Grito de los Excluidos ya da Dışlananların Çığlığı – J. Petras

Tek bir sözcükle, “yoksullar”, üretim ve dağıtım sisteminin bütüncül bir parçasıdırlar, ama, iktidar ilişkilerinden dışlanmış olduklarından, ortaya çıkan faydadan asla yararlanamazlar. Yoksullar, zaten tabi sınıflar/ırklar/ cinsiyet grupları olarak sisteme dahil edilmiş, ancak iktidar, toprak, zenginlik, mülkiyet ve hizmetlerden dışlanmış olduklarından, buradaki esas mücadele de, bir “dahil olma” mücadelesi değildir. Dışlananların asıl sorunu, mülkiyet ve iktidar ilişkileri sisteminin, yoksulların zenginliğin ve sosyal hizmetlerin kaynakları üzerindeki denetimlerini sağlayacak biçimde dönüştürülmesidir.
Bugün yoksullar istihdamdan “dışlanmışlardır”, istihdam edilmekte olanların ücretlerini düşürmek için kullanılan bir yedek ordu oluşturmaktadırlar. Yoksullar temiz, iyi ücretli işlerden “dışlanmışlardır” – kirli, düşük ücretli ve sürekliliği olmayan işlerde, en çok da “enformal sektörde”, sigortasız, tatilsiz ya da emeklilik haklarından yoksun biçimde çalışmaktadırlar. Sorun, kimin kimi dışladığı ve bunu ne için yaptığıdır.

“Dışlananlar” esas olarak topraksız kır işçileri, çok küçük işletmeler ya da geçimlik tarlalardaki yerli halklar ve köylüler, işsiz ve gizli işsiz kent işçileri, kadın ev işçileri (ev hizmetçileri vs.), sokak satıcıları ordusu, geçici inşaat işçileri, sözleşmeli fabrika işçileri, hiç bir zaman sürekli bir işe sahip olmayan genç insanlardır -bir başka deyişle, Ekvador, Bolivya, Peru, Venezüella, Arjantin ve Latin Amerika’nın geriye kalan nüfusunun yüzde 70’inden fazlası.

Yoksulları ürettikleri ürünlerin faydalarından “dışlayan” ve politik iktidarı tekelleştiren kimdir? Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve Japonya, yani emperyalistler ve onların karlara, faizlere ve ana para ödemelerine el koyan ve eşitsiz ticaret yoluyla ticari avantajları ele geçiren çok uluslu şirketleriyle bankaları. Emperyalist devletlerin araçları olan Dünya Bankası ve IMF, ulusal kamu kurumlarını özelleştirmeler yoluyla çok uluslulara devreden ve muazzam dış borç ödemeleriyle yoksulları daha da yoksullaştırırken yabancı ve yerli seçkinleri zenginleştiren sosyo-ekonomik politikalarla yoksulları dışlamaktadırlar. Yerel Latin Amerikan yönetici ve egemen sınıfları politik iktidar üzerindeki tekelleri, kamu hazinesi üzerindeki kitlesel soygunları ve emeğin ve ulusal kaynakların yabancı sömürücülerinden aldıkları “rantlar”la yoksulları dışlamaktadırlar. “Dışlananlar” ve “dışlayanlar” büyük bir çelişki içindedirler: Bazılarının egemenliğinin koşulu, birçoklarının dışlanmasıdır. “Dahil olma” siyaseti bu sistemin dönüşümüne dayanmaktadır: Büyük “dışlayıcıların” – yabancı ve yerli yönetici sınıfların ve onların devletlerinin “dışlanması” gerekmektedir.

“Dışlananların çığlığı” değişik bağlamlarda duyulmakta ve birçok anlama sahip bulunmaktadır. İlk çığlık, yoksullar sessizlik içinde ızdırap çekmeyi reddettiklerinde açığa çıkan yoksulluk ve sömürünün acılarını ve ıztıraplarını yansıtmaktadır. Bu çığlık tüm dünyaya yoksulluğun acısının artık katlanılamaz hale geldiği çağrısında bulunmaktadır. Bu ilk “çığlık” yoksulların ve işsizlerin barriolarında evden eve yankılanmakta ve yeni ve kollektif bir başka çığlığa dönüşmektedir: adalet, iş, toprak, yiyecek, barınak ve okul isteyen örgütlü toplumsal hareketlerin “çığlığı”dır bu. Toplumsal hareketlerin çığlığı artık bir umutsuzluk değil ama mücadeleye çağıran bir savaş çığlığıdır ve kolektif gücü onaylamaktadır. Toplumsal hareketlerin mücadelelerinden gündelik kazanımları aşan yeni bir çığlık daha yükselmektedir – halk iktidarı talebi ve tüm politikacıların çekilmesi talebi (“Que se vayan todos”.) Halk iktidarı çığlığı topluluklar içindeki yerel iktidarlardan devlet iktidarına dek uzanmaktadır. “Dışlananların çığlığı” üretim araçlarının toplumsallaştırılmasını ve devlet iktidarının alınmasını talep etmektedir. Nihai “çığlık” bir şenlik çığlığıdır- dışlayanları/dışlananları olmayan yeni bir sınıfsız toplumun inşasını kutlamaktadır. Dışlananların acı ve ızdırap çığlığı, dışlanmanın son bulduğu bir şenlik çığlığına dönüşmektedir.

Çağdaş dünyada, Latin Amerika’da ve Üçüncü Dünyanın geri kalan bölümünde, dışlananların çığlığı bir emperyalist sömürü ve savaşlar, toplumsal çöküntü ve ekonomik yağma dünyasını yansıtmaktadır. Sosyo-ekonomik gerçekler dışlananların ızdırapları adına konuşmaktadır.

Dışlananların Sosyo-ekonomik gerçeklikleri

Latin Amerika’da kitlesel yoksulluk son beş yıl içinde astronomik boyutlarda arttı. Bütün Latin Amerika ülkeleri kitlesel işsizlik ve gizli işsizlik sorununu yaşıyorlar. Bölgenin eski “en zengin” ülkelerinde bile açlık hüküm sürüyor. 350 milyon kişiyi doyurmaya yetecek kadar et ve buğday üreten Arjantin’de neredeyse 8 milyon insan (nüfusun yüzde 20’den fazlası) yetersiz beslenme sorunundan muzdarip. Dışlananların yaşadığı çöküntü sadece istatistiksel bir olgu da değil – görsel olarak deneyimleniyor. 2002 Mayıs’ında, ulusal kongreye bitişik bir restorantın önündeki kaldırımda, on yaşından daha büyük olmayan üç yoksul çocuk çöpe atılan kemiklerin üzerindeki kırmızı et kalıntılarını dişliyorlardı. Sosyal felaketleri her zaman daha düşük gösteren istatistikleriyle, Amerikalar Arası Kalkınma Bankası (BİD) resmi verilerine göre, Latin Amerika dünyadaki en büyük sosyal eşitsizliklere sahne: En zengin sınıfların yüzde 10’u en yoksul yüzde 20’lik bölümün 84 katı gelire sahip. Latin Amerikalı çocukların yüzde elli sekizi yoksulluk içinde yaşıyor, çocukların yüzde 33’ü yetersiz besleniyor. Orta Amerika’da -Guetamala, El Salvador, Nikaragua, Honduras, kronik açlık hüküm sürüyor: 1992 ile 2002 arasında aç insanların oranı 5 milyondan 6.4 milyona yükselerek yüzde 33 arttı. ABD destekli “barış görüşmeleri”, açların sayısını 1.4 milyon arttırdı. Yaşam standartlarında son beş yılda kaydedilen kitlesel düşüş bir zamanların güçlü Arjantin’inde son derece belirgin. On yıl önce yoksulluk sınırının altında yaşayanların oranı yüzde 15’in altındayken, 2000 yılında bu oran yüzde 30’a, ve 2002 Aralık ayında yüzde 53’e yükseldi. Birleşmiş Milletler’e göre, 1997’de Arjantin’in kişi başına ulusal geliri 8, 950 dolarken, 2002 Mart’ında 3, 197 dolara düştü -yaşam standartlarında yüzde 67’lik bir düşüş. Latin Amerika’nın en zengin topraklarına sahip Arjantin, şimdi bir açlık ve hatta açlıktan ölüm toprağıdır: 2002’nin son haftalarında Tucuman ve Misiones’deki ilçelerde 40’dan fazla çocuk açlıktan öldü. Meksika’da nüfusun yüzde 60’a yakını yoksulluk içinde yaşıyor – Kolombiya, Peru, Ekvador, Bolivya ve Paraguay’da da kıyaslanabilir miktarda ya da daha fazla yoksul var. Brezilya’da, 100 milyonun üzerinde insan yoksulluk sınırının altında yaşarken, Uruguay ve Venezüella’da yaşam standartları hızla düşüyor. Şili’de gerçekçi yoksulluk rakamları resmi tahminleri hızla aşıyor -nüfusun üçte birinden fazlası. Yoksulluk artan işsizlik ve gizli işsizliğin ürünü. Arjantin’de 2001-2002 yıllarında işsizlik yüzde 16.4’den yüzde 25’e, Brezilya’da yüzde 6’dan yüzde 11’e, Uruguay’da yüzde 15’den yüzde 20’ye, Venezüella’da yüzde 14’den yüzde 17’ye yükseldi.
Latin Amerika’da “informal işçiler” denilenler – emeklilik, sağlık, sigorta hakkı ve düzenli iş olanağı olmayıp düşük ücrete çalıştırılanlar artık işgücünün yüzde 60’ını aşıyor. Meksika
‘da iktisatçılar 1994’den bu yana işçiler tarafından yaşanan gerçek gelir düşüşünün yüzde 60’ı aştığını, 1990’ların başındaki ücret düzeyine ulaşmak için 30 yıl, -yeni liberal politikaların yürürlüğe konulmasından önceki- 1970’lerdeki düzeye ulaşmak içinse 60 yıl gerektiğini tahmin ediyorlar. Meksika işçileri son 20 yıl içinde (1982-2002) Latin Amerika tarihindeki en büyük asgari ücret düşüşüne tanık oldular – satın alma gücünde yüzde 81 kayıp. 20 yıl önce aylık asgari ücretle 25 kilo tortilla alınabilirken, bugün aynı ücretle sadece 8 kilo alınabiliyor. 1982’de, asgari ücret temel gıda ürünlerinin yüzde 93.5’ini satın alabilirken, 2002 Aralık ayında sadece yüzde 19.3’ünü satın alabiliyor. Yaşama maliyeti asgari ücretteki artışı 4 kat geçti. Başkan Fox yönetiminin ilk iki yılında (2000-2002)satın alma gücü yüzde 11.7 düştü.

Mülkiyet yoğunlaşması -ihracata dönük agro-sermayenin büyümesi, yabancı sermayenin büyük toprak parçalarını satın alması-, devlet ve paramiliter gruplardan kaynaklanan terör ve zorunlu göç kırsal yoksulluk ve işsizliğin nedenleri. Kolombiya’da birbirini izleyen karşı devrimci rejimler ve müttefikleri arasında bulunan paramiliter ölüm mangaları 3 milyon köylülü topraklarından zorla göç ettirdi. Ekvador’da son on yıl içinde kırsal nüfusun üçte bir kadarı kıyı bölgelerine, kent varoşlarına ya da deniz aşırı bölgelere göç ettirildi. Brezilya’da, 1995-2002 yılları arasında 1.5 milyondan fazla küçük köylü ve topraksız emekçi topraklarını, evlerini ve topluluklarını terk etmeye zorlandılar. Yeni liberal “serbest pazar” politikaları sadece kitlesel işsizlik, düşen yaşam standartları, küçük köylülerin iflası ve orta sınıf tasarruflarının çalınması gibi sonuçlar yaratmakla kalmadı, işçi sigortası fonlarına “özel menajerler” tarafından el konulması nedeniyle sigortalıların yoksullaşmalarına da neden oldu.

1980’ler ve 90’larda, yeni liberal rejimler emeklilik fonlarını -bunların “yönetimlerini” özel yöneticilere devrederek”- “özelleştirdiler”. Bunun sonucu emeklilik fonlarının kayda değer bir yüzdesine özel yöneticiledr tarafından “idari maliyetler” adı altında el konulması oldu. Yıllık katkılar kamu tarafından idare edildiğinde ortaya çıkan maliyetin özel idareninkilerle kıyaslanması kamu sektörünün avantajlarını göstermektedir.

ABD’de emeklilik fonlarının kamusal idaresi sadece yüzde 0.5’lik bir maliyet yaratırken, Arjantin’deki özel idare maliyetleri yüzde 23, Şili’dekiler yüzde 15.6, Meksika’dakiler yüzde 22.1 ve Kolombiya’dakiler yüzde 14.1’dir. Açıktır ki özel yönetimlerin “yüksek maliyetleri”, özel emeklilik fonları yönetimi şirketlerinin sahipleri zenginliklerini milyarlarca pezo ile artırırken, işçilerin alabileceği emeklilik ikramiyesini önemli ölçüde düşürmektedir. Latin Amerika’nın tümündeki milyonlarca aç emekli manzarası, ödedikleri katkıların -yeni liberal programın merkezi bir aracı olan- emeklilik fonlarının özelleştirilmesinin bir sonucu olarak talan edilmesiyle doğrudan doğruya bağlantılıdır.

Yoksulluğun kitleselleşmesi okula devam oranlarında keskin bir düşüşe neden olmuştur, yoksulların çocuklarının yüzde 40’dan fazlası ilkokulu bitiremiyor. Orta okula gidenlerinse sadece yüzde 20’si öğrenimlerini tamamlamaktadır. Hastaneler ve klinikler ya kapanmış ya da sekiz-on saat boyunca içeri girebilmek üzere bekleyen yoksul kuyruklarının ihtiyaçlarını karşılayacak temel tıbbi olanaklardan yoksunlar. Emeği koruma yasaları gevşetildikçe ve iş müfettişlerinin sayısı azaldıkça iş kazaları da artıyor.Meksika’da 2002 yılında işçiler işverenler tarafından yapılan 308 bin hak ihlali ihbarında bulundular.

Askeri rejimden sandıksal siyasete geçişe yaşam standartlarının düşmesi, daha büyük bir işsizlik ve kitlesel yoksullaşma eşlik etti. “Geçiş”, askeri-oligarşik bir rejimden, sivil-oligarşik bir rejime, seçkinci-otoriteryen düzenin bir biçiminden bir başkasına olmuş oldu. Seçkinler tarafından yönetilen-sandıksal rejimler altında kitlesel dışlanmanın artmasının nedeni demokrasinin olmayışıdır, tersi değil. Seçkinci-sandıksal rejimler yeni liberal politikaları derinleştirmiş ve ekonomileri kitlesel çürüme ve hırsızlık yoluyla yağmalamıştır. Gümrük duvarlarının indirilmesi, sübvanse edilen ABD ve AB tahıl ve gıdalarının milyonlarca yerel küçük aile işletmesini yıkıma uğratmasıyla sonuçlanmıştır. Latin Amerika’da gıda sübvansiyonlarının sona ermesi kitlesel kentsel açlık yaratmıştır. Mali sektörün kuralsızlaştırılması Arjantin, Uruguay, Ekvador ve Bolivya’da tasarrufçuların on milyarlarca dolarlık tasarruflarının kaybolmasına neden olan kitlesel banka sahtekarlıklarına neden olmuştur. Ucuz, sübvanse edilmiş ithalat yerel sanayileri imha ederek sınai işsizliği artırmıştır. Bugün kayıt dışı, kendi kendine istihdam sayısı kayıtlı istihdamlı işçi sayısını 5 kat geçmiştir.

Sandıksal süreçler büyük medya tarafından denetlenmekte, adaylar uluslararası bankalar ve ABD emperyalizmi tarafından yakın takibe alınmakta ve seçim kampanyaları ile seçilmiş politikacıların pratikleri arasındaki tüm bağlar kopartılmaktadır. Bir başka deyişle oy kazanmak maksadıyla kampanyalarında “toplumsal değişim” amaçlı bir “anti-yeni liberal” programdan sözeden politikacılar bile, bir kez seçildikten sonra yeni liberal programlar- yoksullar için kemer sıkma, zenginler ve özellikle de yabancı zenginler için maden, tarım ve vergi alanlarında tavizler- uygulamaktadırlar.

Dışlananlar Geri Tepiyor: Halkçı Alternatifler

Yakın zamanlarda yapılan bir kamu oyu araştırması (“demokrasiler” olarak adlandırılan) yeni liberal seçkinci sandıksal rejimlere yönelik desteğin eridiğini göstermektedir: halkın sadece yüzde 48’i bu rejimleri desteklemektedir. Brezilya’da sadece yüzde 30 sandıksal rejimlerin vaadlerini yerine getireceğine inanmaktadır. Arjantin’deki en popüler slogansa “Que se vayan todos”dur: “Tüm politikacılar defolun! Seçmenlerin sadece yüzde 30’u başkanlara, yüzde 25’i kongreye ve yüzde 20’si geleneksel partilere güvenmektedir.
Sandıksal rejimlerin bu tür bir biçimde reddinin nedeni kitlesel sefilleşme ile devlet baskısının bileşimidir. Brezilya’da başkan Cardoso döneminde (1994-2002) 100’den fazla kırsal militan devlet ve paramiliter gruplar tarafından öldürülmüştür. Bolivya’da düzinelerce koka üreticisi köylü öldürülmüş ya da yaralanmıştır. Arjantin’de de la Rua rejiminin devrilmesi sırasında 31 kişi öldürülmüştür (19/20 Aralık 2001)

Bir tepki olarak, dışlananlar birbiri ardı sıra ayaklanmakta, başkanları devirmekte, özerk hareketler yaratmakta, toprak parçalarını özgürleştirmekte ve fabrikalara el koyarak onları yönetmektedirler. Mücadele içindeki “dışlanmışların çığlığı” kurbanları savaşçılara dönüştürmekte, ilerleyen hareketlerin, başarılı mücadele kutlamalarının ve kısmi zaferlerin çığlığı haline gelmektedir.

Ekvador’da, yerli halkın ve kentlilerin ayaklanmaları birbiri ardı sıra iki seçkinci yeni liberal rejim devirdi. Arjantin’de, yoksullaşan orta sınıfların ve işsizlerin kentsel ayaklanmaları iki haftada 3 başkan devirdi. Venezüella’da, 2002 Nisan ayında, başkan Chavez’i destekleyen kitlesel bir halk ayaklanması ABD tarafından yönetilen bir sivil-asker darbesini yendi ve Aralık 2002’de uzun süreli bir patronlar saldırısına karşı koymakla meşguldü. Meksika’da kitlesel bir köylü hareketi Başkan Fox’un bir tarlaya el koyarak yeni bir hava alanı yapma girişimini engelledi. Cochabamba,
Bolivya’da, halk güçleri tarafından oluşturulan kitlesel bir ittifak suyun özelleştirilmesi girişimini durdurdu. Peru’da, Arequipa’da başlayan ve tüm ülkeye yayılan bir kitle hareketi Başkan Toledo’nun özelleştirme gündemini durdurdu. Kolombiya’da, gerillalar -FARC/ELN- askeri açıdan bir pata durumu yaratarak ve toprağın yarısından yakınını denetim altında tutarak, ABD tarafından finanse edilen ordu ve paramiliter güçlerle savaşıyor.

Halk hareketleri giderek kendi ekonomik kurumlarını da -ikili iktidarın embriyoları- yaratıyorlar. Arjantin’de, iki bin işçiyi istihdam eden iki yüzden fazla işletme işçiler tarafından el konularak işletiliyor. Bolivya’da, cocaleros (koka köylüleri) halk meclislerine karşı sorumlu olan kooperatifler ve yerel hükümetler yarattılar. İşçiler patronlar tarafından kapatılan fabrikaları işgal ederek onları hükümet planlarına karşı koruyorlar ve artık kendi ürünlerini kendileri üreterek pazarlıyorlar. Devlet bu fabrikaları işçilerden geri almaya çalıştığında diğer fabrikalardan gelen binlerce işçi, çevre mahallelerin halkı, öğrenciler ve işsizler polisi “tocas uno, tocas todos” (“birimiz hepimiz,hepimiz birimiziz”) sloganını hayata geçirerek karşılıyorlar.

Bolivya’da cocalero çiftçileri, ev hizmetlileri, fabrika işçileri ve kendi kendisini istihdam edenler, emekliler, kent yoksulları, topraksız köylüler ve küçük çiftçiler tarafından oluşturulan ulusal bir koalisyon özelleştirilmiş sanayilerin yeniden-ulusallaştırılması, cocaleros’a yarım hektar toprak işleme hakkı tanınması, kamu yatırımları ve diğer sosyal talepleri içeren bir program etrafında birleşti. Bu talepler ulusal bir yol kesme eylemiyle savunulacak. Ekvador’da, sosyal hareketler tarafından oluşturulan ve petrol-elektrik işçileri tarafından başı çekilen bir koalisyon, bugüne kadar devletin petrol ve elektrik sanayilerini özelleştirmesini engelledi; kızılderili-köylü hareketleri ise çıkarlarını daha iyi temsil edeceği umuduyla “Pachakutic” isimli bir yasal politik parti kurdular. Meksika’da, Zapatista’lar ve diğer köylü-kızılderili hareketleri toprak ve politik-kültürel özerklik mücadelesini sürdürdürken, elektrik işçileri Fox rejiminin elektrik sektörünü özelleştirme girişimlerini başarıyla engellediler.

Brezilya’da, topraksız köylüler hareketi (MST) 350 aileyi yerleştirir, toprakları işgal eder, baskıya karşı direnir ve bütünsel bir tarım reformu için mücadele ederken ürün yetiştirmeyi de sürdürüyor. Venezüella’da, milyonlarca kent yoksulu (çoğunlukla siyah ve melezler) demokratik biçimde seçilmiş olan Chavez rejimini beyaz seçkinlerin ve onların orta sınıf destekçilerinin Washington tarafından finanse edilip yönetilen vahşi saldırılarına karşı korumak için “bolivarcı meclisler”de örgütleniyor. Yeni yüzyıl Latin Amerika’nın tüm dışlanmışlarının, Washington’un Latin Amerika’yı yeniden sömürgeleştirme girişiminden başka birşey olmayan FTTA’ya karşı yürüttükleri mücadelelerle başladı. Chiapas ormanlarından Orta Amerika’daki Mayas’ın mısır tarlalarına, Venezüella rancho’larından Kolombiya dağlarına, And köylerinden Buenos Aires’in kent ayaklanmalarına kadar her yerden aynı slogan yükseliyor: “ALCA no pasara!”(“FTTA’ya geçit yok”)

Dışlananlar çığlığı çocuklarının ölümünde ve hastalığında acıyla; iş, toprak ve aş talep etmek için yolları keserken umutla; fabrikalara, topraklara ve belediyelere el koyarken ve adaletsiz yeni liberal kapitalist sistemi dönüştürmek için ilerlerken gösterdikleri kararlılıkta zaferle yankılanıyor. Bazı entellektüeller sorunu yoksulların bazı önderleri için bazı “olanaklar” yaratacak birkaç reform yapma sorunu olarak görüyorlar; devrimciler içinse sorun toplumsal, ekonomik ve politik iktidarı dışlananlara devretme ve kendi kendisini yöneten sosyalist bir toplum yaratma sorunu.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur