11 Eylül Sonrası İç Siyaset

ABD’deki 11 Eylül eyleminin ardından hükümet tarafından verilen tam destek açıklamaları, süreç içerisinde bazı generallerin açıklamalarıyle ve MGK sonuç bildirgesiyle yerini daha temkinli açıklamalara bıraktı. İsmail Cem’in ‘maceraya atılmayız’ açıklamasının ardından ABD’ye giderek lojistik ve hava sahası desteğini açıklaması ile MGK’dan çıkan asker göndermeme kararı ve NATO’nun 5.maddeyi gözden geçirmesi ve yeniden onay alması önerisi eş zamanlı olarak gerçekleşen gelişmelerdi. Ülke egemenlerinin 11 Eylül’ün hemen ardından net bir tavır belirlememesi ve ‘bekle gör -denge- politikası’, ABD ve dünyadaki gidişatın belirmeye başlamasıyla şekillenmeye başladı. Dünyada eylemin sıcaklığıyla üretilen savaş senaryoları yerini yavaş yavaş temkinli açıklamalara bıraktı. ABD’nin artık açıktan bir savaş yerine, özel birliklerle düşük yoğunluklu nokta operasyonlar yaparak ve ülke içindeki muhalif gruplarla işbirliği eşgüdüm içerisinde amacına ulaşmaya çalışacağı görünüyor. Afganistan’a yönelik bir yıpratma, çökertme ve siyasal yapısını emperyalist politikalara uyum gösterebilecek bir laik cumhuriyet şeklinde reorganize edeceğinin ve bu arada Ortadoğu’da da durum değişikliği yaratacak hamlelere yöneleceğinin ipuçları ortaya çıkmaya başladı.

11 Eylül’den bugüne dek iç politika aktörlerinin, uluslararası gelişmeleri izleyerek kendilerine bir konum belirleme bekleyişiyle geçilmişti. Uluslararası durumun belirginleşmeye başlamasıyla birlikte iç siyaset de yeniden hareketlenmeye başladı. 11 Eylül miladının ardından Mesut Yılmaz tarafından gündeme getirilen ‘ulusal güvenlik tartışmaları’nın geçerliliği şimdilik kalmamıştır ve bu anlamda AB’ci ‘demokrasi’ vurgulu eğilimler bir geri çekilme yaşayacaktır. Ordu ve MGK, adı geçen tartışmadaki görece itibar kaybını bu yeni durumla atlatarak, yeni dönemin ve ‘savaş hali’nin gereği olarak daha da yükselen bir inisiyatif odağı haline gelmektedir. Bu süreç AB’ci eğilimler açısından ise bir ricat dönemi anlamına gelmektedir. Bu ricat evresinin ise, AB ile kalıcı bir uzaklaşmaya neden olacağını bugünden söylemek yanlış olacaktır. Zira sermaye çevrelerinde ve toplumsal anlamda AB zemini bu topraklarda köklü dinamiklere sahiptir. Bu nedenle AB’ci eğilimlerin geri çekilmesinden, ülke egemenlerinin uzun vadeli olarak, kolay bir biçimde, topyekün ABD’nin güdümüne gireceği gibi bir sonuç çıkarılmamalıdır.

Egemenlerin, savaş durumunun belirginleşmesiyle bölgedeki konumunu kullanarak, -hatta gerekirse özel birliklerini destek olarak vererek- ABD’den ekonomik ve siyasal olarak bazı getiriler sağlamaya çalışması (yeni krediler alınması, borç ödemelerinin ertelenmesi gibi) genel yönelim olarak dikkati çekiyor. Bu arada hükümetin ülkedeki tüm iç sarsıntılarına rağmen, bir ABD yetkilisi tarafından tek olumlu seçenek olarak onaylanması, ABD’nin de Türkiye’de kısa vadede bir belirsizlik ortamı istemediği gibi, bazı kısa vadeli beklentileri olduğunu da ortaya çıkarıyor. Bugünkü durumda kısa vade açısından, tüm krizli yapısına rağmen, ABD’nin de tercihinin mevcut hükümetin korunmasından yana olduğu görünüyor. MGK’nın sonuç bildirisini de bu anlamda sıkışık durumdaki bir ülkenin yönetenlerinin sırat köprüsü üzerinde bir denge politikasının yansıması olarak okumak gerekiyor. Ancak burada Türkiye egemenlerinin seçeneklerinin (özellikle ekonomik kriz nedeniyle) giderek sınırlandığı ve kısa vadede ABD’nin kucağına daha çok oturmak zorunda kalacakları bir durumun oluşma ihtmali güçlenmektedir. 11 Eylül’ün ardından ABD’nin tutumunu İngiltere ve İsrail’le birlikte koşulsuz destekleyen üçüncü ülke olan Türkiye’nin,ABD tarafından (eski plana uygun olarak) hala AB içerisindeki bir truva atı rolüne soyundurulmasının hedeflendiğini söyleyebiliriz. ABD kongre üyeleri heyetinin Türkiye’ye gelerek övgüler yağdırması, hatta BOTAŞ’a verilen 173 milyon dolarlık Körfez Savaşı tazminatının dahi ABD’li heyetçe az bulunması, ABD’nin Türkiye ile flörtünün gerilim-yakınlaşma sarmalında adım adım ABD lehine ilerleyeceğini gösteriyor.

11 Eylül sonrası durum ilk meyvelerini anayasa değişikliği ve Kürt sorunu konusunda gösterdi. Anayasada yapılması düşünülen nispeten kapsamlı değişiklikler bir kaç küçük iyileştirmeyle sınırlı kaldı. Kürtçe yasağının kaldırılması ise, içerdiği muğlak ifadeyle ilgili çevrelerin beklentilerini karşılamadı.

Egemenlerin yeniden şekillenen uluslararası siyasal arenada, TC politikalarında Kürt sorununa ilişkin ciddi değişimlerin gündeme gelmesi beklenmelidir. Bu noktada, Irak’taki gelişmelere paralel olarak, Türkiye içindeki örgütlü, ulusalcı Kürt dinamiklerinin tüm kalıntılarıyla birlikte temizlenmesinin hedeflenmesi sürpriz olmayacaktır. Ancak bu yapılırken bir manevra olarak ‘Batı’ tarafından baskı altında tutulduğu kültürel haklar konusunda bazı adımlar atarak nefes almak amaçlanmaktadır. Anayasa tartışmalarında bu konunun asgari bir manevrayla geçiştirilmesi bunun bir göstergesidir.

Parlamenter zeminde peşpeşe yaşanan istifalar ve deklarasyon girişimleri, ne kadar arkadan desteklenirse desteklensin, hükümetin ve parlamentonun giderek artan bir dökülme süreci yaşadığının ve yaşanacağının kaçınılmazlığını ortaya koymaktadır. Bu gelişmelerin hemen ardından TÜSİAD’ın da seçim çağrısını açıktan dile getirmesi ise krizin daha da boyutlanacağına işaret sayılmalıdır. Ulusal güvenlik tartışmasının kısa vadede ters tepmesiyle ANAP’ın istifalarla artan yıpranma süreci sağdaki büyük boşluğu giderek genişletmektedir. Tayyip Erdoğan’ın kaset soruşturması ise koparılan gürültüye rağmen beklendiği gibi takipsizlikle sonuçlandı. Ancak Albayraklar soruşturmasıyla başka bir kıskaç harekatı bu parti için hala yürürlükte. ABD’deki büyük eylemin ardından İslamcı akım ve oluşumların hedef tahtasına yerleştirilmesi düşünüldüğünde, ülkede de SP ve AKP’nin iyice törpülenerek siyasi arenanın kıyısına ittirilmeye çalışılması hedeflenen bir durumdur. MHP’nin de IMF ile ilişkilerdeki sıkıntılı hali sağda varolan boşluğun mevcut partiler tarafından doldurulamayacağını ve yeni gelişmelerin yaratacağı ihtiyaçlar çerçevesinde bir dizi yeni gelişmenin yaşanmasını kaçınılmaz kılmaktadır.

Solda da İnönü’nün oluşumu dahil olmak üzere, merkezden sapma eğilimi yüksek olan uçlar törpülenerek, yeni bir merkez sol siyasetinin gündeme getirilmesi beklenmelidir.

Tüm işaretler sonbahar aylarının hareketli geçeceğini gösteriyor.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur