Fransa, titre ve kendine gel – Alaine Tourraine

5 Mayıs Pazar günü bir taraftan Jacques Chirac, diğer taraftan Sosyalist Parti zafer çığlıkları atmakta haklıydı. Faşizm ailesinden ve Fransa’nın otoriter geleneğinden gelen Le Pen’in geri püskürtülmesi her şeyden önce demokrasinin başkaldırısıydı. Bununla birlikte pes etmeyen Le Pen, genel seçimler sırasında mecliste önemli bir yer elde etmeye çalışacak. Ama iktidara gelme umudundan vazgeçmesi gerekecek.

Son günlerde yaşanan olayları nasıl açıklamalı? Yüzeysel görünse bile önce teknik bir açıklamanın yapılması gerekiyor. Koalisyon hükümeti, seçmenleri sol ile sağın bir arada ülkeyi yönetecebilecekleri konusunda ikna etti. Öte yandan hiç kimsenin Chirac ve Jospin’in birinci turda galip geleceği konusunda şüphe etmemesi, birçok seçmenin oy kullanma zahmetine bile girmemesine, hatta ikinci tura katılma şansı olmayan adaylara oy verilmesine neden oldu. Burada sadece seçmenlerin sorumsuzluğundan bahsetmek yanlış olur. Bununla birlikte, 90’lı yılların başından beri solda ve sağda uluslararası kapitalizmin etkisiyle Fransa’da ‘tek bir ideoloji’nin hâkim olduğu düşüncesi vardı. Hatta bazı seçmenlerin, hatta öğretmenlerin, Le Pen’in ortağı haline gelen Arlette Laguiller’ye oy verdiğine tanık olduk.

Ama burada Fransız toplumunun temel zayıflıklarından söz etmekte yarar var. Analiz yapmadan ne 21 Nisan deliliği, ne de 5 Mayıs sürprizinin nedenleri anlaşılabilir. Fransız siyasi sisteminin en zayıf noktalarından birisi, farklı sosyal grupların isteklerine karşılık verebilme kapasitesinde yatıyor. Aşırı sağ Fransa’da olduğu kadar ABD’de de güçlü ve tehlikeli. Ama daha az özerk ve Cumhuriyetçi Parti’nin merkezine kadar içeri sokularak, Başkan’ın kendisine bile rahatlıkla ulaşabiliyor. Fransa’da bazen reddedilen, bazen kendisine tapılan devlet, her şeyden önce kendi çıkarlarını koruyor. Birçoğumuz bu devletin hem çok güçlü hem de çok güçsüz olduğunu düşünüyoruz. Fransızlar için ‘toplum’ nosyonu hayli karmaşık. Devleti hem keyfi olarak, hem de kendileri için sosyal yaşamda önemli gördükleri prensipleri koruyan etkili bir güç odağı olarak değerlendiriyorlar, hem de sadece farklılık, çatışma ve yolsuzlukları görebiliyorlar. Çünkü, toplum ve ulus birbiriyle eş değerli kavramlar olarak yorumlanıyor. Devletin reddi ve aynı zamanda devlete başvuru, ulusal kimliğin savunulmasına dönüşüyor. Birçok Fransız aynı nedenlerle bir taraftan Avrupa’ya şüpheyle yaklaşırken, diğer taraftan ekonomi ulusal sınırları aştıkça, Fransa’nın başta Amerikalı olmak üzere dünyanın büyük firmalarına karşı kendisini savunabileceği görüşünü geliştiriyor. Eğer bu yaklaşımı biraz analiz edersek, o zaman bu duyguların ardında kimliğini savunma telaşı, güvensizliği, ırkçılığı, Arap düşmanlığının ve Yahudi karşıtlığının filizlenmesine neden olan yabancıdan korkmanın yattığını görebiliriz.

Devlet ve toplumun karşılıklı olarak yaşadığı bu düşmanlık yaşamın bütün alanlarını kapsıyor. Almanya veya İngiltere’de olduğu gibi kolektif tartışma platformlarında uzlaşma kararlarının alınması hiçbir zaman Fransa’da önemli bir rol oynamadı.

Genel seçimler için yapılması gereken, devlet ile toplumun birlikteliğini sağlayabilmek. Fransa’nın bu konuda büyük bir yol aldığı kesin ancak Avrupa ülkelerine çok daha fazla yakınlaşılabilir. Herkes iyi niyet gösterirse, o zaman gerçekten istenilen sonuca ulaşılabilinir.

Artık önümüzde duran genel seçimler, her kesimin toplumun yeniden yapılanma kapasitesi konusunda nereye kadar gideceğini ortaya koyacak. Sol, bir kez daha orta sınıfta biraz uçta kalanları bir kenara iterek içine kapanma riskini taşıyor. Cumhurbaşkanı Chirac ise milliyetçilerin ve Avrupa’ya şüpheyle yaklaşanların güçlenmesine neden olabilir. Şu bir gerçek ki, genel seçimlerin sonuçlarına göre daha doğru siyasi tercihler yapılabilir. Genel seçimlerde Le Pen’e karşı kimin galip geleceği konusunda çok fazla bir beklentimiz yok. Jacques Chirac’ın son zaferi ve ardından yaptığı ilk açıklamaları, onu diğerlerinden çok daha avantajlı kılıyor. Öte yandan, solun son iki hafta içerisinde hareket kabiliyetini yeniden kazanması, solun da kazanabileceğine yönelik bir umut veriyor. Bununla birlikte, bugün Le Pen’in ekarte edilmesinden daha da ileri gidilerek, Fransız siyasi sisteminin yeniden yapılanması gereğine ilişkin bilinçli olmanın yolları aranmalı.

Artık hem sol hem de sağın, devletin toplum üzerindeki hâkimiyet kurmasını artıracak milliyetçi popülizm yapmaktan vazgeçmelerinin zamanı gelmiştir. Eğer seçimleri sağ kazanırsa, aşırı sağcı partilere yaklaşmaya çalışanların hükümet içerisinde yeri olmamalı. Sol için de aynı şeyler geçerli. Jospin yanlısı bir grup azınlığın, birinci tur seçimler sırasında oy kulllanmamaları, Le Pen’i başarıya götürdü. Ama Sosyalistlerin sağa kaymalarının kendilerine oy kaybettirdiği söyleniyor. Jospin’in seçim kampanyasının sonlarına doğru benimsemeye başladığı gibi, solun biraz da sola doğru kayması gerekiyor. Ancak solun, programıyla devletin üstünlüğünü kabul ettiği anlamı çıkartılmamalı. Avrupa’yı ve dünyayı reddederek sosyal güçlerin gücünü artıracağı mı sanılıyor? Tam tersine bu durum, devlerin toplum üzerindeki egemenliğini artırır. İşçi sınıfının sesine kulak verilmeli, ancak Maastricht karşıtı millityetçi görüşlerin, hatta aşırı sol popülist Arlette Laguiller’nin görüşleri dikkate alınmamalı.

Solun kendine çeki düzen verebilmesi halinde, iktadara gelmemesi için hiçbir neden yok. Ama Le Pen’e karşı elde edilen zaferin ertesinde bırakın da iyimserliğimizi yitirmeyelim: Chirac, sosyal entegrasyonu sağlayıcı ve hoşgörülü bir siyaset izleyecek, Sosyalist Parti ise, günümüzn ekonomisi ve tekniklerini kullanarak gerçek bir sol siyaset izlenebileceğini gösterecek. Genç neslin dürtmesiyle geçirdiğimiz uyanış süreci, Sosyalist Parti’nin ekonominin modernizasyonu ve eşitsizliğe karşı mücadele konusunda yolunu bulma şansını artırıyor.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur