Toz Duman Tabakası Yoğunlaşıyor

Dikkat edilirse, son yıllarda Türkiye’nin karşılaştığı hemen her uluslar arası kritik dönemeç derin bir ekonomik kriz atmosferine denk geldi/getirildi. 1999 İzmit-Düzce depremlerinin yarattığı ekonomik çöküntü atmosferinin ardından, AB, AGİT ve IMF programlarının dayatılmasında önemli bir sıçrama kaydedilmişti. 2000 Kasım krizi IMF programının en kritik özelleştirme adımlarının önünü açmıştı. Şimdilerde de AB aday üyelik süreci öncesinde, yine Türkiye’nin manevra alanını daraltacak bir ekonomik sıkışıklık dönemine girildi.

Pamukbank – Çukurova Operasyonu
90’lı yılların ikinci yarısında iletişim sektörü sayesinde olağanüstü bir gelişme kaydederek, ülkenin en güçlü nakit sermayesine sahip olan Çukurova Grubu, Pamukbank operasyonuyla ciddi bir darbe aldı. Yakın zamanda Turkcell hisselerinin çoğunluğunu yabancı ortağına devretmek zorunda bırakılan Çukurova Grubu zaten bir iniş içindeydi. Pamukbank operasyonu bir yandan Çukurova Grubunu ülkedeki sermaye hiyerarşisinin en üstünden alıp, daha alt basamaklara indirirken, diğer yandan da Turkcell hisselerinin önemli bir bölümünün daha yabancılara devrini zorlayabilme potansiyeline sahip görünüyor. Koç-Sabancı hatta OYAK gibi geleneksel devlerin onayı olmadan gerçekleşmesi mümkün olmayan bu operasyon sermayenin ülke içi yapısında önemli bir değişim yaratacaktır. Bunun yanısıra, uluslar arası sermayenin gerek bankacılık gerekse de iletişim alanında ülkemiz üzerinde kurmaya çalıştığı hegemonya açısından da en belirgin yıkıcı darbelerden birini oluşturmaktadır.

Sırat Köprüsünde Siyaset
Ekonomide üretim zemininin sürekli daraldığı, borç zincirinin her an zayıf bir halkadan kırılma tehdidiyle yüzyüze olduğu bu süreçte, AB ve Ortadoğu’daki canalıcı gelişmeler karşısında Türkiye’nin yine bir dizi oldu bittiyle karşı karşıya kalacağı şimdiden anlaşılıyor.

Bu arada ABD ve İngiltere’nin Türkiye’nin “yanında” Almanya-Fransa cephesine karşı AB içinde kulis faaliyetlerini hızlandırdığı görülüyor. (Elbette bunun bedelinin önümüzdeki dönemde Ortadoğu ve özellikle Irak’ta ödeneceğini aklımızdan hiç çıkartmamamız gerekiyor. Geçen yıl yaşanan krizin bedellerinden birisi olan, Afganistan’ın iç güvenliğinin tüm yükünün Türkiye’nin üzerine yıkılmasının sonuçlarının geçtiğimiz günlerde “Barış Gücü” Komutanlığı’nın (ISAF) Türkiye’ye devredilmesiyle gündeme geldiğini ve Afganistan’da protesto gösterilerinin başladığını da hatırlamakta fayda var.)

Yaz boyunca özellikle Kıbrıs konusunda odaklanacak olan gerilim, AB düğümü açısından belirleyici olacak. Bunun yanısıra, ABD’nin Türkiye’nin AB’ye dahil edilmesi konusunda artan ısrarının etkisi gözüküyor. Özellikle, son ABD-Rusya yakınlaşmasının bu süreci tetiklediği anlaşılıyor. Zira, daha homojen bir AB projesi olan Almanya-Fransa cephesinin karşısında, ABD politikası uyarınca AB’yi daha gevşek bir birlik olarak tasarlayan İngiltere-İspanya-İtalya cephesine Türkiye hatta Rusya gibi aktörlerin de eklemlenmesi ve AB’nin rakip bir süper güç değil, sadece gevşek bir ekonomik birlik halinde devamını öngören Amerikan politikası daha inandırıcı bir muhtevaya büründü. Böylece, AB tarafından yutulma korkusuna kapılan Türkiye egemenleri giderek “pastadan kollektif bir şekilde pay almak” şeklinde sunulan yeni emperyalist stratejiye uygun davranmaya yöneliyor.

Seçim Gölgesinde Dans
Son MGK kararlarını da bu çerçevede yorumlamak gerekiyor. Bundan önceleri Ordu’nun daha çekinceli davrandığı ve Almanya-Fransa hegemonyası altına girmek olarak algıladığı AB projesinin giderek akla yatmaya başladığı anlaşılıyor. Ecevit ve Bahçeli’nin toplantıda varolmamasına rağmen, MGK’da adeta oldu bitti yapan Ordu kalan kısa zamanın heba edilmemesi üzerinde duruyor.

MHP’nin bu kritik manevraya uygun bir esneklik gösteremediği ortada. Bir taraftan tabanı karşısında sıkışan, buna rağmen, ekonomik krizin çökerttiği sınıfların öfkesini yansıtmayı hedefleyen MHP, yaklaşan seçim atmosferini de gözönünde tutarak idam ve anadilde eğitim konusunda pürüz çıkarttı. Ancak MHP’nin karşı çıkışının toptan bir muhalefete çekilme olmayıp, hem tabanını hem de egemenleri idare etmeye yönelik bir manevra olduğu kısa zamanda anlaşıldı. Ülkemizde devletle içiçe geçen Faşist Hareket’in, Avrupa’daki benzerleri gibi, popülist söylemlerle daha muhalif bir çizgi izlemesi olası değil. O nedenle, MHP egemen projeyi tümüyle baltalamadan, pazarlık payını arttırmaya ve kriz karşısında eriyen sınıfların, yoksullaşan halk kesimlerinin hoşnutsuzluğunu yansıtarak varolmaya çalışıyor. Fakat bu politikanın “ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranamaması” ihtimali yüksek.

MHP’nin çıkışının hemen ardından Genelkurmay’da açıklama yaparak, “Generallerin MGK’da fikir belirtmediklerini, ordunun bu konudaki tavrının önceden beri aynı olduğunu vurguladı. Böylelikle ikiyüzlü bir tutumla, Ordu her tür olasılığa karşı kendisini sağlama almaya yöneldi. Bu durum, yani ordunun açık açık tavır alamayıp, diğer siyasal aktörleri öne çıkartarak arkadan dolanma çabasının yetersiz kalma ihtimalini ortaya koymaktadır. Ayrıca Ecevit’in hastalığının, bu denli derin bir kriz atmosferinde öne çıkarak, net politikasıyla kitleleri etkilemeyi hedefleyen karizmatik lider eksikliğini iyiden iyiye açığa çıkarttığı ortada. Ordunun da ana yöneliminin ardında cesaretle duramadığı görülürse, sistemin mevcut konjonktürü atak ve inatçı bir egemen yönelim yerine, inisiyatif boşluğu duygusuyla biçimlendirdiği anlaşılmakta.

AKP ise, kendini rejime kabul ettirmeye yöneliyor. Sıkışan rejim karşısında, AB’yi kendini meşrulaştırma açısından değerlendiren AKP bu süreçte hayli mesafe katetti.

Kısacası içinden geçtiğimiz süreç, tüm siyasal kurumlar açısından hayli gergin geçecek bir dönemece doğru ilerlemekte. Devrimciler ise bu durumu bir olanağa çevirmeyi başarmalıdırlar.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur