olduğu doğrudur. Ama genel olarak konuşmak gerekirse, başlangıçta- ve sık sık da on yıllarca-iktidardakiler, bu hareketlerin tamamını, hatta daha yumuşak versiyonlarını bile, kendi istikrarlarına ve hatta kendi politik yapılarının bekasına karşı birer tehdit olarak kabul ettiler.

İkincisi, her iki tür hareket de, başlangıçta politik bakımdan hayli zayıf olduklarından sadece varolabilmek için bile büyük bir mücadele vermek zorundaydılar. Hükümetleri tarafından bastırılıyor ya da yasadışı ilan ediliyorlar, önderleri tutuklanyor ve üyeleri devlet güçleri ve özel güçler tarafından sistematik şiddete tabi tutuluyorlardı. Bu hareketlerin birçok erken versiyonu bütünüyle imha edildiler.

Üçüncü olarak, ondokuzuncu yüzyılın son otuz yılı boyunca her iki tip hareket de, strateji üzerine, “devlet-yaklaşımlı” bir perspektife sahip olanlardan, devleti başlı başına bir düşman olarak gören ve bunun yerine bireysel bir dönüşümü vurgulamayı öne çıkartanlara dek uzanan, birbirlerine koşut bir dizi büyük tartışmadan geçtiler. Toplumsal hareket için bu, Marksistlerle anarşistler arasındaki tartışmayken; ulusalcı hareket için [temel tartışma] politik ve kültürel milliyetçiler arasındaydı.

Bu tartışmanın sonucu -ve bu da dördüncü benzerliktir- “devlet yaklaşımlı” konumun zaferidir. Her iki durumda da nihai argüman, gerçek iktidarın dolaysız kaynağının devlet cihazı içinde konumlanmış olduğu ve cihazın politik bakımdan sahip olduğu merkeziliği inhar etmeye yönelik herhangi bir girişimin de, devletin anarşizme ya da kültürel milliyetçiliğe yönelik çabaları başarıyla ezecek olması nedeniyle, başarısızlığa mahkum olacağı idi.

Ondokuzuncu yüzyılın sonunda, bu gruplar iki-adımlı strateji olarak adlandırılan bir strateji geliştirdiler: öncelikle devlet yapısı içinde güç kazanmak; ve sonra dünyayı dönüştürmek. Bu toplumsal hareket için olduğu kadar ulusalcı hareket için de geçerliydi.

Beşinci ortak yön, daha az belirgin olmakla birlikte, daha az sahici değildir. Sosyalist hareketler sık sık ulusalcı bir retoriği argümanlarına dahil ederken, ulusalcı retoriğin de çoğunlukla toplumsal bir öğesi mevcuttu. Sonuç, her iki konumun da, savunucularının asla tahmin edemeyecekleri düzeyde bulanıklaşmasıydı. Avrupa’daki sosyalist hareketlerin ulusal entegrasyon açısından gerek muhafazakarlar gerekse devletin kendisinden daha etkili bir güç olarak işlevlendiği; Çin, Vietnam ve Küba’da iktidara gelen Komünist partilerinse açıkça ulusal kurtuluş hareketleri olarak hizmet ettiği sık sık belirtilmiştir. Bunun iki sebebi vardı. Öncelikle, hareketlenme süreçleri her iki grubu da nüfusun giderek daha geniş kesimlerini kendi taraflarına katmaya çalışmaya zorluyor ve retoriklerinin ufkunu genişletmek bu açıdan yardımcı oluyordu. Ama ikinci olarak her iki hareketin de önderleri bilinçaltı bir düzeyde, mevcut sistemde ortak bir düşmana sahip olduklarını çoğunlukla kabul ettiler -ve böylelikle de birbirleriyle kamusal görüntülerine yansıyandan çok daha fazla ortak noktaya sahip oldular.

İki tür hareket tarafından kitle seferberliklerinde işlerlik kazandırılan süreçler de esasta oldukça benzerdi. Her iki tür de, birçok ülkede, genellikle bir elin parmağı kadar aydınla onlara eklenmiş diğer toplumsal tabakalardan gelen az sayıda militan tarafından oluşturulan küçük gruplar olarak doğdular.

Başarıya ulaşabilenler, bunu, uzun eğitim ve örgütlenme kampanyalarının sonucunda, içiçe geçmiş bir militanlar, sempitazanlar ve pasif destekçiler biçimindeki çemberler halindeki bir popüler temeli güvence altına almalarına borçluydular. En dıştaki destekçiler çemberi, militanların, Maeo Zedung’un deyimiyle, suda yüzen balık gibi hareket etmelerine izin verecek ölçüde genişlediğinde, hareketler ciddi birer politik iktidarlar adayına dönüşüyorlardı. Elbette, kendilerini “sosyal demokrat” olarak adlandıran grupların esas olarak dünya ekonomisinin merkez bölgelerinde yer alan devletlerde güçlü olma eğilimindeyken, kendilerini ulusal kurtuluş hareketleri olarak adlandırılanların genellikle yarı-çevresel ve çevresel bölgelerde gelişme gösterdiklerini belirtmeliyiz.

Aynı şey büyük ölçüde Komünist partiler için de geçerlidir. Neden açıktır. Daha zayıf bölgelerdekiler eşitlik mücadelesinin, devlet cihazlarını, bunlar üzerinde doğrudan ya da dolaylı bir egemenliğe sahip olan, emperyal güçlerin denetiminden kurtarma yeteneklerine bağlı olduğunu görmüşlerdi. Merkez bölgelerdekilerse zaten güçlü devletlere sahiptiler. Eşitlik için verdikleri mücadelenin ilerleme kaydedebilmesi için, iktidarı kendi egemen tabakalarından kurtarmak zorundaydılar. Ancak tam da bu devletlerin güçlü ve zengin olmaları nedeniyle, ayaklanma, gerçekçi olmayan bir taktikti ve bu partiler sandıksal bir rota izlediler.

Yedinci ortak noktaları her iki hareketin de, birincil dönüşüm tarzı olarak “devrim” ve “reform” arasındaki bir gerilimle mücadele etmiş olmalarıdır. Her iki harekette de bu tartışma etrafında sonsuz bir söylem ortaya çıkmıştır -ama, sonunda, her ikisi için de tartışma, gerçekliğin yanlış bir biçimde okunması haline dönüşmüştür. Devrimciler pratikte pek de o kadar devrimci olmadıkları gibi, reformistler de her zaman reformist değildiler. Elbette, iki yaklaşım arasındaki farklılık, hareketler kendi politik izleyicilerini ikna ettikçe giderek daha da belirsizleşti. Devrimciler varlıklarını sürdürmek için pek çok taviz vermek zorunda kaldılar. Reformistler değişimin yasal, varsayımsal patikalarının pratikte genellikle sıkıca tıkanmış olduğunu ve engelleri yıkmak için, güç, en azından güç tehdidi gerektiğini öğrendiler. Devrimci denilen hareketler genellikle kendi ayaklanma yeteneklerinin sonucu olarak değil, varolan otoritelerin savaş zamanında yaşadıkları yıkımın bir sonucu olarak iktidara geldiler. Bolşeviklerin 1917’de Rusya’ya söylediklerinin söylendiği gibi, “iktidar sokaklarda yatıyor”du. Bu hareketler,
bir kez iktidara geldiklerinde, nasıl geldiklerinden bağımsız olarak, iktidarda kalmalıydılar; bu da genellikle militanlığı olduğu kadar diğer ülkelerdeki koşutlarıyla olan dayanışma ilişkilerini de kurban etmeyi gerektiriyordu. Bu hareketlere başlangıçta verdilen popüler destek, ister süngü isterse sandık yoluyla iktidara gelmiş olsunlar, aynı ölçüde büyüktü -uzun süren bir mücadelenin ardından iktidara geldiklerinde aynı sokak dansları tarafından selamlanmışlardı.

Son olarak, her iki hareketin de iki-aşamalı stratejinin yürütülmesi sorunu vardı. “Birinci aşama” bir kez tamamlandığında ve iktidara geldiklerinde, izleyicileri, ikinci aşama vaadini yerine getirmelerini onlardan bekliyordu: dünyanın dönüştürülmesi. Eğer daha önceden bilmiyordularsa, keşfettikleri, devlet iktidarının düşündüklerdinden daha sınırlı olduğuydu. Her devlet, içinde hiç bir ulusun egemenliğinin mutlak olmadığı bir devletlerarası sistemin parçası olmakla sınırlanmıştı. İktidarda daha uzun süre kaldıkça,vaadlerinin gerçekleşmesini ertelemeleri daha muhtemel halme geldi; militan bir seferberlik hareketinin kadroları,bir iktidar partisinin görevlilerine dönüştüler. Toplumsal konumları farklılaştı, kaçınılmaz olarak bireysel psikolojileri de. Sovyetler Birliği’nde Nomenklatura olarak bilinen şey- yani, nüfusun geri kalanından daha fazla iktidara ve daha fazla gerçek servete sahip olan ayrıcalıklı bir yüksek görevliler kastı, hareketlerin denetimi ele geçirdiği bütün devletlerde, belirli bir form altında, ortaya çıkmış görünüyor. Ayrı zamanda, sıradan işçilerin payına da ulusal kalkınma adı altında daha çok çalışma ve fedakarlık düşecekti. Toplumsal hareketlerin günlük ekmeğini temsil eden militan, sendikal taktikler, “karşı devrimci” olmuş, ciddi biçimde engellenmiş ve genellikle bastırılmıştı.

1960’lardaki dünya durumunun analizi bu iki tür hareketin her zamankinden daha fazla birbirlerine benzediklerini açığa çıkartır. Birçok ülkede pratik olarak iktidara gelerek iki-aşamalı stratejinin “birinci aşamasını” tamamlamışlardı. Komünist partiler Elbe’den Yalu’ya, dünyanın üçte birini yönetiyordu; Asya ve Afrika’da ulusal kurtuluş hareketleri, Latin Amerika’da popülist hareketler, pan-Avrupa dünyanın çoğunda sosyal demokrat hareketler ya da onların akrabaları, en azından değişen bir temelde hükümete gelmişlerdi. Ama, dünyayı dönüştürmüş değillerdi.

1968 ve sonrası

1968 dünya devriminin birinci özelliğinin arkasında bu öğelerin bir bileşimi yatıyordu. Devrimciler değişik yerel taleplere sahip olmakla birlikte hemen her yerde iki temel argümanı paylaşıyorlardı. Öncelikle, hem Birleşik Devletler’in hegemonyasına hem de bu hegemonyanın Sovyetler Birliği tarafından paylaşılmasına muhaliftiler.
İkincisi, Eski Sol’u “çözümün değil, sorunun bir parçası olmakla” kınıyorlardı. Bu ikinci ortak özellik geleneksel sistem karşıtı hareketlerin iktidardaki gerçek performanslarından doğan kitlesel uyanıştan doğuyordu. İktidarda oldukları ülkeler bazı reformlara uğramışlardı -genellikle eğitim ve sağlık hizmetlerinde ve iş güvencesinde belirli bir iyileşme vardı. Ama kayda değer eşitsizlikler sürüyordu. Emek gücünün yabancılaşması ortadan kaybolmamış, tersine iş etkinliğinin belirli bir yüzdesiyle artmıştı. Ne hükümet, ne de işyeri düzeyinde gerçek demokratik katılımda hiçbir ilerleme sağlanamamıştı; çoğunlukla tersine gerileme olmuştu. Uluslararası düzlemde, bu ülkeler dünya sisteminde daha önceden oynamış olduklarına çok benzer roller üstlenme eğilimindeydiler. Yani Küba devrimden önce de bir şeker ihracatçısı ekonomiydi, Sovyetler Birliği’nin yıkılışına kadar da, devrimden sonra da öyle kaldı. Kısacası, değişim yeterli değildi.

Kötülükler biraz azalmış olsa da, aynı ölçüde gerçek ve genellikle de ayrı ölçüde yaygındılar. Bu ülkelerin nüfusları iktidardaki hareketler tarafından sabırlı olmaya çağırılıyorlardı, çünkü tarih onlardan yanaydı. Ama sabırları erimişti.

Dünya nüfusunun klasik sistem karşıtı hareketlerin iktidar performansından çıkardıkları sonuç olumsuzdu. Bu partilerin daha parlak bir gelecek ya da daha eşit bir dünya yaratabileceğine inanmaktan vazgeçmişlerdi ve artık onları meşru görmüyorlardı; bu hareketlere duydukları güveni yitirmeleri ile birlikte, bir dönüşüm aracı olarak devlete olan desteklerini de geri çektiler. Bunun anlamı nüfusun geniş kesimlerinin artık seçimlerde bu tip partilere oy vermeyecekleri değildi; ama bu artık ideolojinin ya da beklentilerin onaylanmasına değil, ehven-i şer’e verilmiş, defansif bir oya dönüşmüştü.

Maoizmden Porto Alegre’ye

1968’den bu yana, yine de, -gerçekten daha demokratik, eşit bir dünyaya kapı aralayacak- daha iyi bir sistem karşıtı hareket türü bulmaya yönelik bir arayış var. Bu yönde, bazıları hala devam eden dört ayrı çeşit girişim gerçekleşti.
Bunların ilki çoklu maoizmin parlayışıydı. 1960’lardan 1970’herin ortalarına kadar, çoğunlukla küçük ama bazen etkileyici ölçüde geniş, maoist oldukları iddiasında olan çok sayıda farklı, rakip hareket ortaya çıktı; maoist olmakla Çin’deki kültür Devrimi örneğinden belirli bir ölçüde etkilenmiş olduklarını kastediyorlardı. Özünde, Eski Sol’un şimdi onların savunduğu gibi, saf devrim doktrinine bağlı kalmamak nedeniyle yenildiğini savunuyorlardı. Ama bu hareketlerin tümü, iki nedenden dolayı yenildi. Öncelikle, kendi aralarında saf doktrininin ne olduğu konusunda yaptıkları sent tartışmaların sonrasında hızla zayıf, sekter gruplara dönüştüler; ya da Hindistan’daki gibi çok büyüdükleri koşullarda, Eski Sol hareketlerin daha yeni versiyonları haline geldiler.

İkinci olarak, daha da önemlisi, maoizm mao zedung’un ölümüyle birlikte, Çin’de de parçalandı ve esin kaynakları ortadan yok oldu. Bugün herhangi bir önem taşıyan bu tür bir hareket mevcut değildir.

Sistem karşıtı hareket konumuna talip olan ikinci ve daha uzun ömürlü bir başka tür yeni toplumsal hareketlerdi -Yeşiller ve diğer çevreciler, feministler, Birleşik Devletler’deki Siyahlar ya da Fransa’daki Beur’ler gibi, ırksal ya da etnik “azınlık” kampanyaları. Bu hareketler uzun bir tarihsel geçmiş iddiasına sahip olmakla birlikte, gerçekte, ya ilk kez 1970’lerde etkili hale gelmişler ya da aynı dönemde yenilenmiş ve daha militan bir form altında yeniden ortaya çıkmışlardır.

Aynı zamanda dünya sisteminin diğer parçalarından çok pan-Avrupa’da güçlüydüler. Ortak özellikleri, öncelikle, Eski Sol’un iki-aşamalı stratejisini, içsel hiyerarşilerini ve önceliklerini -yani kadınların, “azınlıkların” ve çevrenin ihtiyaçlarının ikincil olduğu ve “devrimden sonrasına” ertelenmesi gerektiği düşüncesi- reddedişlerinde yatıyordu. Ve ikinci olarak, devlet ve devlet-yaklaşımlı eylem konusunda derin kuşkuları vardı.

1980’lerde, bütün bu hareketler Alman Yeşillerinin fundis [radikaller ç.n.] ve realos [gerçekçiler ç.n.] olarak adlandırdıkları biçimde içerden bölündüler. Bu durum yirminci yüzyıl başlarındaki “devrimci reformiste karşı” tartışmasının rövanşı gibiydi. Sonuç fundi’lerin her davayı kaybederek az-çok ortadan kaybolmaları oldu. Muzaffer realos giderek ekoloji, cinsiyetçilik, ırkçılık ve her üçü üzerine daha fazla retoriğe karşın, klasik türünden hiçbir farkı olmayan bir sosyal demokrat parti türü görüntüsüne büründüler. Bugün, bu hareketler bazı ülkelerde önemlerini sürdürmekle birlikte, Eski Sol’dan daha sistem karşıtı bir görüntüye sahip değiller -öz
ellikle de Eski Sol’un 1968’den aldığı dersin, ekoloji, cins ayrımcılığı, cinsel tercih ve ırkçılığın programatik açıklamalarına dahil edilmesi gerekliliği olması nedeniyle.

Sistem karşıtı bir konum iddiasında olan üçüncü tip, insan hakları örgütleri oldu. Elbette, Uluslararası Af Örgütü gibi bazıları 1968 öncesinde de mevcuttular, ama genelde bunlar esas olarak 1980’lerde, Başkan Carter’ın insan hakları terminolojisini Orta Amerika operasyonları için uyarlaması ve Doğu-Orta Avrupa Komünist devletlerine karşı 1975 Helsinki Anlaşması’nın imzalanması sonrasında temel politik güçlerden birisi haline geldiler. Bunların her ikisi de şimdi sivil hakları işaret etmekte olan çeşitli örgütlere Düzenin meşruluğunu sağladı. 1990’larda ise, medyanın özellikle Ruanda ve Balkanlardaki etnik temizlik hakkındaki vurgusu bu konularda hatırı sayılır bir kamusal tartışma yarattı.

İnsan hakları örgütleri “sivil toplumun” adına konuşma iddiasındadırlar. Terimin kendisi stratejiyi açıklamaktadır: sivil toplum tanım gereği devlet-olmayandır. Kavram le pays legal ve le pays reel -iktidarda olanlar ile popüler duyarlılıkları temsil edenler- arasındaki ondokuzuncu yüzyıl ayrımı üzerinden giderek şu soruyu sormaktadır: sivil toplum kendisi ile devlet arasındaki uçurumu nasıl kapatabilir? Devleti nasıl kontrol edebilir ya da devletin kendi değerlerini yansıtmasını nasıl sağlayabilir? Ayrım, devletin küçük bir ayrıcalıklı grup tarafından kontrol edilip, “sivil toplum”un esas olarak aydınlanmış bir nüfustan oluştuğu varsayımına dayanıyor gibi görünmektedir.

Bu örgütler bazı devletlerin -belki de hepsinin- politikalarını insan hakları konularına yönlendirmeleri noktasında bir etkide bulunmuştur; ama süreç içinde, bunlar devletin muhaliflerinden çok bağdaşıkları haline dönüşmüşlerdir ve, bütüne bakıldığında, nadiren sistem karşıtı görünürler. Daha çok merkez bölgelerde yerleşmiş bulunmakla birlikte politikalarını, genellikle kendi devletlerinin muhalifinden çok ajanı gibi görüldükleri, çevrede yürürlüğe koymak isteyen NGO’lara dönüşmüşlerdir. Her durumda, merkezdeki seçkin militanlarının güç ve konumunu kullanma yeteneğine güvenen bu örgütler, çok nadiren kitle desteğini harekete geçirmektedirler.

Dördüncü ve en yeni tür, küreselleşme-karşıtı denilen harekettir -bu hareketlerin kendilerinden çok muhalifleri tarafından kullanılan bir adlandırma. Terimin medya tarafından kullanımı ancak 1999’daki Seattle DTÖ toplantılarına yönelik protesto haberleri öncesine dek uzanmaktadır. Mallar ve sermayenin serbest ticaretini savunan yeni liberallerin retoriği olarak “küreselleşme”, 1990’larda elbette ciddi bir güç haline geldi. Medyanın gündemine Davos Dünya Ekonomik Forum’ları ile girdi, kurumsal uygulanışı Washington Consensüs’ü, IMF politikaları ve DTÖ’nün güçlendirilmesi ile oldu. Seattle’ın DTÖ’nün rolünün genişlemesi için anahtar bir moment olması planlanıyordu ve toplantıları gerçekten de aksatan protestolar birçoklarını şaşkınlığa düşürdü. Göstericiler arasında Eski Sol’dan, sendikalardan, yeni hareketlerden ve anarşistlerden gelen kalabalık bir Kuzey Amerikalı bileşim vardı. Ablında, AFL-CİO’nun bu derece militan bir eylemde çevreci gruplarla aynı tarafta yer alması, özellikle ABD için yeni bir şeydi.

Seattle’ın ardından, yeni liberal gündemden esinlenen hükümetler arası toplantılara karşı dünyanın dört bir yanında devam edip giren gösteriler bu kez, ilk toplantıları Porto Alegre’de yapılan Dünya Sosyal Forumu’nun kurulmasına yol açtı; toplantının 2002’de yapılan ikincisi bini aşkın örgütten 50 bin delegenin katılımıyla gerçekleşti. O zamandan bu yana, 2003 DSF’u için hazırlık yapan çok sayıda bölgesel toplantı düzenlendi.

Sistem karşıtı hareket rolünün bu yeni adayının karakteristiği daha önceki girişimlerden oldukça farklıdır. Öncelikle, DSF’u eski tiplerin -Eski Sol, yeni hareketler, insan hakları organları ve kolaylıkla bu kategorilere dahil edilemeyecek olan diğerlerini de- tümünü bir araya getirmeye çalışmakta ve katı biçimde yerel, ulusal ve ulusötesi biçimde örgütlenmiş olan grupları içine dahil etmektedir. Katılımın temelini ortak bir hedef -yeni liberalizmin sonucu olan toplumsal hastalıklara karşı mücadele- ve birbirlerinin acil önceliklerine karşı ortak saygı- oluşturmaktadır. Daha da önemlisi, DSF Kuzeyin ve güneyin hareketlerini tek bir çerçeve içinde bir araya getirmeyi hedeflemektedir. Şimdilik tek slogan “Başka bir dünya mümkündür” sloganıdır. Daha da tuhaf olanı DSF’nun bunu bütünsel bir üst yapı oluşturmadan yapmaya çalışmasıdır. Halihazırda sadece bir dizi hareketi ve coğrafi bölgeyi temsil eden bir uluslararası koordinasyon komitesi mevcuttur.

Eski sol hareketlerden DSF’nin reformist yüzü olduğu yönünde eleştiriler gelmekle birlikte şimdiye dek bu tür şikayetler minimal kalmıştır. Eleştiriler henüz sadece sorgulamakta, yargılamamaktadır. Elbette bu, başarı derecesinin, bir ideoloji ve bir kurumsal pratik olarak yeni liberalizmin negatif reddiyesine dayandığı geniş çevreler tarafından dile getirilmektedir. Birçokları DSF’nin daha net, pozitif bir programı savunmak üzere ilerlemesinin yaşamsal olduğunu savunmaktadır. Böyle yapıp yapamayacağı ve yine de birlik düzeyini ve kaçınılmaz olarak hiyerarşik olması gereken bütünsel bir örgütün yokluğunu hala devam ettirip ettiremeyeceği önümüzdeki on yılın en büyük sorusudur.

Bir geçiş dönemi

Eğer, başka yerlerde de ileri sürdüğüm gibi, modern dünya sistemi yapısal bir krizin içindeyse ve bir “geçiş dönemi”ne girdiysek o halde sistem karşıtı hareketlerin karşı karşıya oldukları sorunların, kendilerini, on dokuzuncu ve büyük ölçüde de yirminci yüzyıldakinden oldukça farklı biçimlerde ortaya koyacakları açıktır. İki aşamalı, devlet yaklaşımlı stratejilerin geçersizleşmesi, eski sistem karşıtı örgütlerin hala varolanlarının ne uzun vadeli ne de acil politik hedefler belirleme konusundaki rahatsızlığını açıklamaktadır. Bunu yapmaya çalışan az sayıda örgütse olası destekçileri tarafından şüphe ile ya da daha kötüsü kayıtsızlıkla karşılaşmaktadır.
Bu tür bir geçiş dönemi bir sistem karşıtı hareket stratejisi fikrinin kendisine hakim olan iki karakteristiğe sahiptir. İlki, iktidarda olanların artık kendi öz-yıkımına yazgılı olduğu için varolan sistemi olduğu gibi korumaya çalışmayacakları; tersine, geçişin varolan sistemin en kötü özeliklerini -hiyerarşisini, ayrıcalıklarını ve eşitsizliklerini- yeniden üreten yeni bir sistemin inşasına doğru ilerlemesini güvence altında almaya çalışacak olmalarıdır. Henüz, varolan yapıların yıkımını yansıtan bir dil kullanıyor olmayabilirler, ama bu tür varsayımlar dayalı bir stratejiyi yürürlüğe koymaktadırlar. Elbette, orta sağcı, “gelenekselciler” ve ultra-sağcı, militarist şahinler arasındaki çelişkinin de gösterdiği gibi, kampları birleşmiş değildir. Ama değişim olmayan bir değişime, mevcut sistem kadar -ya da ondan daha – kötü bir yeni sisteme olan desteği artırmak için sıkı çalışmaktadırlar. İkinci temel karakteristik, içinde sonucun ne olacağını önceden kestirmenin imkansız olduğu sistemik bir dönüşüm döneminin, derin bir belirsizlik dönemi olmasıdır. Tarih kimsenin yanında değildir. Geleceği hepimiz etkileyebiliriz, ama başkalarının da benzer bir etkide bulunmak üzere nasıl hareket edeceklerini bilmeyiz, bilemeyiz. DSF’nun ana çerçevesi bu ikilemi yansıtmakta ve altını çizmektedir.

Stratejik yaklaşımlar

O halde b
ir geçiş dönemi stratejisi, hepsi de söylenmesi yapılmasından kolay olan dört bileşeni içermelidir.
Birincisi, geçiş ve onun umduğumuz sonucu üzerine sürekli ve açık bir tartışma sürecidir. Bu hiç bir zaman kolay olmamıştır ve tarihi sistem-karşıtı hareketler bu konuda asla iyi bir sicile sahip olmamışlardır. Ama bugün, atmosfer her zamankinden daha elverişlidir, ve -bu konjonktürde entellektüellerin rolünün altını çizen- görev acil ve vazgeçilmez olmaya devam etmektedir. DSF’nin yapısı kendisini bu tartışmayı teşvik edecek biçimde esnetmiştir; bu açıklığı korumayı başarıp başaramayacağını göreceğiz.

İkinci bileşen açık olmalıdır: sistem karşıtı bir hareket, sandıksal eylem de dahil, kısa vadeli defansif eylemi ihmal edemez. Dünya nüfusu şimdide yaşamaktadır ve acil ihtiyaçlarına işaret edilmelidir. Bunları ihmal eden bütün hareketler uzun dönemli başarı için yaşamsal olan yaygın pasif destekten yoksun kalmaya mahkumdur. Ama defansif eylemin motifi ve meşruiyet kaynağı çökmekte olan sistemi payandalamak değil, kısa vadede negatif etkilerinin daha da azmasını engellemek olmalıdır. Bu da gerek politik gerekse psikolojik olarak zordur.

Üçüncü bileşen doğru yönde ilerlemesi gereken orta vadeli hedeflerin inşasıdır. Ben maddi, politik, psikolojik olarak- en faydalı girişimlerden birisinin, ancak sürekli genişleyen bir metadışılaştırma girişimi olacağını düşünüyorum. Bugün bizler önceden çok nadiren ya da asla özel satış için el konulmamış olan -insan vücudu, su, hastaneler- şeylerin metalaştırılmasına yönelik bir yeni liberal girişim engeline tabiyiz. Buna sadece karşı çıkmakla yetinmemeli, tersine çevirmeye de çalışmalıyız. Sanayiler, özellikle de çöken sanayiler, metadışılaşılaştırılmalıdır. Bunun anlamı, metalaştırmanın bir başka versiyonu olan, “ulusallaştırma” değildir. Bunun anlamı amaçları kar değil performans ve devamlılık olan, piyasada işleyen yapılar yaratmamız gerektiğidir. Üniversitelerin ve hastanelerin tarihinden bunun yapılabileceğini biliyoruz. Aynı mantık sermaye kaçışı ile tehdit edilen çelik fabrikaları için neden imkansız olsun?

Son olarak, göreli olarak demokratik ve eşitlikçi bir dünya olacağını tahmin ettiğim, uzun dönem vurgumuzun maddi anlamını geliştirmemiz gerekmektedir. Gerçekçi olduğu için “göreli olarak” diyorum. Her zaman aralıklar olacaktır – ama bu aralıkların geniş, yapısal olması için bir neden yoktur. Sosyalizm ya da hatta komünizm olarak adlandırılan şey bu mudur? Belki evet, belki hayır. Bu da bizi yeniden tartışma konusuna götürmektedir. Daha iyi (mükemmel değil) bir toplumun neye benzeyeceğini varsaymayı durdurmak zorundayız. Onu tartışmalı, ana hatlarıyla belirlemeli, gerekleştirecek alternatif yapılanla deneyimlemeliyiz; ve bunu da sistemik bir geçiş içindeki kaotik bir dünya için benimsediğimiz programımızın ilk üç maddesini yerine getirirken yapmalıyız. Ve eğer bu program yetersiz kalırsa, ki muhtemelen kalacaktır, o halde bu yetersizlik programın Bir Numarası olan tartışmanın bir parçası olmalıdır.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur