|
SERMAYENİN YENİDEN YAPILANMASI VE SOSYAL DEVLETİN TASFİYESİ
Kapitalizmin 1929 bunalımı sonrası girdiği krizden çıkış ve yeniden yapılanma süreci, sistemin doğası gereği her çözümün bir sonraki krizin nedeni haline gelmesinden dolayı, 1970'li yılların başlarında tıkandı. Devlete kapitalist sistemin güçlenmesinde etkin rol biçen bu model, işçi sınıfının mücadelesinin birikimleri ve özellikle 2.Dünya Savaşı'nda işçi sınıfı örgütlerinin faşizme karşı mücadeleden güçlenerek çıkmasının politik sonuçlarıyla da birleşince, bugün Avrupa Demokrasisi veya Sosyal Devlet denilen bir olgu ortaya çıktı. 25 yıla yakın bir zaman tarihinin en huzurlu dönemini geçiren ve sürekli büyüyen kapitalizm, 1970'li yılların başında yeniden krize girdi. Burjuva ideologlar krizin nedenini devletin ekonomide ve sosyal hayatta çok fazla yer almasına bağladılar. Onlara göre devlet bütün temel alanları işgal etmiş, sermayeye hareket edecek alan bırakmamıştı. Neo-liberalizm bu tartışmalardan türedi ve işçi sınıfına yeni bir saldırı dalgası olarak kullanıldı.
Özelleştirmeler ve toplumun sosyal haklarının kısıtlanması yoluyla devletin etkin olduğu alanlar sermaye sınıfının kar alanları haline getirilirken, o zamana kadar dokunulamaz denilen "eğitim ve sağlık" gibi temel haklar devletin asli görevleri olmaktan çıkartılmaya başlandı. O dönemde "sosyalist" bir sistemin varlığından dolayı yeterince güçlü uygulanamayan bu politikalar 1980'lerden sonra bütün şiddetiyle gerçekleştirilmeye başlandı. İdeolojik ve politik olarak alt üst oluş sürecindeki işçi sınıfı ve örgütleri bu sermaye saldırısı karşısında ciddi bir tutum alamadılar. Yaklaşık 20 yıldır bütün azgınlığıyla süren "vahşi kapitalist" saldırı süreci bütün dünyada işçi sınıfını örgütsüzleştirmekte ve yoksullaştırmaktadır. Devleti sadece sermaye düzenin korunmasıyla ilgili işlerden sorumlu gören neo-liberal saldırı hayatın bütün alanlarının sermayenin birikim süreçlerine dahil edilmesini zorluyor.
GATS (The General Agreement on Trade in Services-Hizmet Ticareti Genel Anlaşması) çerçevesinde yürütülen bu ticarileştirme operasyonu 1995 yılından bu yana Dünya Ticaret Örgütü bünyesinde sürdürülmektedir. Bu operasyonu Dünya Bankası ve IMF gibi kuruluşlar da ülke yönetimleriyle kurdukları ilişkilerde kredi karşılığı yapılması zorunlu işler olarak dayatmaktadır. eliyle ülke yönetimlerine dayatılmaktadır. Dünya çapındaki büyük sermaye güçlerinin yönlendiriciliğinde gelişen GATS görüşmelerinde, bir kamu hizmeti olarak görülen ve sosyal devletin yükümlülüklerinden olan 11 temel hizmet kategorisinin piyasa ilişkilerine devredilmesi kararlaştırılmıştır. Bunlar:
-Telekom, Posta Hizmetleri, Görsel ve İşitsel İletişim Hizmetleri ,
-İnşaat ve Bağlantılı Mühendislik Hizmetleri
-Eğitim
-Enerji, Su iletim sistemleri ve Atık Su İşleme
-Tüm çevresel hizmetleri
-Finansal, Mali ve Bankacılık Hizmetleri
-Sosyal Hizmetleri de kapsayacak şekilde Sağlık ve Bağlantılı Hizmetler
-Turizm, Seyahat ve bu iki sektörle bağlantılı tüm hizmet ve ürünlerin üretimi
-Kültürel ve Sportif Hizmetler
-Kara, Hava, Deniz ve tüm diğer ulaşım hizmetleri
-Ve diğer Hizmet alanları
TÜRKİYE'DE YAŞANAN SÜREÇ
Türkiye 12 Eylül darbesiyle beraber uluslar arası kapitalist sistemin yeni yönelimine dahil olmaya çalıştı. Özelleştirmelerle devletin elindeki kaynak sermaye sınıfına peşkeş çekildi. Bu işletmelerde çalışan emekçiler hem örgütsüzleştirildi hem de kısmen işsizleştirildi kısmen düşük ücret ve kötü koşullarda çalışmaya mecbur edildi. "Devlet don diker mi?" başlatılan ideolojik saldırı Sümerbank'tan enerji santrallerine kadar on yıllardır yaratılan kaynakların heba edilmesiyle sonuçlandı.
Halkın hayatla güvenli bir ilişki kurmasının yegane bağlarından biri olan "sosyal güvenlik hakkı" 1999 yılında çıkartılan bir yasayla güvence olmaktan çıkartıldı. Emeklilik süresi yükseltilerek iş güvencesinden yoksun çalışmaya mahkum edilen kitlelerin emeklilik hakkı neredeyse ellerinden alındı. SSK hizmetlerinde sağlık ve sigorta işleri birbirinden ayrılarak SSK hastanelerinin işletme haline dönüştürülme süreci başlatıldı. Emeklilik sigortası alanında özel sigorta şirketlerinin bu alanda hizmet yürütmesi için gerekli yasa çıkartıldı. Şimdilik kamu sigorta hizmetinin yanında ek bir hizmet ve gönüllü katılıma bağlı gibi yürüyen özel emeklilik sigortacılığı SSK/Bağ-Kur ve Emekli Sandığı'nın tek çatı altında toplanmasına yönelik yasal hazırlıkların bitmesinden sonra şekil değiştirecek. Yıllardır uluslar arası sigorta şirketlerinin iştahını kabartan kamu sigorta fonları ya özelleştirilecek ya da işletme hakları özel sigorta şirketlerine devredilecek. Böylece milyonlarca insanın hayatla kurduğu güvence ilişkisi sayıları 10 kadar olan şirketin borsadaki kazanma oyunlarına alet edilecek.
Sağlık alanında gerek Sağlık Bakanlığı'na bağlı gerekse de SSK'ya veya üniversitelere bağlı hastaneler uzun süredir bütçeden çok az kaynak aktarılmasından dolayı döner sermaye ağırlıklı işletiliyor. Giderek tam bir işletme haline dönüştürülecek olan bu kurumlar karlılık esasına göre çalışmaya başladı. Hastalarından daha fazla ücret talep ederlerken sosyal güvencesi olanlardan bile çeşitli yardım adı altında tahsilatlar yapmaktadırlar. Hizmetlerin önemli kısmı taşeronlaştırılırken yeni personel alımının yasaklanmasından dolayı, döner sermayeye bağlı (hiçbir yasal dayanağı olmayan) personel çalıştırılmaktadır.
Benzer olayların eğitim alanında da yaşandığını bilmekteyiz. Katkı payı adı altında veliler para ödemeye zorlanıyor. Okul idarecileri ise devletin katkı sunmamasından dolayı okul masraflarının öğrenciler tarafından karşılanılmasının zorunlu olduğunu söylemekten ileri gidemiyor. Belediyeler ise şimdiden yaptıkları hizmetin karşılığını tahsil etme yoluna gitmeye başladılar. Çöp vergisiyle başlayan süreç, yeni çıkarılacak yerel yönetimler yasasıyla yapılan her hizmet için ayrı ödeme talebiyle sürecek.
Bütünüyle uluslararası kapitalist güçlerin güdümünde ilerleyen bu süreç uluslararası sermayenin, yerli sermaye gruplarını da bünyelerine katarak, ülke pazarlarını ele geçirmesiyle sonuçlanıyor. Dünyanın kendine yeterli 7 tarım ülkesinden biri olmaktan hızla buğday ithal eden ülke konumuna düşürülen ülkemiz, tütün ve çay gibi temel ürünlerini de uluslararası sermayenin ellerine bırakıyor.
Emekçiler ise bu süreçte sermaye sınıfının insafına terkedilmiş durumda. Yaklaşık 15 milyon civarında insanın çalışarak yaşamak zorunda olduğu ülkemizde işsizlik %20'lere dayanmış durumda. Çalışanların 1/3'i kayıt dışı çalışıyor. Hiçbir sosyal güvencesi yok. Asgari ücretin lüks olduğu işletmelerin sayısı her geçen gün artıyor. Sendikalı işçi sayısı 500-600 bin civarına düşmüş durumda. Yeni sendikalaşma çabaları her seferinde işten atılmalarla sonuçlanıyor. Emekçiler ve ailelerinin hayatları her geçen gün kötüleşmekte, eğitim ve sağlık gibi en temel insanı haklarından yararlanmaları giderek zorlaşmakta.
IMF programı eliyle yürütülen ekonomi, krizden çıkamazken krizden çıkmak için yaratılan borç batağı bütün bir Türkiye'nin sadece borç faizi ödemek için çalışması zorunluluğunu dayattı. Bütçeler hizmet bütçesi olmaktan çıkıp borç ödeme bütçesine dönerken devlet açıkça halkın parasını sermayeye aktaran bir tahsilatçı haline dönüştü. Eğitim ve sağlık gibi sosyal hizmet alanlarında bütçeden ayrılan pay %2-%5 arasında değişirken bütçenin %50'si azınlık bir sermaye zümresine peşkeş çekilmektedir. Son Irak kriziyle çarpıcı biçimde açığa çıkmıştır ki; ülkenin borç batağı siyasal bağımsızlıkla doğrudan ilişkili hale gelmekte ve emperyalistlerin ülkenin çıkarlarına doğrudan müdahale etmesine imkan sağlamaktadır.
Devletin küçültülmesi adıyla yürütülen ve fakat aslında devletin sosyal niteliklerinin tasfiyesinden başka bir anlama gelmeyen bu uygulamalar sonucunda devlet sadece yargı, güvenlik ve savunma hizmetinin dışında bir işle uğraşmayacak hale getiriliyor. Eğitim, sağlık, bayındırlık hizmetleri gibi temel kamu hizmetleri ya doğrudan taşeronlaştırma yoluyla özelleştiriliyor ya da yerel yönetimlere devredilerek işletme haline getirilmesi ya da satılmasının koşulları hazırlanıyor. Bir başka deyişle devletin çapı küçülürken merkezi daha da güçlendirilerek, daha doğrusu militarize edilerek toplum üzerindeki baskıcı niteliği arttırılmaktadır.
AKP hükümetinin hazırlıklarını sürdürdüğü Kamu İdaresi/Yerel Yönetimler ve Kamu Personeli Rejimi Reformu adı altındaki yasal düzenlemeleri de bu çerçevede ele almak gerekmektedir. Kamu hizmetlerinin ticarileştirilmesini amaçlayan bu yasal düzenleme aynı zamanda önemli sayıdaki kamu emekçisinin hayatını da derinden etkileyecektir. AKP hükümeti önceki hükümetlerden farklı söylemlere sahip olmasına rağmen uluslararası sermaye güçlerinin dayattığı uygulamalara sahip çıkmasıyla öncekilerden esaslı bir farkının olmadığını gösteriyor. Devletin sosyal niteliğinden arındırılması konusundaki en ciddi adımı atılmasını sağlayacak yeni yasal düzenlemeler Cumhuriyet tarihinden bu yana yapılacak en köklü değişimleri barındırıyor. Eğitimden sağlığa, bayındırlıktan, tarıma kadar geniş bir yelpazede devletin yapmakla yükümlü olduğu işleri yerelleşme adı altında tasfiye eden yasa tasarısı, doğal olarak, bu işleri yapan çalışanları da "devlet memuru" olmaktan çıkartıyor. 1 milyondan fazla kamu emekçisinin hayatını etkileyecek bu yasal düzenlemelerin sonuçları sendikal hareket açısından da oldukça önemli sonuçlar doğuracak.
KAMUDA REFORM
Genel başlığı Kamu Yönetimi Reformu olarak tanımlanan proje birbirini tamamlayan 3 temel bölümden oluşmaktadır. Bunlardan birincisi, Merkezi Yönetim Reformu olarak ifade edilen "Kamu Yönetimi Temel Kanunu" yasa tasarısı, ikincisi Yerel Yönetim Reformu olarak tanımlanan ve yerel yönetimlerin (Belediyeler, İl Özel İdareleri) yetkilerini ve merkezi idare ile ilişkilerini yeniden düzenleyen 3 yasa tasarısı ve son olarak merkezi ve yerel düzeyde yapılacak değişikliklere bağlı olarak çıkarılacak Personel Rejimi Yasası çalışmalarıdır.
Ham olsa da bu iki konuya yönelik yasa taslakları vardır. Önümüzdeki süreçte bu taslaklar üzerinde kısmi değişiklikler yapılabilir, ancak bunun taslakların esasına yönelik değişiklikleri içermeyeceği söylenebilir.
Bu üç ayaktan ilk ikisine yönelik yasa hazırlık çalışmaları belirli bir aşamaya gelmiştir. Personel rejimine yönelik çalışmalar ise sürmektedir.
5 Nisan 2003 günü toplanan Bakanlar Kurulu içerisinde personel rejiminin de bulunduğu 3 alana ilişkin yasaların birlikte ele alınmasını ve Mayıs ayında Meclise sunulmasını kararlaştırmıştır.
Personel rejimine yönelik yapılması düşünülen düzenlemeye ilişkin ortada yasa taslağı yok ise de bunun nasıl olacağına dair elimizde yeterince veri vardır.
Merkezi Yönetim Reformu ile yapılmak istenilen esas olarak devletin asli ve sürekli işlerini yeniden belirlemek ve bu belirleme dışında kalan alanları yerel yönetimlere devretmek ve bir ara mekanizma olan yerel yönetimler eliyle de tümüyle piyasaya açmaktır. Bundan sonra yeniden yapılacak belirlemeye göre devletin asli işlerini kim yapıyorsa, onlar "memur ve kamu görevlisi" diğerleri sözleşmeli personel olarak istihdam edilecektir. Böylece bir yandan kamusal hizmetler olarak bilinen eğitim, sağlık gibi temel hizmetler yavaş yavaş piyasaya devredilecek ve iş güvenceli kamu çalışanlarının çalışma koşulları da piyasanın işleyişine göre düzenlenecektir.
Piyasaya devredilen bütün alanlar esas olarak Türkiye'nin de kurucu üye olarak imzaladığı ve 25 Şubat 1995 tarihinde TBMM'de onaylanan GATS (Hizmet Ticareti Genel Anlaşması) anlaşmasına dayanmaktadır. Bu anlaşmaya göre Türkiye bir çok alanı piyasaya devretmeyi taahhüt etmiştir.
Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı
Amaç
Madde 1- Bu Kanunun amacı,katılımcı, şeffaf ve etkin bir kamu yönetiminin kurulması, kamu hizmetlerinin kaliteli,süratli,etkili, adil ve ekonomik bir şekilde sunulması, rekabetçi piyasa koşullarının oluşturulması, devletin düzenleyici fonksiyonunun güçlendirilmesi, bakanlıkların ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarının teşkili, kaldırılması, mevcutların bölünmesi veya birleştirilmesi ve yeniden yapılandırılması, merkezi yönetim ve yerel yönetimlerin teşkilat, görev, yetki ve kaynak dağılımı ile bunlar arasındaki ilişkilerin esas ve usullerini düzenlemektir."
Bu madde ile merkezi idare ile yerel yönetimler arasındaki görev ve yetkilerin yeniden tanımlanacağı belirtilmektedir. Ancak bu düzenleme "rekabetçi piyasa koşullarına göre" yapılacaktır. Rekabetçi piyasa koşulları olarak ifade edilen ve sonraki maddelerde daha net olarak açıklanan, devletin ekonomik ve sosyal alandan tümüyle çekilmesi ve her şeyin piyasaya bırakılmasıdır.
Taslağın ilk halinde yer alan "sosyal devlet anlayışının yerleştirilmesi ilkeleri" son tasarıdan çıkarılmıştır. Çünkü taslağı hazırlayanlarda bilmektedir ki, bu tasarıyla sosyal devletten arta kalan ne varsa ortadan kaldırılmaktadır.
Kamu Yönetiminin Kuruluş ve İşleyişinin Temel İlkeleri olarak yapılan 3. maddede bir fıkra dikkat çekicidir.
h) Kamu kurum ve kuruluşları piyasada rekabet şartları içinde üretilen mal ve hizmetleri haksız rekabet oluşturacak şekilde üretemez. Bu ilkelere aykırılık teşkil eden bütün birimler tasfiye edilir ve yenileri kurulamaz"
2. maddenin (h) fıkrası ile esas olarak GATS (Hizmet Ticareti Genel Anlaşması) anlaşması ile uluslararası sermayeye taahhüt edilen bütün alanlardan çekilineceği ifade edilmektedir. Bu madde ile, özel sektör tarafından bir alanda mal ve hizmet üretimi yapılıyorsa devlet bu alanda hiçbir hizmet üretmeyecek ayrıca bu alanlarda tekel oluşturamayacaktır. Kamu tekelleri yerlerini özel tekellere devredeceklerdir.
Merkezi idarenin fonksiyonları (madde 4) ise özetle; ulusal politikaları ve standartları belirlemek, merkez taşra ve yerel yönetimler arasında koordinasyonun sağlanması, hizmetlerin hukuka, belirlenen politika ve standartlara uygun yürütülüp yürütülmediğinin izlenmesi, denetleme, rehberlik etme olarak belirlenmiştir.
4. Madde de Merkezi İdarenin Görevleri olarak;
"Adalet savunma, güvenlik, istihbarat, dış ilişkiler, dış politika, maliye, hazine, dış ticaret, gümrük hizmetleri, ulusal düzeyde haberleşme ve ulaşım hizmetleri, din hizmetleri, sosyal güvenlik, tapu kadastro, nüfus ve vatandaşlık, acil durum yönetimi" gibi hizmetler sayılmıştır.
Ayrıca yerele devredilen hizmetlerden eğitim için, "Milli eğitimde eğitim ve öğretim birliğini sağlama, müfredatı belirleme ve geliştirme hizmetleri ile yüksek öğretim, ulusal düzeyde bilim ve teknolojinin geliştirilmesi, ulusal ve uluslar arası düzeydeki gençlik ve spor organizasyonu hizmetleri" merkezi idarenin görevleri arasında sayılmıştır.Yani eğitimde yerel yönetimlerin kendi müfredatı ile eğitim yapması söz konusu olmayacaktır.
Bu fıkra ile devletin asli ve sürekli görevleri yeniden tanımlanmaktadır. Bu tanımlama AKP'nin Seçim Beyannamesinde de yer almaktadır.
Temel yapısı yeniden oluşturulan devlette, yasa çalışmasının geçici maddesinde belirtilen Bakanlıkların oluşumu öngörülmektedir.
Bu kanuna göre kurulacak bakanlıklar;
(I) SAYILI CETVEL: TAŞRA TEŞKİLATI OLAN BAKANLIKLAR
1. Adalet Bakanlığı,
2. Milli Savunma Bakanlığı,
3. İçişleri Bakanlığı,
4. Maliye Bakanlığı,
5. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı.
(II) SAYILI CETVEL: TAŞRA TEŞKİLATI OLMAYAN BAKANLIKLAR
1. Dışişleri Bakanlığı,
2. Ekonomi Bakanlığı
3. Milli Eğitim ve Spor Bakanlığı,
4. Sağlık Bakanlığı,
5. Tarım Bakanlığı,
6. Ulaştırma ve Haberleşme Bakanlığı,
7. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı,
8. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı
9. Orman ve Çevre Bakanlığı,
10. Kültür ve Turizm Bakanlığı,
11. Bayındırlık Bakanlığı
Taslakta taşra teşkilatı olmayacak bakanlıklar için 12 bakanlık şeklinde başka bir seçenek sunulmuştur.
Taşra teşkilatı olacak Bakanlıklar, devletin asli işleri olarak sayılan işler nedeniyle taşrada (illerde) teşkilat kurabilecektir. Taşra teşkilatı olmayacak Bakanlıklar ise esas olarak düzenleyici görev üstleneceklerdir. Bu bakanlıkların görevleri ayrıca belirlenmiştir. Bu kapsamdaki bakanlıklarda yaklaşık 750 bin kamu çalışanı vardır.
Ayrıca yeni kurulacak bakanlıklara bağlı kurumlar sayılmış ve bunlardan 9 kurumun özelleştirileceği ve 2 kurumunda ilga edileceği belirtilmiştir.
Yerele devredilen alanlarda tüm personel ile birlikte mallar, araç ve gereçler, kaynaklar yerel yönetimlere devredilecektir ve bu alanlarda bakanlıklar ayrıca teşkilat kuramayacak ve harcama yapamayacaktır.
Merkezi idarenin çekildiği alanlar somut olarak Geçici 1. madde de sayılmakta ve bu alanların yerel yönetimlere devredildiği belirtilmektedir.
Yerel yönetimlerin görevleri yetkili kılındıkları alanlar olarak;
"a) Milli eğitim, sanayi, bayındırlık, kültür, turizm, tarım, orman ve sağlığa ait görev ve yetki, personel, araç, gereç, taşınır ve taşınmaz malların il özel idarelerine,
b) Çevre, gençlik ve spor ile sosyal hizmetlere ait görev, yetki, personel, araç, gereç, taşınır ve taşınmaz mallardan belediye ve mücavir alan sınırları dahilinde olanların büyükşehir belediyelerinde büyükşehir belediyelerine, diğer yerlerde ise ilgili belediyelere, bu sınırların dışındakilerin il özel idarelerine,
devri ve tasfiyesi, bu kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren en geç altı ay içinde Bakanlar kurulu tarafından belirlenecek esas ve usullere göre gerçekleştirilir".
Geçici Madde 2 ile; "Kaldırılan Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğünün görevleri; personel, araç, gereç, her türlü taşınır ve taşınmaz malları, bunlara ait ödeneklerle birlikte İstanbul dışında il özel idarelerine, İstanbul ilinde ise bu hizmetleri il hudutları dahilinde yapmak üzere İstanbul Büyükşehir Belediyesine devredilmiştir".
Bunun yanında 71. madde ile trafik hizmetleri Emniyet Genel Müdürlüğünden alınarak belediyelere devredilmektedir.
Ayrıca taslakta belirlemede eksik kalan alanlar olursa, bu alanların da yerel yönetimlerin olacağı belirtilmektedir.
33. madde ile yerel yönetimlere devredilen alanlara yönelik olarak, bu alanlara ilişkin yerelin performansının değerlendirileceği belirtilmektedir.
"b) Denetim sonucu tespit edilen performans sonuçları yerel yönetimlere genel bütçeden gönderilecek ödenek miktarları ile ilişkilendirilir.
Maddenin bu fıkrasında açıkça ifade edildiği gibi, bir alanda yerel yönetimlerin yeterli performans göstermediği değerlendirmesi yapılırsa, bu alana yönelik merkezi idareden ayrılan kaynak azaltılabilecektir.
İstihdam ve Personel Politikasına Yönelik Olarak;
Geçici Madde 9; "Kamu hizmetlerinin gerektirdiği nitelik ve sayıda, esnek, liyakata dayalı istihdamı esas alan sade, performans değerlendirmesine müsait, şeffaf bir personel sistemi bir yıl içerisinde hazırlanarak yürürlüğe konur" denilmektedir.
Bu madde ile esneklik getirileceği, performansa bağlı ücrete geçileceği belirtilmektedir. Personel rejiminin genel çerçevesini çizen bu madde ile personel rejimine yönelik yasal düzenlemenin bu yasanın çıkmasından sonra 1 yıl içerisinde çıkarılacağı belirtilmektedir.
Her ne kadar Taslakta Personel Rejimine yönelik yasanın 1 yıl içinde çıkarılacağı belirtilmiş ise de, 5 Nisan 2003 günü toplanan Bakanlar Kurulunda içerisinde personel rejiminin de bulunduğu 3 yasanın birlikte ve Mayıs ayı içinde Meclise sunulması kararlaştırılmıştır.
YEREL YÖNETİMLER "REFORMU"
Yerel yönetimlere yönelik 3 yasa tasarısı hazırlanmıştır. Bunlar, Belediye Kanunu Tasarısı, İl Özel İdaresi Kanunu Taslağı ve Belediye ve İl Özel İdaresi Gelirleri Kanunu Taslağıdır.
Belediye Kanunu Tasarısı
Mali Özerklik İlkesi (madde 7) ile, "belediye hizmet giderlerine belde halkının katılması esastır" denilmektedir. Böylece belediyeler tarafından verilecek hizmetlerin tümüyle paralı hale getirilmesinin önü açılmaktadır.
12. Madde de, belediyenin görevleri sayılmakta ve bu görevlerin yerine getirilmesinde hemen her fıkrada "işletmek yada işlettirmek" ifadelerine yer verilmektedir. Bunun anlamı belediyeler tarafından verilecek hizmetlerin bir süre sonra "işlettirilir" hale getirilerek, sermayeye devredilmesidir. Nitekim maddenin sonunda, "Belediye kendisine düşen görevleri, mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirir" denilmektedir. Bu madde uyarınca belediyeler hizmetlerin bir bölümünü yada tümünü mali kaynak yetersizliği gerekçesi ile piyasaya devredebilecektir.
İlk tasarıda daha açık biçimde (14. madde), "Mahalli idare hizmetlerinden yararlananların, hizmetin bedelini ödemeleri esastır" denilmekteydi ve böylece yerele devredilen hizmetlerin tümüyle paralı hale getirileceği belirtilmekteydi.
Son taslağın 13. maddesinde de benzer bir durum vardır. Belediyenin Hakları, Yetkileri ve İmtiyazlarını düzenleyen 13. madde de yetkiler sayılırken "kurdurmak, işlettirmek" ifadelerine yer verilmiştir. Örneğin;
Madde 13 - e) "Belediye içme veya kullanma suyu tesisleri, havagazı, doğalgaz, merkezi ısıtma tesisleri, toptancı halleri, çöp ve benzeri atıkları bertaraf tesisleri ile belediye sınırları içinde toplu taşıma sistemleri kurmak, kurdurmak ve işlettirmek hak ve imtiyazlarına sahiptir.
h) Belediye, belde hizmetlerini yerine getirmek amacı ile taşınır ve taşınmaz mal almak, iç ve dış borçlanmada bulunmak, gerektiğinde borç almak, vermek, tahvil çıkarmak, bağış kabul etmek,, dava açmak, tahkim usulü ile ihtilafları çözmek hak ve yetkisine sahiptir"
o) Belediye, görevleri dahilindeki hizmetleri, özel hukuk kişileri aracılığı ile yerine getirebilir..."
Bu madde ile belediyeler doğrudan yada borçlanma yolu ile sermayeye alan açacaklardır. Tahkim mekanizmasına atıfta bulunularak uluslararası sermaye ile de ilişkiye girileceği belirtilmektedir.
Taslakta çalışanlarla ilgili olarak Belediye Personeli başlığı altında (madde 54);
"Belediyeler, belediye hizmetlerini yerine getirmek üzere memur, işçi ve sözleşmeli personel çalıştırabilir.
Memur ve işçi kadroları, unvanları, görev yetki ve sorumlulukları Devlet Personel Başkanlığının belirlediği unvan standartlarına göre belediye meclisi tarafından kararlaştırılır.
Belediye personeline, Meclis kararıyla kanunen ödenen aylıklarını geçmemek üzere her ay ek ödeme yapılabilir."
55. madde ile; "Belediyeler; Başkan yardımcılıkları, birim amirlikleri, avukatlık hizmetleri, sağlık hizmetleri, teknik hizmetler, bilgisayar uzmanı, tercüman, sanatçı ve yöneticilik bilgi ve deneyimi gibi uzmanlık isteyen personel ihtiyacını karşılamak üzere sözleşmeli personel çalıştırabilir.
Sözleşmeli personele ödenecek aylık ve diğer özlük hakları belediye meclisi tarafından kararlaştırılır." denilmektedir.
Halen belediyelerde sözleşmeli olarak çalışanların oranı toplam belediye çalışanları arasında binde 3 iken, bu madde ile sözleşmeli personel çalıştırılması istisnai olmak çıkarıp temel statü haline getirilmektedir. Önceki taslakta sözleşmeliliğin temel istihdam biçimi olacağı açık olarak belirtilmekteydi.
60. madde de yer alan Ödüllendirme maddesi; "Belediye personelinden görevlerinde başarı gösterenlere ilgili birim amirinin teklifi üzerine belediye başkanı tarafından bir yılda en çok iki maaşı tutarında ödül verilebilir." hükmü performansa dayalı ücretin önünü açmak olacaktır.
61 madde ile, personele yapılacak ödemelerin toplamının belediye gelirlerinin yüzde otuzunu aşamayacağı hükmü getirilmektedir. Böylece toplu sözleşme sistemini sınırlandırılmaktadır.
111. Madde ile Hazine arazileri bedelsiz olarak belediyelere devredilmektedir. Böylece sermaye için yeni rant alanları yaratılmaktadır.
İl Özel İdaresi Kanunu Taslağı
Taslak ile il özel idaresi yeniden yapılandırılmaktadır. İl Özel idaresinin Organları olarak; İl meclisi ve İl Encümeni sayılmaktadır.
İl Meclisi (madde 6); "İl özel idaresinin genel karar organı İl Meclisi'dir. İl Meclisi, ilçelerden belediye sınırları dışında yaşayan seçmenler tarafından seçim kanunlarına göre seçilme yeterliliğine sahip, seçim bölgesinin sakinleri arasından, doğrudan, aşağıdaki oranlarda seçilecek üyelerle, doğal üye olan il merkez belediye başkanı ve ilçe belediye başkanlarından oluşur. İldeki meslek kuruluşlarınca belirlenecek birer temsilci, gözlemci üye olarak, oy hakkı olmaksızın il meclisine katılırlar.
Nüfusu 25.000'e kadar olan ilçelerden 3
Nüfusu 50.000.'e kadar olan ilçelerden 7,
Nüfusu 100.000.'e kadar olan ilçelerden 11,
Nüfusu 100.000.'den yukarı ilçelerden ilave her 25.000 nüfus için ilave 1 meclis üyesi seçilir..."
Bu organlarda yürütmenin başı olarak seçilmiş veya atanmış bir başkan öngörülmemiştir. Yani Valiler İl Özel İdarelerinin başkanı olmayacaktır.
Diğer yandan geçici 1. madde ile; "Bu kanunla il özel idaresine devredilen hizmetleri illerde yürütmekte olan merkezî idarenin ildeki hizmet birimleri kadroları ile birlikte il özel idaresine; İstanbul ilinde ise, İstanbul Büyükşehir Belediyesine devredilir" denilerek İstanbul'a özel bir ayrıcalık tanınmaktadır.
Ayrıca, geçici 2. madde ile de; "İl özel idaresinin yetki sınırları içindeki ormanlar, meralar, kaynaklar, deniz, göl ve nehir kıyılarında herhangi bir nedenle kazanılmış kamuya ait alanlar, bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 6 ay içinde kullanım haklarıyla birlikte il özel idarelerine devredilir" denilerek, sermayeye yeni rant alanları yaratılmaktadır.
Belediye ve İl Özel İdaresi Gelirleri Kanunu
Bu kanun ile bir yandan mevcut vergi oranları artırılmakta diğer yandan halka yeni vergiler konmaktadır. Örneğin; Doğalgaz ve likit petrol gazı tüketim vergisi, Deprem sigortası vergisi, Konaklama vergisi, Yolcu Taşıma Vergisi, Değer Artış Vergisi gibi.
Personel Rejimi Reformu
Devletin asli görevlerini yeniden belirlemesi sonrası doğal olarak, devletin yeniden tanımladığı asli ve sürekli işleri yapanlar memur olacaklardır. Bu alanlar dışında kalanlar da memurluktan çıkarılacak, öncelikle iş güvenceleri ellerinden alınacaktır. Artık tam istihdamlı, iş güvenceli memur yerine, çalışma süresi sözleşmelerle belirlenen, ücreti performansına göre ayarlanan çalışanlar haline gelinecektir.
YASALARIN HAZIRLIK SÜRECİ
Sermaye krizini aşma çabasının bir parçası olarak devleti yeniden yapılandırılıyor. Yeniden yapılandırılan devlet, geleneksel ilişki biçimlerini çözmeye aday gözüküyor. Bu durum hakim sınıflar içerinde sert bir hesaplaşma sürecini de başlatacaktır. Kimi kamusal hizmetlerin yerele devrinde, vali-belediye başkanı ikileminde yetki ve iktidarın kimde olacağı, merkezi idarede yer alan bürokrasinin bir bölümünün işlevinin farklılaşması önemli bir çatışma alanı olarak gözüküyor. Tartışma şu anda atanmış-seçilmişlerin yetkilerinin belirlenmesi biçiminde sürüyor.
Yerelleşme operasyonu ile, bir yandan yerele devredilen alanları kapma diğer yandan belediyelerin önünün dış borçlanmaya tümüyle açılması uluslararası mali sermayenin de devreye girmesine neden olacak ve bu çatışma bir süre sonra yeni egemenlik alanı yaratmak isteyen uluslararası sermayeye de yansıyacaktır.
Sermayenin yeni egemenlik alanları yaratmaya yönelik bu girişimin hakim sınıflar arasında yaratacağı bölünme ve çatışmanın işçi sınıfı içine yansıması da kaçınılmaz gözüküyor. Eğitimin yerele devri ile, "eğitimde laik sistemin ortadan kalkacağı" şeklinde "şeriatçılar" ekseninde başlayan tartışma kısa bir süre sonra "bölücüleri de" kapsayacak biçimde, diğer alanlara da yansıyarak gelişmeye aday. Bunun politik ve sendikal tarafları şimdiden oluşmaya başladı bile. Böylesi bir tartışmanın işçi sınıfı içine yansıması tehlikeli sonuçlar yaratabilir. "laiklik, şeriat, bölücülük" gibi gerekçeler üzerinden yürütülecek tartışma ve saflaşma sınıf içi bölünmeyi derinleştirebilir, önemli gerilimlere ve çatışmalara neden olabilir.
Sermaye yeniden yapılanmanın hızlandırılması için direktifi verdi
5 Nisan'da IMF'ye sunulan 4. Gözden Geçirme Raporunda, "Kamu yönetimi reformu gerçekleştirilecektir. Daha ayrıntılı bir ifade ile, kamudaki yapılanmanın fonksiyonel olarak gözden geçirilmesi, 2003 yılı Temmuz ayına kadar tamamlanacaktır" taahhüdü yer almaktadır.
Kamu reformu çalışmalarının Bakanlar Kurulunda değerlendirilip hızlandırılmasının kararlaştırıldığı 5 Nisan'dan bir gün önce (4 Nisan 2003) TOBB Başkanı gündüz Recep Tayip Erdoğan'la görüştü, aynı günün gecesi de TOBB başkanı ile birlikte, TÜSİAD, Koç Holding, Doğan Holding Başkanları Tayip Erdoğan ve Abdullah Gül ile bir araya gelerek bir görüşme yaptılar. TOBB Başkanı , Tayip Erdoğan'a 3 sayfalık bir rapor sunarak ekonomik krize karşı yapılması gerekenleri önerdi. Öneriler arasında, "işsizliğin bu denli yüksek olduğu bir ülkede kamuda çalışan işçi ve memur sayısını azaltmak hiçte kolay değildir. Biz kamuda maaş alarak herhangi bir hizmet üretimine katkısı olmayanların (bankamatik memurları ve işçileri) ayıklanmasının hem adil ve politik olarak kolay savunulabilir, hem de önemli mali katkı sağlayabilen bir önlem olduğunu düşünüyoruz. Bunun için gereken hukuki altyapının tamamlanması son derece önemlidir" teklifi de yer alıyor.
Daha önce kamu reformu ve yerel yönetimler yasasının ve bunun ardında 1 yıl sonra da personel rejimi yasasını çıkarmayı hedeflenen hükümet, sermayenin bu direktifi ile 5 Nisan'da yapılan Bakanlar Kurulunda 3 düzenlemenin bir arada yapılması ve bir ay içinde tamamlanması kararını aldı.
Sermayenin krize karşı önlem olarak sunduğu "kamunun küçültülmesi çalışmasının hızlanması ve bir bölüm işçi ve memurun işten çıkarılması" teklifinden önce, sermayenin kalemşorları de köşelerinde zemin hazırlamaya başlamıştı. Radikal'in başyazarı İsmet Berkan bir adım daha atıp, "Bu saatten sonra hükümetin alabileceği ilave gider azaltıcı tedbirlerin başında devlet memurlarının ücretsiz izne çıkarılmasını sağlayacak bir yasal düzenlemenin Meclis'ten geçirilmesi gerekiyor. Maalesef durum bu kadar vahim." diye yazdı.
Yeniden yapılandırılacak devlet nasıl olacak
Sermayenin giderek derinleşen krizi yeni yapılanmayı zorunlu kılıyor. Bu nedenle sermaye ve onun sözcüleri hedefe kamu çalışanlarını koyarak ilerlemeye çalışıyor. Yeniden yapılandırılan devlet çeşitli mekanizmalar işletilerek meşrulaştırılmak isteniyor. Bu girişim, "memur fazla", "bankamatik memur" gibi söylemlerle yürütülüyor. Buna bir de yeni yapılandırılacak devletin, "demokratik, katılımcı, şeffaf, yönetişimci" olacağı gibi argümanlar eşlik ediyor.
Sürekli olarak "kamuda çalışan fazla" propagandası yürütülse de sonunda bürokrasi de kamuda çalışan sayısını fazla olmadığını kabul etti. Hükümetin 22-23 Şubat 2003 tarihlerinde yaptığı "Türkiye'de Kamu Personel Rejiminin Yeniden Yapılandırılması Sempozyumu"nun son gününde genel bir değerlendirme konuşması yapan Devlet Personel Başkanı Jale Ü. Aygül, konuşmasında, "İstatistikler, kamu personeli sayısının nüfusa oranı dikkate alındığında ülkemizin OECD ülkelerinin çoğundan, değerli akademisyenlerimizin de vurguladığı gibi, gerisinde bulunduğunu göstermektedir" demek durumunda kaldı.
Diğer yandan yeni devlet ilk anda kulağa hoş gelen, hatta bir kısmı işçi sınıfı tarafından da kullanılan kavramlar ve ilkeler kullanılarak yapılandırılmaya çalışılmaktadır.
Etkin devlet olarak; kamu yönetiminin piyasa ilkeleri ile çalışması öngörülüyor,
Şeffaflık olarak; sermayenin yatırım ve işletmeciliğini kolaylaştıracak bir yapı öngörülüyor ve "devlet sırrı" ya da "ticari sır" kavramlarına dokunulmuyor,
Hesap verebilirlik olarak; sermayenin uluslararası denetim kuruluşlarının denetim yapması hedefleniyor.
Hızlı ve adil yargı ile; uluslararası tahkimin kabul edilip edilmediğine bakılıyor.
Katılımcılık olarak da, yönetişim ve Toplam Kalite Yönetimi öneriliyor.
Yönetişim, sermayenin yeni iktidar biçimi
Yeniden yapılandırılan devletin nasıl olacağına ilişkin olarak, 3 alana yönelik çalışmadan sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, kamu reformunun bir ayağını da 'yönetişimci devlet' oluşturacaktır dedi.
Yerel yönetim reformu kapsamında hazırlanan Belediyeler Kanunu Taslağının 4. maddesinde Katılım başlığı altında, "Belediye, belde halkının ve sivil toplum kuruluşlarının kamu hizmetlerine iyi yönetişim anlayışı içinde katılmasını teşvik eder, kolaylaştırıcı önlemler alır" denilmektedir.
AKP'nin Acil Eylem Planında; "İlk üç aylık süre içinde; Kamu yönetiminde Toplam Kalite ve Yönetişim İlkelerinin hayata geçirilmesi Çerçeve Yasası çıkarılacaktır" denilmektedir.
Başta Dünya Bankası olmak üzere sermayenin çeşitli uluslararası kurumlarının raporlarında geçen yönetişim kavramının içi son olarak 1997'de Birleşmiş Milletler tarafından dolduruldu. Kavram ile kastedilmeye çalışılan "devlet ile toplum" arasındaki uçurum durmadan açıldığından bu uçuruma son verilmesidir. Bunun için, bir ayağını devlet adına bürokrasinin doldurduğu, diğer ayağını toplumun "en yaratıcı ve üretken" kesimi olan özel sektörün ve bir diğer ayağını da STK'ların oluşturduğu bir yapılanma olan yönetişim modeli öngörülüyor. Sonuçta her 3 kesimini de sermayenin oluşturduğu bir yapı ile yeni iktidar biçimi öngörülüyor.
Üst Kurullardan, yerel yönetimlere ve okullara kadar geniş bir alana yayılan bu yeni iktidar biçimi hali hazırda uygulamadadır.
KAMUDA NASIL BİR İSTİHDAM YAPISI VAR
Kamuda istihdamın daraltılması personel rejimi yanında, 13 Ocak'ta açıklanan ve yüzü aşkın kamu kurumunu kapsayan özelleştirme uygulaması ile, KİT'lerde işçi statüsünde çalışanların 'memur' yapılması çalışmasıyla da devam etmektedir.
Özelleştirilecek kamu kurumlarında çalışan ve işçi statüsünde bulunan 70 bin kişinin "memur" statüsüne geçirilmesi amacıyla bir Kanun tasarısı hazırlanmıştır. Bu durum hükümetin yönelimi açısından bir çelişki olarak görülebilir. Ancak burada amaç, personel giderlerinin düşürülmesidir. 70 bin işçinin 9. dereceden kadrolu memur yapılması için 19.2.2003 tarihli bir yasa tasarısı hazırlanarak meclise gönderilmiştir. Böylece halen memurlara göre yüksek maaş alan işçilerin maaşları azaltılacak, bundan da öte bu durumda kalmak istemeyen çok sayıda işçi emekli olacak ya da emekliliği yakın olanlar işten ayrılacaktır. Çünkü bilindiği üzere kamuya uzun bir süredir yeni alım yapılmamaktadır ve bu durumda olanların emekliği gelmiştir ya da yakındır. 70 bin kişi için kadro talebinde bulunulmuş ise de bunlardan az bir kısmı memurluğu kabul edeceklerdir. Bu gün memurluğa geçirilenler yarın da sözleşmeliliğe geçirilecektir.
Kamuda halen,
" Memurluk
" KİT memurluğu
o I sayılı cetvel
o II sayılı cetvel
o III sayılı cetvel
" Geleneksel sözleşmelilik
" Kadro karşılığı sözleşmelilik
" İşçilik
" Geçici işçilik
" Kapsam dışı personel (KİT personeli)
o 399 sayılı KHK 9/1 personeli
o 4046 sayılı yasa personeli
" Kapsam içi personel (KİT personeli)
o 399 sayılı KHK 9/1 personeli
o 4046 sayılı yasa personeli
" Taşeron
Bu parçalı istihdam yapısı sendikal örgütlenmeye de yansımış ve sendikalarda işçi ve kamu çalışanları olarak ikili bir yapı ortaya çıkmıştır. Ancak sendikalar bu parçalı yapıyı örgütleme yapısına ve niyetinde olmamışlar geniş bir işçi kesimi örgütsüzlüğe terk edilmiştir. Değişik biçimlerde istihdam edilenlerin aynı yapıda ve tümünün örgütlenmediği bir aşamada sendikaların üretim sürecini denetlemesi de olanaksızdır.
PERSONEL REJİMİNDE DEĞİŞİKLİK
Personel rejiminin yeniden düzenlenmesi kamu reformunun üçüncü ayağını oluşturmaktadır. Merkezi ve yerel yönetimler arasındaki görev ve yetki paylaşımına paralel olarak personel rejimi de yeniden biçimlendirilecektir. Kendini sermayenin güvenliğini sağlama ile sınırlayan yeni devlette, asli ve sürekli işler yeniden belirlenince bu işleri yapanlar devlet memuru olacak, diğerleri piyasanın işleyiş koşullarında iş güvencesiz bir biçimde çalıştırılacaktır
Personel rejimine yönelik olarak nasıl bir yapılanmanın hedeflendiği konusunda AKP belgelerine ve diğer uygulamalara bakmakta yarar vardır.
AKP tarafından yerel yönetimlere yönelik hazırlanan ilk taslağın 22. Maddesinde, 'Mahalli idareler personelinin istihdamı' başlığında; "Mahalli idarelerde sözleşmeli personel çalıştırılması esastır" denilmekteydi.
Tasarının yürürlüğe girmesi durumunda yerel yönetimlere devredilecek kamu çalışanı sayısı yaklaşık 1 milyondur .
Bunun yanında AKP'nin diğer belgelerine bakıldığında somut belirlemenin Acil Eylem Planında yapıldığı görülmektedir.
Recep Tayip Erdoğan tarafından açıklanan AKP'nin Acil Eylem Planında; Yolsuzluğun önlenmesinde en önemli araç olarak, kamu hizmetlerinin sunumunda toplam kalite yönetimi anlayışı getirilerek... Devlet Personel Rejimi Reformu ile bütün kamu kurum ve kuruluşlarında norm kadro uygulamasına geçilecek,... esnek çalışma usulleri getirilecektir." denilmektedir.
Diğer yandan, AKP tarafından açıklanan genel politika çerçevesinde hangi işlerin ne zaman yapılacağına yönelik hazırlanan ve ayrıntılı bir takvim sunan 3 Ocak 2003 tarihli Acil Eylem Planında Personel Rejimi Reformunun 6-12 ay içinde gerçekleştirileceği belirtilmekte ve şöyle denilmektedir; "Devlette asli ve sürekli görevler belirlenecek ve bu görevleri yürütenlerin dışındakiler İş Kanununa göre çalıştırılacaktır "
Hükümet Programı ve AKP'nin Seçim Beyannamesinde ise aynı cümlelerle;
"Kamuda yöneticiler ile çalışanlar arasında yapılacak sözleşmelerle performans yönetimi geliştirilecek, uzun vadede performansa dayalı ücret sistemine geçilecektir" denilmektedir.
Ayrıca personel rejimi konusunda gazetelere çok sayıda açıklama yansımıştır. AKP belgelerine, hazırlanan yasa taslaklarına ve basına yapılan açıklamalara bakıldığında;
1- Kamu çalışanlarının sözleşmeli hale getirilmesi
2- Esnek çalışma biçimlerinin uygulanması
3- Toplam Kalite Yönetimi
4- Performansa bağlı ücret sistemine geçilmesi
5- Norm kadro uygulamalarının tamamlanması
başlıkları altında toplayacağımız düzenlemelerin öngörüldüğü anlaşılmaktadır.
Sözleşmeli Personel
Yeni sistemle esas istihdam biçimi sözleşmeli personel olacaktır. Bunun yerel yönetimlere yönelik ilk hazırlanan yasa tasarısının 22. maddesinde yer aldığını belirtmiştik. Yeni tipteki sözleşmeli personel uygulaması halen uygulanan ve iş güvencesinin bulunduğu 399 sayılı KHK kapsamından farklıdır. Yeni tipteki sözleşmelilik, piyasa tipi olarak belirtilen iş güvencesinin olmadığı, çalışmanın dönemsel sözleşmelerle yapılacağı, sözleşme sürelerinin yapılan işin niteliğine göre değişeceği bir istihdam biçimidir.
Diğer yandan halen 'memur' olarak çalışanların ne olacağına ilişkin olarak somut bir bilgi bulunmadığını belirtelim. Ancak şu anda memur statüsünde çalışanlar için kazanılmış hak sayılan iş güvencesinin bir anda ve tümüyle ortadan kaldırılması hukuken mümkündür. Hükümet yasa değişikliği ile bir kesimi 657'ye tabi olmaktan çıkarıp, 1475'e tabi ve sözleşmeli olarak çalıştırabilir. Böyle bir uygulama içine girilip girilmeyeceği tartışmalıdır.
Bugüne kadar yapılan uygulamalara bakıldığında; belirli bir dönem için daha yüksek ücret verilerek sözleşmeliliğe geçirme, sözde tercihe bırakarak ama işverenin baskısıyla sözleşmeliliğe geçirme, özelleştirilen kurumlarda olduğu gibi sözleşmeliliğe geçirme gibi yöntemler uygulanabilecektir.
Ancak bilinen, kamuya yeni alımların artık sözleşmeli personel olarak yapılacağıdır. Bu uygulama aslında başlamıştır. Sözleşmeli öğretmen alımı bir süredir devam etmektedir. Son olarak 19 Şubat 2003 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan Kararnameye ile, 10 aylık süreli olarak, 506 sayılı SSK kanununa tabi, 657'nin 4. maddesinde yer alan Sözleşmeli Personel statüsü kapsamında, ne kadar ücret verileceği de belirlenerek, kısmi zamanlı olarak, 5 bin İngilizce Dil Öğreticisi alımına başlanmıştır. Bunların 4688 sayılı yasa ile sendika üyeliği de yasaklanmıştır.
Aynı şekilde son dönemde açılan 8 SSK hastanesine alınan yaklaşık 4500 kişinin tümü 1475 sayılı iş kanununa tabi ve sözleşmeli olarak alınmıştır. Bu biçimde çalışan kadın işçilere doğum izni bile verilmemektedir.
Toplam Kalite Yönetimi (TKY) Daha Fazla Sömürü Yönetimidir
TKY özellikle eğitim, sağlık ve büro işkolundaki bir çok kurumda uygulanmaya başlanmıştır. Maliye Bakanlığı tarafından bu konuda çıkarılan bir Yönerge de söz konusudur. Bu uygulama şimdi bütün kamu kurumlarında hayata gerilecektir.
AKP'nin Acil Eylem Planında; "İlk üç aylık süre içinde; Kamu yönetiminde Toplam Kalite ve Yönetişim İlkelerinin hayata geçirilmesi Çerçeve Yasası çıkarılacaktır" denilmektedir.
TKY'ye, devletin ve sermayenin hemen her belgesinde rastlamak mümkündür. 8. Beş Yıllık Kalkınma Planda da yer alan TKY, TÜSİAD'ın "Kamu Reformu Projesi" başlıklı yayınında da etkin bir kamu reformunun gerçekleştirilmesi için temel araçlardan sayılmaktadır.
TKY, sermayenin üretim sürecinde emeği denetim ve disiplin altına alma girişimidir. TKY kavramı ile aynı dönemde gündeme gelen esnek üretim ve esnek istihdam kapitalist sistemin yaşadığı karlılık krizinin çözümünü hedefleyen bütünsel bir yeniden yapılandırmanın işyeri ve işletme düzeyindeki girişimleridir.
TKY ile çalışanlar karşı karşıya getirilmekte, çalışanlar arasında dayanışma duygusu kırılıp sınıf içi çatışma ve rekabet gündeme gelmekte, çalışanlar daha fazla sömürülmekte ve sendikal örgütlenme ve toplu sözleşme gibi haklar ortadan kaldırılmaktadır.
TKY ile, belirli bir işi yapmakla yükümlü bireyler yerine bir dizi işi örgütleyen/organize eden ve bu anlamda da birden çok fonksiyon yüklenen yeni iş anlayışı gündeme getirilmiştir. Bu sistem ile çalışanlar arasında oto denetim sağlanmakta ve iş ilişkilerinin rekabete dayandırılması gündeme getirilmektedir. Model çalışanlardan bedensel güçlerinin yanında yaratıcı güçlerini de kullanmalarını istemektedir.
Kaliteli mal ve hizmet adına özellikle de reklamlarla piyasa ve dolayısıyla tüketiciler yönlendirilmekte ve yeni mal ve hizmetler tükettirilmeye çalışılmaktadır.
Kalite kavramı, işyerlerinde çalışanların kontrolünün sağlanması için karşıtlıkların gizlenmesine hizmet eden bir kavramdır.
TKY'de takımlar birbirlerini izleyen, kontrol eden bireyler haline gelmekte, her çalışan ve takım diğerlerinin işvereni / yöneticisi gibi davranmaya zorlanmaktadır. Böylece takım çalışması açık bir baskı aracına dönüşmektedir. Ayrıca "hepimiz aynı gemideyiz, gemi batarsa hepimiz batarız", "işletme olmazsa bizde olmayız" , "biz bir aileyiz" gibi ideolojik yöntemlerle çalışanların daha fazla çalışması yani daha fazla sömürülmesi sağlanmaya çalışılmaktadır.
Özetle her şey daha fazla kar içindir. Çatışmaya değil, uyum ve uzlaşmaya ihtiyaç vardır, bunun için de gönüllü kabul söz konusu olmalıdır.
Esneklik
Esneklik uygulamasına geçileceğine yönelik bir çok açıklama ve uygulama bulunmaktadır. Yukarıda belirtildiği üzere Acil Planda; "esnek çalışma usulleri getirilecektir" denilmektedir.
Esneklik, işgücü piyasasında standartların ve katı kuralların değil, birbirinden çok farklı ve değişken kuralların söz konusu olduğu bir işgücü biçimini tanımlamakta kullanılmaktadır.
Esneklik, çalışanların farklı işlerde herhangi bir kısıtlama olmadan çalışması, çalışan sayısının istendiği gibi değiştirilebilmesi, işe alma ve işten çıkarmada işverene serbestlik tanınması, üretim koşullarına göre çalışma sürelerinin istenilen şekilde ayarlanabilmesi ve işçilerin kolaylıkla işten çıkarılabilmesi, ücretlerin büyük bir bölümünün kişisel ve/veya işletme performansına bağlı olarak değişmesidir.
Performansa Dayalı Ücret:
Hükümet Programında ve AKP'nin Seçim Beyannamesinde performansa dayalı ücret sistemine geçileceğinin yer aldığını belirtmiştik.
Ayrıca Sağlık Bakanı, bir gazeteye yaptığı açıklamada hekimlerin, özlük haklarının iyileştirilmesinden çok, kişisel haklarının iyileştirilmesini istediklerini belirterek, "daha çok çalışan daha çok hastayı kaydına alan, daha çok hizmet veren hekimler daha çok kazanabilecekler" demektedir.
Bireysel performansa dayalı ücret sisteminde, performansla ücret arasında bir ilişki kurulmakta ve tek tek bireylerin performanslarının artmasının toplam performansı artıracağı düşünülmektedir.
Bu sistemde aynı işi yapan iki kişinin kişisel performanslarının farklı olması gerekçesi ile farklı ücret alması söz konusu olabilecektir. Sistem, yine aynı kişinin de aydan aya, ya da yıldan yıla performansına bağlı olarak değişik ücret almasını sağlar. Ücretteki farklılık kişisel performansa bağlı olmakla birlikte, işyeri performansına da bağlı olabilir. İşyerinin karlılığı düşerse kişisel performans iyi bile olsa, ücret düşük olabilir. Aynı şekilde düşük puan alan işten çıkarılır ya da düşük bir pozisyona getirilir.
Çalışanın performansının değerlendirilmesinde öznel kriterler, ücret artışlarını veya yükselmeyi belirlediğinden, yönetim işten ayrılmasını istediği kişiye düşük prim vererek onu bezdirme, yola getirme veya ayrılmaya zorlama şansına sahiptir.
Performansa dayalı ücret sistemi esas olarak toplu sözleşme sistemini ortadan kaldırmakta ve örgütsüzlüğü, bireyciliği teşvik etmektedir. Sistem çalışanlar arasında aşırı rekabete yol açar ve işbirliğini, yardımlaşmayı azaltır. Aynı zamanda bu uygulama ile yöneticilerin çalışanlar üzerindeki kontrollerini artırma olanağı artar. Diğer yandan sistem çalışanların kendi içinde de ciddi ayrımcılığa yol açmaktadır.
Gerçekte işverenler iş sözleşmelerini bireyselleştirme süreci ile sendikaları devreden çıkarma işçi-işveren ilişkilerini kolektif boyuttan uzaklaştırıp bireysel ilişkilere yöneltmektedir. Bu da toplu sözleşme sistemini ve sendikal örgütlenmeyi tehdit etmektedir.
Norm Kadro
Norm kadro uygulaması esas olarak eğitimdeki uygulamalar ile başlamış olsa da bir çok kamu kurumunda tespit çalışması sürmektedir. Konuyla ilgili yayınlanan Kararnamede bütün kamu kurumlarında norm kadro uygulamasının 2003 yılı sonunda tamamlanması gerektiği belirtilmektedir.
Norm kadro uygulamasının temel amacı çalışan sayısının azaltılmasıdır. Fazlanın tespiti bu amaçla yapılmaktadır. Norm kadro fazlası olanlar doğal olarak başka işyerlerine gönderilecek, bir kısmı da emekli edilecek ya da işten çıkarılacaktır.
Norm kadro aynı zamanda düzenli istihdamı ortadan kaldıran, çalışanların görev yerlerinin değişmesine neden olan, "ihtiyaç" halinde çalışanların farklı yerlerde, bazen birden fazla işyerinde görevlendirildiği, işyerinin parçalandığı bir uygulamadır.
Yerelleşme
Yerel yönetimlere yönelik tartışmaların odak noktasını yerele devredilen hizmetlerin hangi amaçla devredildiği oluşturmaktadır. Kimi politik ve sendikal örgütlerde yerele devrin demokratikleşme konusunda bir adım olduğuna ilişkin eğilimler ve inanışlar vardır. Oysa yerelleşme süreci küreselleşmenin bir parçası olarak sürmekte ve merkezi olarak tasfiye edilemeyen alanların yerel kurumlar eliyle piyasaya açılması hedeflenmektedir. Dünyanın diğer bölgelerinde yapılan uygulamalara bakıldığında, aynı politikaların hayata geçirildiğini ve yerele devrin piyasalaştırmada bir zemin hazırlama, bir ara aşama olduğu görülmektedir. Yerele devredilen alanlar kısa bir süre sonra 'kaynak yok' gerekçesiyle özelleştirilmekte ve sermayeye verilmektedir. Nitekim hazırlanan yasa taslaklarında yerele devredilen alanlar için "kurar yada kurdurur", "işletir yada işlettirir" ifadeleri yer almaktadır. Kısa bir süre sonra bütün bu alanlar parça parça "işlettirilir" hale gelecektir. Bu bakımdan yerelleşme süreci sermayenin egemenliğini pekiştiren bir süreçtir. Böylece "küçülen" ve asli işlevi olan sermayenin mülkiyet ve hukuk düzenini sağlama, işçi ve emekçileri ezme görevine daha etkin biçimde yönelen devletin pençeleri, işçi sınıfı ve emekçilere karşı daha da keskinleşmiş olacaktır.
İktidarın yerele devredilmesini, merkezi iktidarın zayıflaması olarak değerlendirenler yanılıyorlar. Merkezi iktidarın baskı aygıtı daha etkinleşecek ve yereldeki iktidar hiçbir şekilde işçi ve emekçilere devredilmeyecektir. İktidar devri kapitalistler ve ortakları arasında gerçekleşecektir. Kapitalistlerin iktidarı altında ne kadar demokrasi olursa, yerelleşme ile de o kadar demokrasi olacaktır, kapitalistler için bir demokrasi olmanın ötesine geçmeyecektir.
Yerel iktidarlar kurma düşüyle hareket edenler, bütün niyetlerinden bağımsız kendilerine devredilen alanları sermayeye açma konusunda aracılık işlevini yerine getirmek durumunda kalacaklardır. Açıktır ki, yerelleşme sermayenin krizine yeni çare arayışıdır. Devlet yerele devredilen alanlara kaynak ayırmak istemediği içindir ki bu alanları yerele, yerel aracılığıyla da uluslararası sermaye ve onun yerel taşeronlarına devretmektedir.
Mevcut durumda bile kısılan kaynaklarla kendi hizmetlerini yerine getiremeyen, bir çok belediyede maaş ödemesi yapamayanların kendilerine devredilen hizmetleri yapması olanaklı değildir. Bu hizmetleri yapmak konusunda ısrarcı olacaklar için ise iki seçenek vardır; "Mahalli idare hizmetlerinden yararlananların, hizmetin bedelini ödemeleri esastır" ilkesini uygulayarak ticarileşmeyi kendisinin yapması veya uluslararası mali sermayeden borç alması. Uluslararası mali sermayeye bağımlılığın sonu ise anlatmaya gerek bırakmayacak kadar açıktır.
GELENEKSEL SENDİKAL YAPILARIN REFLEKSİ
Bu kapsamlı saldırı dalgası karşısında geleneksel sendikal yapılar mevcudu koruma refleksi ile hareket edeceklerdir. Hatta bir kısmı, bu gelişmeden yarar elde etme hesaplarına bile başlamıştır. Ancak bugünkü yapılanmayla bunu sağlamanın olanağının kalmadığı da artık görülmelidir.
Hak-İş'e bağlı Hizmet İş sendikası 2003 Şubat'ında çıkardığı "Yerel Yönetimler Reformu ve Çözüm Önerileri" başlıklı raporunda; yerele devredilecek alanlardaki bütün çalışanları (özellikle il özel idarelerini) örgütleme ve böylece Hak-İş'inde en fazla üyeye sahip sendika olması çabasına girdiği görülmektedir. Bunun için, "28 sıra nolu Belediyeler ve Belediye Hizmetleri" işkolu tanımının "Mahalli İdareler ve Mahalli İdare Hizmetleri" şeklinde değiştirilmesi, yerelde çalışanların tek statüde "Belediye personel istihdamında yeknesaklığa gidilerek tüm belediye hizmetlerinin işçilerce verilmesini temin etmek gerekmektedir" şeklinde önermeleri vardır.
İyi niyetli bir yaklaşımla KESK'in henüz sorunun farkına varabildiği söylenemez. KESK, gelişmenin kendi örgütsel yapısını ortadan kaldıracağını bile görememektedir. Aslında KESK bileşenlerinin bu süreçte ayrı telden çalma olasılıkları çok yüksektir ve bu nedenle ipe un serme, üst perdeden yiğitlikler daha sık görülecektir. Ancak muhtemeldir ki, ağırlıklı eğilim mevcut statükoyu koruma çabasından öte bir davranış sergileyemeyecektir. Durumu idare etmenin bir sonraki adımı en fazla KESK ve DİSK birleşmesi olarak karşımıza çıkabilir. Yıllardır el altında tutulan proje "sınıfın birliğini sağlama" adına meşrulaştırılmaya çalışılabilir. Böylesi bir gelişme DİSK açısından da daralmayı aşma olarak görülecektir. Oysa böylesi bir çaba mevcudu bir süre daha idare etmekten başka bir anlam ifade etmeyecektir.
Türk-İş ise, süreci sessizlikle izlemekte, hükümetin Şubat ayında yaptığı sempozyuma sundukları tebliğde "işçi ve memur tanımının 1976 yılında yayınlanan rapor çerçevesinde yeniden yapılmasını" talep etmektedir. Böylece memurların büyük bölümünün işçi statüsüne geçirileceğini ve bu kesimi üye yaparak sayısını artırmanın hesabını yapmaktadır.
Diğer yandan kamu yönetimi reformunun hakim sınıflar içinde ciddi bir kırılma ve çatışmaya neden olacağı ortadadır. Bu çatışmanın içinde emperyalist güçlerin de (AB, ABD) yer aldığı ortadadır. Hakim sınıfların bu bölünme ve çatışması geleneksel sendikal yapılanmaları da kendi saflarına çekecek ve sendikal bölünme daha da derinleşecektir. Bu bölünme ve çatışma işçi sınıfının kafasının karışmasına neden olacağı için önem arz etmektedir. Çünkü çatışmanın tarafları işçilerin kulağına hoş gelen argümanlar kullanacaklardır. Yerelleşme yandaşları, merkezi devletin baskıcılığından, despotluğundan, işçi ve emekçi karşıtı karakterinden dem vurarak işçileri yerelleşme projesinin ardına toplamaya çalışırken; merkeziyetçiler, emperyalizme karşı ulus devletin savunulması gerektiğini söyleyerek destek arayacaklardır.
Her koşulda işçi sınıfı ve emekçiler kapitalistlerin bir bölüğünün yanında saf tutmaya zorlanmış olacaklardır. Türk İş genel başkanının konu ile ilgili olarak yapmış olduğu açıklama işin ciddiyetini ortaya koymaktadır. Salih Kılıç, işçilerden kapitalist devleti yani kendilerini ezen devleti desteklemelerini istemektedir.
''Başkanlar Kurulu'nda, gündemde bulunan bu taslaklar uygulanırsa, birçok kuruluşumuzun taşra teşkilatlarının kapatılacağını, merkezi devletin yetkilerinin 81 ile dağıtılarak merkezi otoritenin zayıflatılacağını, devletin üniter yapısının büyük darbe yiyeceğini, sosyal devletin büyük zarar göreceğini söylemiştim. Bu konulara ilişkin kaygılarımızı 16 Nisan günü yapılan Ekonomik ve Sosyal Konsey Toplantısı'nda da dile getirdim. Türk işçisi, her şeyden önce Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter devlet yapısının bütünlüğünü ve bağımsızlığını, laik ve demokratik sosyal hukuk devletini, parlamenter düzeni savunur.'' Cumhuriyet, 25 Nisan 2003
Oysa işçi sınıfının önündeki görev sermayenin kendi arasındaki iktidar mücadelesinin tarafı olmak değil, sermayenin egemenliği bir bütün olarak geriletmektir.
NE YAPMALI?
Öncelikle yapılmak istenilen başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi halka karşı ciddi bir saldırıdır. Bu gelişme yalnızca "memurları" ya da işçileri değil bütün emekçileri doğrudan ilgilendirecek sonuçlar doğuracaktır. Bu nedenle yeniden yapılandırma çabasından etkilenecek bütün kesimlerin fili ve meşru mücadeleyi sürdürmeleri zorunludur. Ancak bu fiili ve meşru mücadele, içinde bulunulan durumu koruma perspektifiyle sürdürülemez. Bu geleneksel olandan kökten bir kopuşu ifade etmek zorundadır. Kamu çalışanlarının, reform çabalarına cevabı devlet memurluğu statüsünü korumak değil, işçi sınıfının en geniş kesimleriyle birlikte örgütlenme ve mücadele etme hakkına kavuşmak olmalıdır. Reform girişimlerini işçi sınıfı açısından boşa çıkaracak olan tek yol budur.
Sermayenin krizini aşma amacıyla yaptığı bu müdahale, yerleşik tüm ilişki ve yapıları sarmaktadır. Gerek kapitalistler içinde gerekse de kapitalistlerle işçi sınıfı arasındaki dengeler değişmektedir. Bunun kaçınılmaz sonucu bir bütün olarak işçi sınıfının kölelik koşularının ağırlaşmasıdır.
Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de kapitalist devletler "sosyal" işlevlerini hızla terk etmekte, bu gün olduğu gibi küçülen devlet adıyla, baskıcı ve vurucu yanı öne çıkmakta ve yeniden yapılanmaktadır.
Sermayenin kendine yeni alanlar yaratması ve bu 3 yasal düzenlemeyi yapmasının altında proleterleşme süreci yatmaktadır. Bu nedenle devlet memurluğunu koruma stratejileri boşuna bir çabadır. İşçi sınıfının çeşitli kesimlerinin sahip olduğu ayrıcalıkları, sınıfın çoğunluğu bunlardan mahrum olduğu bir durumda, uzun süreli olarak koruyabilmek mümkün değildir. Bu koruma çabası sonuç olarak işçi sınıfı hareketinin içinde bulunduğumuz koşullarda hakim sınıfların farklı kesimleri yanında saf tutma ve dolayısıyla bölünmesinin derinleşmesiyle sonuçlanacaktır.
İşçi sınıfının çeşitli kesimlerinin kazanılmış haklarının işçi sınıfının çoğunluğuna yayılması ve sınıfın bir bütün olarak kazanımlarının ilerletilmesi mücadelesi temeldir. Bu çerçevede örgütsüz işçilerin, işsizlerin, göçmen, çocuk ve kadın işçilerin, kayıt dışı sektör işçilerinin sorunları ve örgütlenmesi özel önem taşımaktadır. Bugün sınıfın en geniş kesimleriyle bütünleşmeyi kendisine temel hedef olarak koymayan ve sınıfın belirli bir kesiminin hakları mücadelesini veren bir sendikal yapılanmanın ayakta kalabilme şansı yoktur. Böylesi sendikal yapılanmalar kendilerini sermaye ve devlete daha da bağımlı hale getirmek, ya da yok olup gitmekle karşı karşıyadırlar.
Sınıfın farklı kesimleri arasındaki eşitsizlikler birliğinin önüne engel olarak çıkarılmaktadır. İşçi sınıfı içinde, kendi sahip olduğu konumu sınıfın diğer kesimlerine karşı koruyabileceği ya da çeşitli tavizler vererek durumunun daha kötüye gitmesini engellenebileceği inancı yaygınlaşmaktadır. Bu inançlar boştur. İşçi sınıfının kaderi ortaktır ve bir kesiminin kendi çıkarını sınıfın büyük çoğunluğuna rağmen koruması mümkün değildir.
İşçi sınıfının hak ve özgürlüklerini koruma ve geliştirmesinin yolu, kendisini devletin ve sermayenin çizmiş olduğu sınırların içine hapsetmemektir. Yasalar işçi sınıfının ihtiyaçlarına yanıt vermiyorsa bu, işçi sınıfının değil yasaların sorunudur. İşçi sınıfının örgütleri olarak sendikaların görevi, işçileri yasaya uydurmak değil, işçi sınıfının demokratik biçimlerde almış olduğu kararları en üst yasa olarak tanımak ve buna uygun davranmaktır.
İşçi sınıfının sayıca azınlığı bugün sendikalarda örgütlüdür. Bu sendikalar işkolları ve statüler temelinde ve konfederasyonlar düzeyinde bölünmüştür. Bu bölünmüşlüğü bir son verilmesi ve her düzeyde, işçi sınıfının en yaygın ve kitlesel örgütlenmesinin ortaya çıkarılması bir ihtiyaçtır. BSH, işçi sınıfının sınıf çıkarları etrafında ve sermayenin egemenliğine karşı örgütlenmesinin, tek bir sendikal merkezin yaratılmasıyla gerçekleşeceğini savunur. Bu merkezin, işçi sınıfı örgütlenmelerinin çeşitliliğini dışlamayacak tarzda oluşturulmasına ve genel olarak sendikal örgütlenmeyi zayıflatıcı bir sonuç yaratmamasına özel bir önem verir. BSH, bu ilkesini sendikal hareketin her düzeyinde yaşama geçirmek için mücadele eder.
Tek çıkar yol sermayenin egemenliğine karşı işçi sınıfının birleşik hareketini yaratmaktır.
Kamu Reformu: Sermaye İktidarının Yeniden Yapılandırılması
Birleşik Sendikal Hareket / Nisan 2003
| | |