Bir Baskı Modelinin Çıkmazları:Amerika Güvenlik Masalları – Loic W. Acquant

Gelişmiş toplumların bütünlüğünü tehdit eden ve ağır cezaları zorunlu kılan iki konu, “kentlerdeki şiddet olayları” ve “gençler arasında suç işleme” etrafında şekillenen ahlakçı bir panik dalgası tüm Avrupa’yı sardı. “Suç” yalnızca “sokak suçlarına”, yani popüler sınıfların kepazeliklerine indirgenirken sadece suça değin anlamıyla kullanılan “güvenlik” kavramının siyaset sahnesine çıkması da, görev başındaki yöneticilerin ya da yönetime gelmek isteyenlerin hep beraber devletin ekonomik ve toplumsal açıdan güçsüzlüğünü dile getirerek devletin harekete geçme kapasitesinde ısrar etmelerini sağlama işlevi görüyor.(1) Anayasa’da yer alan çalışma hakkının kitlesel işsizliğin sürekli bir hal almasıyla ve geçici işlerin artmasıyla hiçe sayılmasına bağlı olarak “güvenlik hakkı” göklere çıkarılıyor. Her gün daha fazla kişi yaşam güvencesinden yoksun kalıyor.

Büyük televizyon kanallarında saat 20.00’de yayınlanan ana haber bültenleri çeşitli adli vakaların kroniğine dönüştü. Aniden ortaya çıkan olaylar nedeniyle her yer tehdit altında. Şu kanalda pedofil bir öğretmen, başka bir yerde katledilmiş bir çocuk, bir diğerinde ateşe verilmiş bir otobüs. İzlenme oranının yüksek olduğu saatlerde yayınlanan “Sizin de Başınıza Gelebilir” gibi özel programların sayısı gün geçtikçe artıyor. TFl’de yayınlanan programın “Okullarda şiddet” başlığını taşıyan 13 Şubat’taki bölümünde, okuduğu ilkokulun avlusunda saldırıya uğrayarak hayatını kaybeden bir çocuğun öyküsü, tamamen abartılarak ancak izleyicinin gereksinimlerine uygun biçimde ele alındı. Sansasyonelliğin ahlakçılığa ağır bastığı haftalık dergiler de suçla ilgili “gerçek rakamlar”ı, “gizli olgular”ı ve “bomba gibi raporlar”ı ortaya koyan haberlerle dolup taşıyor. Bu dergiler, düzenli tehlikeli semtler”in ürkütücü haritalarını yayınlıyor ve okurlarına başlarına gelebilecek tehlikelere göğüs germeleri için vazgeçilmez “faydalı önerileri” bir bir sıralıyor.(2)

Sözde Bilimsellik

Her yerde yetkililerin uyuşukluğundan, adaletin beceriksizliğinden ve korku içindeki ya da bitkin düşen namuslu insanların öfkesinden şikayet ediliyor. Hükümet, baskıcı önlemlerini artırıyor. Öyle ki hükümetin en anlayışsız üyeleri bile bu önlemlerin ortadan kaldıracağı sorunları görmezden gelemez. Örnek verecek olursak, Fransa’daki her polis memuru çok pahalı olan çelik yeleklerden almak zorunda, ancak bu polislerin %97’sinin vücuduna tüm iş yaşamı boyunca bir kez bile kurşun isabet etmiyor ve Fransa’da görev başında öldürülen polislerin oranı son on yılda yarı yarıya düştü.
Tüm vatandaşlar için aynı şeyin yapılacağını, ancak daha hızlı, daha güçlü ve daha sağlam olarak yapılacağını vaat eden sağ muhalefet kimseye borçlu kalmıyor. Aşırı sol ve Yeşiller’in temsilcileri dışında, seçime katılan tüm adaylar “güvenlik” konusunu toplumsal eylem planlarında en başa yerleştirdiler. Ve hepsi de aynı ilkel ve cezalandırıcı çözümleri önerdiler: Polisin etkinliğini artırmak; “gençler”e (yani işçi ya da göçmen kökenli gençlere), “sabıkalılar”a ve “varoşlar”daki “suç yuvalarına” (beyaz yakalı ya da üç renk eşarplıların suçluluğu kolayca dışlanıyor) odaklanmak; adli işlemlerin hızlandınlması; cezaların ağırlaştırılması; ve hapsetmenin suç oranını bir hayli artırdığı birçok defa kanıtlanmış olsa da, tutukluluk halinin küçükleri de içine alacak şekilde uzatılması.

Son olarak, politikacılar, toplumsal düzenin kaba kuvvete başvurularak sağlanması için tüm araçların seferber edileceğini ilan ettiler. Avrupa’nın tüm büyük ülkelerinde en gerici sağ partiler ile hükümetteki sol partileri uzlaştıran “güvenlik”e ilişkin bu yeni siyasi söylem, asıl gücünü iki çağdaş simgesel gücün, bilim ve Amerika’nın empoze edilmesinden, hatta iki gücün kesişmesinden, yani Amerikan biliminin Amerikan gerçekliğine uyarlanmasından alıyor.

Nasıl ki ekonomideki neoliberal vizyon, bu alanda Nobel Ödülü’nün neredeyse tekelini elinde bulunduran ABD’nin ürettiği tutucu ekonomi bilimi tarafından kurulan dinamik denge modellerine dayanıyorsa, bugünkü güvenlik tartışmaları da bilgiçlik taslayan bir söylem olarak kendini gösteriyor. Bu ukala söylemde, en keskin “suç bilim kuramı”, safi verimlilik ve etkinlik elde etme düşüncesi tarafından yönlendirilen, dolayısıyla ideolojik olarak tarafsız ve sonuç olarak tartışılmaz olarak kabul edilen kesinlikle “rasyonel” bir politikaya hizmet ediyor. Bu politika da, pazara boyun eğme politikası gibi, doğrudan ABD’den geliyor. İnsanlığa yön veren bir topluma dönüşen Amerika Birleşik Devletleri, tarihsel özelliklerini tarihi aşan bir ideale ve her yerde gerçekliğini imajına dönüştürecek maddi ve simgesel araçlara sahip tarihteki tek toplum.(3) İşte bu nedenle, sağ ve sol cepheden Fransız politikacıların yanı sıra İngiliz, İtalyan, İspanyol ve Almanlar da sokak suçlarını yerle bir etmek için kararlılıklarını göstermek ve Amerikalıların uyguladığı kavramları ve aldıkları önlemleri öğrenmek için son yıllarda New York’a sık sık uğrar oldular.(4)

Amerika’da sırrı bilime ve crime control (suç denetimi) politikasına dayayan güvenliğe ilişkin tekil düşünce bir dizi “allame masallar” şeklinde kendini gösteriyor. Şimdi, bu masalların arkasında yatan dalaverelerini ve gizli nedenleri incelemeliyiz.

1. Bir zamanların “süper suçlu” Amerikası bugün huzura kavuştu ve Fransa ABD’yi suç oranında solladı: Birinci masala göre bugüne kadar astronomik suç oranları Amerika Birleşik Devletleri’ni kasıp kavuruyordu; ancak polis teşkilatındaki ve ceza sistemindeki yenilikler sayesinde, New York’ta olduğu gibi, suç denklemi “çözüldü”. O sıralarda, yaşlı Avrupa’daki toplumlar, aşırı hoşgörülü olduklarından, “kentlerdeki şiddet” girdabına kapılıp gideceklerdi. Alain Bauer Associates “emniyet danışmanlığı” firmasının yönetim kurulu başkanı, görünürde sosyalist bakanların danışmanı ve aynı zamanda Grand Orient de France mason locasının başkanı olan Alain Bauer, 2000 yılında ABD ve Fransa’da “suç grafiğindeki eğrilerin tarihi kesişmesi”ne dayanarak “Fransa’nın ABD’den suça daha yatkın” (5) olduğunu açıklıyordu.

Kurulu düzenin medyası aracılığıyla yayılan bu “açıklama”; güvensizlik konusunda her kafadan bir ses çıkabileceğini ve felaket tellallığı yapan her açıklamanın ciddiye alınabileceğini gösteriyor. Sonuçta, International Crime Victimization Survey (ICSV)(6) sayesinde on yıldır ABD’nin aslında tamamen sıradan bir suç oranına sahip olduğu biliniyor. ICSV, yetkililerin açıkladığı suç istatistiklerine değil, “kurbanlar”ın ifadelerine dayanıyor. Uzmanlara göre resmi istatistikler herhangi bir olayda suçludan çok, polisin etkinliğini daha iyi ölçüyor. Anlaşılır biçimde, ABD’de cinayetin dışında kalan suçların oranı, uzun zamandır diğer gelişmiş toplumlarla karşılaştırılıyor ve genel olarak daha düşük çıkıyor. 1995 yılında ABD, araba hırsızlığı ve adam yaralamada İngiltere’nin ardından ikinci, soygunda Kanada’dan sonra üçüncü, cinsel saldırılarda ise yedinci sırada yer alıyordu. ABD, basit hırsızlık olaylarında da Hollanda’nın yarısı kadar bir orana sahipti. Bununla birlikte, 1990’ların başında 100 bin kişiden 10’unun, bugün ise 100 bin kişiden 6’sının öldürüldüğü ABD’de cinayet oranı Fransa, Almanya ve İngiltere’dekinden altı kat daha fazla. ABD’de özellikle kenar semtlerde yoğunlaşan ateşli silahlarla adam öldürme suçu ayrı bir sorun. Bu suç tü
rünün yaygınlığı, bir yandan silah satışının serbest olması nedeniyle 200 milyon tabanca ve tüfeğin varlığına (4 milyon Amerikalı her gün üzerinde silah taşıyor), diğer yandan metropollerin yoksul mahallelerinde yasadışı sokak ekonomisinin kök salmasına bağlı.

Polisin Rolü Abartılıyor

Fransa’da ve daha genel olarak Avrupa’da şiddet içeren suç oranındaki düşüş, ölümle sonlanan ve şiddetle yönetilen ” Amerikan modeli” bu ülkelerdeki düşüşle karşılaştırılamaz bile. Fransa’da cinayet oranı son on yılda beşte bir oranında düştü. 1990’da 100 bin kişiden ortalama 4,5 kişi öldürülürken 2000 yılında bu rakam 3,6’ya geriledi. Kasten adam yaralamalar ciddi oranda artsa da ağırlıklı olarak işçi kökenli genç nüfusta yoğunlaşan ve genellikle çevreye zarar vermeyen bu şiddet türü, “herkesi her yerde” tehdit eden bir suç olmaktan bir hayli uzak. Meydana gelen olayların yarısında yetkililere yönelik “saldırılar” sözlü saldırıdan öteye geçmiyor ve 20 olaydan ancak birinde mağdur hastanelik oluyor ya da çalışamaz raporu alıyor.(7)
Tüm bunlardan sonra, ABD’nin bir zamanlar “süper suçlu” bir ülke olduğunu, “sıfır tolerans” politikasının devreye girmesiyle suçun azaldığını ve Fransa’nın “süper suçlu” duruma geldiğini ileri sürmek suça ilişkin tezlerden değil, ideolojik safsatadan kaynaklanıyor.

2. Başka yerlerde olduğu gibi New York’ta da suç oranını azaltan polistir: Tüm dünyada suçun cezalandırılması için kampanya yürüten merkez Manhattan Institute’un yayınladığı son raporlardan biri bu masalı abartarak doğruluyor: ABD’de suç istatistiklerindeki sürekli düşüş, New York’ta olduğu gibi, düzenin güçlerinin kendilerini çevreleyen ideolojik tabulardan ve adli zincirlerden kurtularak harekete geçmesinden kaynaklanıyor.(8) Ancak burada da olaylar tersini gösteriyor. Bu konuda yapılan tüm bilimsel araştırmalar, polisin, toplumdaki güvensizliğin cezalandırılması gerektiğini öne sürenlerin ona biçtiği itici ve temel rolü oynamadığını gösteriyor.

Bunun ilk kanıtı, New York’ta suç oranındaki düşüşün 1993 yılı sonunda, yani Giuliani’nin henüz belediye başkanlığı koltuğuna oturmasından önce başlamış olması ve Giuliani göreve geldikten sonra da aynı çizgide devam etmesi. Hatta ateşli silah kullanmadan adam öldürme oranı, 1979’dan beri düzenli olarak azalırken 1985-1990 yılları arasında crack (uyuşturucu) ticaretinin yaygınlaşması nedeniyle hızla artış gösteren silahlı cinayetler de 1990’dan bu yana geriledi. Bu düşüşe geçen eğrilerden hiçbiri Giuliani döneminde özel bir ilerleme sağlamadı.(9)

Emniyet teşkilatının suçun azalmasında sanıldığı gibi etkin bir rol oynamadığının ikinci kanıtı, “sıfır tolerans” olarak adlandırılan politikayı tatbik etmeyen kentlerde şiddet içeren suç oranının açıkça gerilemiş olması. Bu kentler arasında bu politikanın zıttı bir yaklaşımı tercih ederek aşırı derecede cezai baskılar yerine kent sakinleriyle saldırıları engelleyecek tarzda ilişkiler geliştirmeye çalışan kentler de yer alıyor. Örneğin, San Francisco’da suçlu gençleri eğitim, rehberlik, toplumsal ve medikal ıslah programlarına yönlendiren politikalar sayesinde tutukevine girenlerin sayısında yarıdan fazla düşüş oldu; 1995-1999 yılları arasında şiddet içeren suçlar %33 oranında geriledi. Oysa aynı dönemde New York’ta bu oran %26’da kalırken tutuklama oranı da üçte bir artış göstermişti. Üçüncü olarak, New York’ta 1984-1987 yılları arasında 1993’tekine benzer bir politikaların uygulanması suç unsuru taşıyan şiddet olaylarının artmasıyla sonuçlanmıştı. Yani, New York’un 1990’lı yıllarda benimsediği güvenlik stratejileri kentteki suç oranının düşüşünü gerektiği gibi açıklamaya yetmiyor.

Amerikan metropollerinde şiddete dayalı saldırı olaylarını ciddi ölçüde azaltan, polis ve yargıdan bağımsız altı etken bulunuyor. Öncelikle, önemi ve süresi bakımından şimdiye dek görülmemiş bir ekonomik büyüme bugüne kadar tembelliğe ya da “business” işlerine mahkum milyonlarca genç için iş umudu yarattı. Her ne kadar çoğunluğu geçici ve düşük ücretli işlerden oluşsa da kenar semt ve barrio’larda istihdam açıkça artış gösterdi. Sonra, şiddet olaylarına en yatkın 18-24 yaş arasındaki genç nüfus sayıca azaldı; bu durum da otomatik olarak sokak suçlarının gerilemesini sağladı. Ayrıca, yoksul mahallelerde kitlesel crack ticareti sabit bir yapıya kavuştu; tüketiciler marihuana, eroin ve metarnfetamin gibi uyuşturuculara yöneldiler. Bu uyuşturucuların ticareti satıcı ve alıcının biraraya geldiği kamusal mekanlardaki alışverişle değil, birbirini tanıyan şebekeler aracılığıyla gerçek1eşiyor.(1O)

Bu ekonomiye ve nüfusa bağlı üç nedenin dışında, 1975’ten sonra doğan gençler aldıkları eğitimin etkisiyle sert uyuşturuculardan ve onlara dayatıan yaşam tarzından uzaklaştılar. Kontrol altına alınamayan madde bağımlılığı, ağır hapis cezaları, şiddetli ve erken ölümler gibi ağabeylerini, kuzenlerini ve arkadaşlarını mahveden kötü yazgıyı reddettiler. Bunun yanı sıra; kiliseler, okullar, çeşitli dernekler, mahalle kulüpleri, çocukları sokak cinayetlerine kurban veren anneler sürgün bölgelerinde harekete geçtiler ve yapabildikleri her yerde gayriresmi olarak toplumsal denetimi sağladılar. Sivil toplumun başını çektiği duyarlılığı artınna ve şiddeti önleme kampanyalarıyla gençler sokaklarda asalaklık ekonomisinden uzaklaştı. ABD’de suç oranının düşüşüyle ilgili egemen söylemde işin bu boyutu tamamen göz ardı ediliyor. Son olarak, ABD’nin 1990’ların başında ilan ettiği suç oranı anormal derecede yüksekti ve bu altı etken bir araya geldiğine göre suç oranı her şekilde düşecekti. Bu altı etkenin bir araya gelmesi, ABD’deki şiddet içeren suçların gerilemesini açıklamaya yetiyor. Ancak, uzun süren ve ağır işleyen bilimsel çözümlemelerin karşısında politika ve medyanın zamanı daha kısıtlı ve daha hızlı akıyor. Giuliani’nin propaganda makinesi, suçbilim araştırmalarının olağan gecikmesinden faydalandı ve suç oranlarının düşmesini açıklarken polis baskısının ne kadar etkili olduğunu savunan söylemiyle bu boşluğu doldurdu. Bu, baştan çıkarıcı bir söylem; çünkü “sorumluluk” mecazı üzerine kurulmuş bu söylem, bugün hakim olan neoliberal ideolojinin teşvik ettiği bireyci ve faydacı bir temayla ses getiriyor. Ancak kabul edelim ki, gösteriş için de olsa New York’taki suç oranının düşmesinde emniyet birimlerinin önemli etkisi oldu. Bütün mesele emniyet teşkilatının bu sonuca nasıl ulaştığını anlamakta.

3. “Sıfır tolerans”ın ardında bürokrasinin yeni baştan örgütlenmesi yatıyor: Neoliberal think tank’lerin ve onların medyadaki ve siyasetteki temsilcilerinin tüm dünyaya yaydığı masala göre New York polisi, “sıfır tolerans” olarak adlandırılan ve kamusal alanda en ufak bir kanuna aykırı davranışı bile soluksuz takip etmeye dayanan özel bir politika uygulayarak suç canavarını yendi. Bu politikanın uygulanmaya başlandığı 1993 yılından bu yana, kentte dilencilik yapan ya da başıboş dolaşan, arabasının teybinin sesini fazla açan, kamusal mekanları kirleten ya da duvar resimleri yapan herkes otomatik olarak tutuklanıyor ve bir kez daha demir parmaklıkların ardına gideceği kabul ediliyor. “Emniyetteki basit kontroller sona erdi. Eğer sokakta işerseniz tutuklanırsınız. ” Kırık vitrinler” i (Bozuk düzenin dışardaki en küçük belirtisi) onarmaya ve onları yeniden kıracak olanları engellemeye karar verdik”. Bu stratejinin mimarı William Bratton’a göre “Amerika’ da işleyen” bu stra
teji, aynı şekilde “dünyamn her kenti”nde de işleyecektir.(11) New York polis teşkilatının “sıfır tolerans” sloganı tüm dünyaya yayıldı. Oysa bu, ardında birbirine rakip, fakat kamu düzeninin sağlanmasından bağımsız, dört alanda dönüşümün gizlendiği bir vitrin-kavram. New York emniyeti öncelikle bürokratik açıdan geniş biçimde yeniden yapılandı: Hizmetlerde yerinde yönetime geçildi, hiyerarşik gevşetildi, kadrolara taze kan geldi, ödüllendirme mekanizması benimsendi ve mahalle komiserleri elde ettikleri “rakamlar”a göre terfi ettirildiler. Sonra, emniyet teşkilatının imkanları on katma çıkarıldı. 1993 yılında 27 bin olan polis memuru sayısı on yıldan kısa bir sürede 41 bine yükseltildi. Polis bütçesi şiştikçe sosyal hizmetlere ayrılan bütçeden kesinti yapıldı. Emniyet teşkilatı yeni bilgisayar teknolojilerinin kullanımına da el attı. Suçun gelişimini birebir izlemeye olanak veren Compstat (computer statistics ç,n.) sistemi sayesinde polis memurları elde edilen istatistiki verilere göre sorunlu bölgelere yönlendiriliyordu. Son olarak, emniyet teşkilatı tüm birimlerindeki işlemleri “işletme mühendisliği” mantığıyla danışmanlık bürosu şemasına göre düzenledi ve silah taşıma, uyuşturucu ticareti, sözlü saldırı, trafik kurallarını çiğneme gibi yasa ihlallerini hedef alan projeleri uygulamaya koydu.

Hırsızlığın Küçüğü Olmaz

Kısacası; zabıt tutmak için bile mağdurların emniyete gelip şikayette bulunmalarını bekleyen zayıf, edilgen, kokuşmuş bir bürokrasi; durmaksızın çalışan, çok sayıda insani ve maddi imkana sahip ve saldırgan bir tutum sergileyen gerçek bir “güvenlik şirketi”ne dönüştü. Eğer bu bürokratik dönüşümün suç oranı üzerinde önemli bir etkisi olsa da -henüz kimse bunu ispatlayamadı- bu etki yine de polisin benimsediği taktiğe bağlı değildir.
4. “Kırık vitrin”den “tedhiş politikası”na. Amerika’dan dünyaya yayılan son güvenlik masalı, New York polisinin başarısının anahtarı olarak kabul edilen “sıfır tolerans” politikasının bilimsel olarak doğrulanmış bir suçbilim kuramına, ünlü “kırık vitrin kuramı”na dayandığı düşüncesidir. Bu kurama göre toplumsal mekanlarda meydana gelen en küçük şiddet olaylarının bile hemen ve sert biçimde bastırılması, sağlıklı bir düzen sağlayarak daha büyük saldırıların patlak vermesini engeller; küçük hırsızlıkların başını uçurmak muhtemel büyük hırsızların da oluşmasını önlemek demektir. Oysa, bu sözde kuramın en ufak bir bilimsel tarafı yok; çünkü bundan 20 yıl önce aşırı muhafazakar politolog James Q. Wilson ve arkadaşı George Kelling tarafından dokuz sayfalık bir metinde formüle edilen “kırık vitrin” kuramı, yetkin araştırmacılar tarafından değerlendirilen bir suçbilim dergisinde değil, yüksek tirajlı haftalık bir kültür dergisinde yayımlanmıştı. Ve bu kuram, o zamandan beri, en ufak bir kanıt dahi elde edemedi. Bu kuramı savunanlar, politolog Wesley Skogan’ın 1990 yılında yayımlanan ve Amerika’nın altı metropolündeki 40 mahallede sosyal parçalanmanın nedenlerini ve çarelerini araştıran Di sorder and Decline adlı kitabına durmadan gönderme yapıyorlar. Ancak bu kitap, kentteki suç oranının başlıca belirleyicisi olarak “kargaşa” ortamını değil, yoksulluğu ve ırk ayrımını gösteriyor. Bunun dışında, kitapta yer alan istatistiki sonuçlar, ardarda hata yapılması ve eksik veriler nedeniyle geçersiz sayılıyor. Sonunda kitabını yazan da “kırık vitrin” kuramını basit bir “metafor” olarak değerlendiriyor.(l2)

Daha da tuhaf olan, New Yorklu yoksulların polis tarafından sürekli hırpalanmasının herhangi bir suçbilim kuramıyla uzaktan yakından ilgisinin bulunmaması. Ünlü “kırık vitrin”, New Yorklu yetkililer tarafından sonradan keşfedilmiş ve başvurulmuş bir kuram değil. Akılcı süsü verilen ancak özünde ayrımcı olan popülist önlemlerle çoğunluğu beyaz ve burjuvalardan oluşan seçmen kitlesinin gözünü boyamak ve eski güvenlik reçetelerine yeni bir görünüm kazandırmak için bu kurama başvuruldu. Bu politikayı sokağa taşımadan önce metroda başlatan ve Giuliani tarafından “suçla mücadele dahisi” olarak nitelendirilen Jack Maple, 1999 yılında yayımlanan Crime Fighter adlı özyaşam öyküsünde dobra dobra konuşuyor: “Kırık vitrin kuramı” bizimc’tedhiş politikası’ olarak adlandırdığımız şeyin bir devamından ibaret (Breaking Balls Theory). Sıradan bir polis aklına dayanan bu kurama göre eğer polisler herkesçe tanınan bir suçlunun peşini hiç bırakmazlarsa suçlu en sonunda kaçmaktan bıkacak ve başka bir yerde suç işlemek üzere mahalleyi terk edecektir.

Giuliani’nin güvenlik politikasının ustabaşısı, “kargaşadan kaynaklanan hafif suçlar ile ağır ceza unsuru içeren saldırılar arasında mistik bir bağ bulunduğuna” inananlarla açıkça alay ediyor. Polisin hafif suçlarla mücadele ederek şiddet içeren suç oranını düşürebileceği düşüncesi ona hastalıklı bir düşünce olarak geliyor ve kendi mesleki deneyimlerinden yola çıkarak bir sürü örnek veriyor. Jack Maple, böylesi bir güvenlik taktiğini benimseyen belediye başkanını “kanserli bir hastaya gençlik aşısı yapan” bir doktora ya da “köpekbalığından çok, yunus avlayan” bir sualtı avcısına benzetiyor.

Kuşkusuz Jack Maple, Fransız İçişleri Bakanlığı’nın “araştırma” birimi olan İç Güvenlik Yüksek İncelemeler Enstitüsü’nde (IHESI) görevli Fransız “uzmanlar” tarafından kaleme alınan “31 numaralı Dosya”yı okusaydı hayretler içinde kalırdı. Fransa’da “yerel güvenlik sözleşmeleri”nin yerleşmesinde belediye başkanlarına yol gösteren bu dosyada şu sözler yer alıyor: “Amerika’ da yapılan araştırmalar gösteriyor ki hafif suçların hızla çoğalması, suçun genel olarak artışının bir ön göstergesidir sadece. İlk sapkın davranışlar, en alt düzeyde olsa da, genelleştikçe ve bir mahallede iz bıraktıkça diğer suçları üzerine çeker; bu da gündelik yaşamda toplumsal barışın sona erdiğine işaret etmektedir. Çöküş dönemi başlar, şiddet yerleşik hale gelir ve şiddetle beraber saldırı, soygun, uyuşturucu ticareti gibi tüm suç biçimleri ortaya çıkar (cf J.Wilson ve T.Kelling, “kırık vitrin kuramı”). New York polis şefi, bu araştırmaların sonucuna dayanarak kentte suçun büyük ölçüde azalmasındaki etkenlerden biri olarak gözüken kalabalıkları kışkırtanlara karşı “sıfır tolerans” denilen bir mücadele stratejisini uygulamaya koydu”.(13) Atlantik Okyanusu’nu aşarak gelen bu azgın karacahillik karşısında şüphe duygusunu güçlükle bastırıyor insan. çünkü, New York polisinin yoksulları hırpalama taktiği, aslında polislerin sağduyusuna dayanan kendi “kuramları”nın kabul edilip uygulanmasından başka bir şey değil. Ve, bu sağduyu pek bir anlam taşımıyor. En iyi iki Amerikalı uzman tarafından polisin suçla mücadeledeki etkinliğini test etmek üzere yapılan tutarlı bir bilimsel çalışma, ne mücadeleye giren polis sayısının, ne örgüt içindeki ve düzenin güçlerindeki kültürel değişikliğin (toplum polisinin devreye girmesi gibi) ne de sokakta uyuşturucu satanlara yönelik prograrnların dışında suça eğilimi yüksek grupların ve yerlerin hedef alınmasının tek başına, kanun ihlallerinin gelişiminde bir etkisinin olmadığını gösterdi. Ve son bir kara mizah örneği de kimi yazarların “Compstat” aygıtını ve “sıfır tolerans” politikasını, Amerika’daki “şiddet içeren suçluluğun gerilemesini açıklamak için makul olmadığını” belirtmeleri.(l4)

Atlantik ötesinden gelen bu allame masal, tıpkı iç içe geçen Matruşka bebekler gibi, birbirinin içine geçerek sapına kadar ayrımcı bir “sınıfs
al temizlik” politikasının benimsenmesini doğrulamaya yarayan bir dizi tasımsal görünüme kavuşuyor. Sonuçta, bu politika kuraldışı davranış ile kanundışı davranışı aynı kefeye koyuyor ve önceden şüphe edilen mahalleleri ve sakinlerini hedef alıyor. Diğer ülkeler sağlam bir suçbilim kuramına dayanan (“kırık vitrin”) “sıfır tolerans” politikası sayesinde suç “canavarıyla” boğuşurken Amerikan toplumunun polisin mücadelesi sayesinde huzura kavuştuğu eğer doğruysa, akla dayandığı ileri sürülen güvenlik aygıtlarını kullanmak üzere bu kavramları ithal etmek için neden can atmayalım? Amerikan yapımı bu yeni güvenlik aygıtının dört anahtar kavramı, gerçekte bilimsel geçerlilikten yoksunlar ve bu kavramların uygulamada etkili olması gerçek yaşamda temeli olmayan kolektif bir inanıştan kaynaklanıyor. Birbirine eklenen bu kavramlar, güvenlik birimlerinin etkinliğini sahtekarca teminat altına alarak devletin toplumsal ve ekonomik yükümlülüklerinden kurtulması için toplumdaki güvensizlik ortamını cezai kanunlarla düzenlenmesini öngören entelektüel bir kandırmacaya hizmet ediyor.

——————————————————————————–
Dipnot
(1) Loic Wacquant, Les Prisons de la misere, Raisons d’ Agir, Paris, 1999.

(2) Annie Collovald’ın Violence et delinquance dans la presse: politisationd’ un malaise social et technicisation de son traitement, Editions de la DIV , Paris, 2000 kitabını ve Gilles Sainati ve Laurent Bonelli yönetimindeki La Machine a punir, Dagomo, Paris, 2001 kitabında yer alan Serge Halirni’nin “L ‘insecurite des media” başlık1ı makalesini okuyunuz.

(3) Actes de la recherche en sciences sociales dergisinin “L’exception arnericaine” konusuna ayrılmış Haziran ve Eylül 2001 tarihli 138. ve 139. sayılarını ve Maniere de voir’ın “L’ Anlerique dans les tetes” başlıklı 53. sayısını okuyunuz.

(4) “Ce vent punitif qui vient d’ Amerique” başlıklı makaleyi okuyunuz, Le Monde Diplomatique, Nisan 1999. (5) Le Figaro, 18 Haziran 2001. France Inter tarafından yapılan “Çalışma”. “Le Far West de Raio France”, Le Monde Diplomatique, Ağustos 2001. Pierre Rimbet’nin “Envallissants experts de la tolerance zero” başlıklı makalesini okuyunuz, Le Monde Diplomatique, Şubat 2001.

(6) International Crime Victirnization Survey , belli başlı ileri ülkelerde suçun sapma oranlarını karşılaştıran Hollanda Adalet Bakanlığı’nın himayesinde 1989’dan beri her dört yılda bir hanelere giderek gerçekleştirilen anket formudur.

(7) Laurent Mucchielli, Violences et insecurites. Fantasmes et realites dans le debat français, La Decouverte, Paris, 2001, s. 67.

(8) George L. Kelling ve Williarn H. Souza, Does Police Matter? An Analysis of the Impact of NYC’c Police Reforms, New York, Manhattan Institute, Civic Report, no. 22, Aralık 2001.

(9) Jeffrey Fagan, Franklin Zinlring ve June Kim, “Declining Homicide in New York City: A Tale of Two Trends”, Journal of Criminal Law and Criminology , 88-4, Yaz 1998, s. 1277-1327

(10) Doğu Harlem’de uyuşturucu ticaretinin günlük işleyişiyle ilgili olarak Philippe Bourgois’nın En quete de respect. Le commerce du crack a New York kitabını okuyunuz, Editions du Seuil, Paris, 2001.

(11) William W. Bratton ile Peter Knobler, Tumaround: How America’s Top Cop Reserved the Crime Epidemic, New York, Random House, 1998, s. 229 ve 309.

(12) Loic Wacquant, “Desordre dans la ville”, Actes de la recherche en sciences sociales, 99, Eylül 1993 ve Bemard E. Harcourt, “A Critique of the Social Influence Conception of Deterrence, the Broken Windows Theory and Order-Maintenace Policing New York Style”, Michigan Law Review, 97-2, Kasım 1998, s. 291-389.

(13) İç Güvenlik Yüksek Çalışmalar Enstitüsü, Guide pratique pour les contrats locaux de securite La documentation française, Paris, 1997, s.133-134.

(14) John E. Eck ve Edward R. Maguire, “Have Changes in Policing Reduced Violent Crime?”, in Blumstein, The Crime Drop in America.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur